Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Sismik 1’i Ege’ye çıkarttım

Nüzhet Kandemir’e ‘Sayın büyükelçi, siz şahin misiniz, yoksa güvercin mi’ diye sordum, Sultanahmet’teki dünyaca ünlü Four Seasons Oteli’nin kapısından girerken.

Nüzhet Bey durdu, o kendinden emin tavrı ve inanılmaz nezaketiyle ‘Ben ne şahinim, ne güvercinim, ben gerçekçiyim. Ama Türkiye’nin menfaati söz konusu olduğu zaman tereddütsüz şahin olurum’ dedi. Sonra 315 No’lu görkemli suit oda. Sol yanımızda Sultanahmet Camii, sağ yanımızda Ayasofya. Karşımda ise, ömrünün 41 yılını mesleğine adamış Türk Dışişleri’nin anıt diplomatlarından Nüzhet Kandemir. Emekli hakim Nezih Kandemir’in 10 Eylül 1934 İstanbul doğumlu tek evladı.

Nüzhet Kandemir’in büyükelçilik serüveni 1982-1986 arasında görev yaptığı Bağdat’ta başlıyor. Saddam’la tanışmaktan Irak-İran savaşında atılan füzelere, Körfez krizine kadar nice tarihi olaya tanıklık etmiş. Ardından, 1986-1989 arasında Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı ve 1989-1998 arasında Washington Büyükelçiliği. ‘2525 Massachusetts Ave. NW Washington, DC 20008’de tam 9 yıl; kim bilir neler gördü, neler yaşadı, acısıyla, tatlısıyla.

Şimdi Nüzhet Kandemir’den istirhamımız odur ki, DYP Genel Başkan Yardımcılığı şapkasını bir yana bıraksın, tarihe ışık tutacak anılarını ilk kez bize anlatsın lütfen. Biz de çıt çıkarmadan, dinleyelim onu, anlaştıksa buyurunuz efendim...

<ı>(Meraklısına: Nüzhet Beye sorduğum soruları onun verdiği cevaplar içinde bulabilirsiniz, yerden tasarruf etmek için ayrıca yazmadım.)

- Yunanistan, 1987’nin ilk aylarında Türkiye’yi Ege’ye çıkartmamaya ve burasını bir Yunan gölü haline getirmeye çalışıyordu. Bern Antlaşması’nı tanımadığını söylüyor, Türkiye’ye karşı hakarete varan resmi beyanlarına devam ediyordu. Yunan Dışişleri sözcüsü her sabah aleyhimize konuşmayı rutin haline getirmişti. Türkiye uluslararası kamuoyu önünde adeta bir suçlu muamelesi görüyordu. Hükümetimizin bunlara karşı verdiği cevapları zayıf buluyordum. Bence, Yunanlılara ağzının payını verme zamanı çoktan gelmişti. Bakanlıktan birkaç genel müdür arkadaşı hemen müsteşarlık makamında topladım. Onlara Sismik 1’e Marmara’dan yavaş yavaş Ege’ye açılması talimatını vereceğimi söyledim. Gemi, kendi karasularımızı terk etmeden bir saat önce bizimle temas kuracak ve alacağı talimata göre hareket edecekti.

ÖZAL ABD’DEYDİ

O sırada Başbakan rahmetli Turgut Özal, ABD’yi ziyaret ettiği için, Cumhurbaşkanı Evren’den randevu isteyerek düşüncelerimi kendisine arz ettim. Cumhurbaşkanımız, benimle mutabık olduğunu söyleyip ‘Ama gemi kendi karasularımızı terk etmesin’ dedi. Bakanlığa döndüm ve Sismik 1’e hareket etmesi için talimat verdim. Takvimler 28 Mart 1987’yi gösteriyordu, vakit gece yarısını geçmişti. Özal’ın o gece İngiltere üzerinden Türkiye’ye dönmesi bekleniyordu. Evren’in onayını kendisine iletmek için aradığımda Atlantik üstünde uçuş halinde olduğunu öğrendim. Gemi karasularımızı terk etmeyeceğine göre, arzı sabah da yapabilirdik.

- O geceyi bütünüyle bakanlıkta geçirdik, sabaha karşı 03.30’da ABD Büyükelçisi Robert Strausz-Hupe’nin sekreteri telefon etti. Büyükelçinin benimle acilen görüşme talebini iletti, sabaha karşı 04.00 için Bakanlıkta randevu verdim. Hupe büyükelçilik müsteşarıyla geldi, benim yanında ise Turhan Fırat, Tacan İldem ve Emin Gündüz vardı. Hupe, Sismik 1’in Çanakkale Boğazı’ndan geçmekte olduğunu haber aldıklarını söyledi; ‘Geminin geri dönmesini veya bir Türk limanına demirlemesini, hükümetim adına talep ediyorum’ dedi. Kendisine cevaben Sismik 1’in Türk karasularında istediği gibi bilimsel araştırma yapabileceğini, bu bakımdan geri dönmesine gerek görmediğimizi bildirdim. Hupe endişeli gözlerle veda edip yanımızdan ayrıldı.

YUNAN’IN SESİ KESİLDİ

Sabah saat 08.00 dolaylarında Londra’dan, Özal’ın müşavirlerinden Cem Duna telefonla beni aradı. Amerikan ve İngiliz makamlarının kendilerini aradıklarını ve geminin derhal durdurulmasını istediklerini ifade etti. Sonra da, durumun ne olduğunu başbakan adına öğrenmek istediğini söyledi. Kendisine, bir kısım bilgileri güvenlik açısından telefonla iletmemin doğru olmayacağını, endişe edilecek bir durumun bulunmadığını, bütün gelişmelerden Cumhurbaşkanının bilgisi olduğunu söyledim. Duna, ikna olmamış bir şekilde telefonu kapattı. O dakikadan sonra, sanırım Özal’ın talimatıyla Sismik 1’e geri dönmesi bildirilmiş ve bu durumdan Amerikan ve İngiliz makamları haberdar edilmiş. Yener Bey, operasyon tamamlanamadı ama, Yunan Dışişleri sözcüsünün sesi kesildi, ayrıca 31 Ocak 1988 Davos Mutabakatı’na giden yolda hız kazanılmış oldu.

Saddam’la Castro purosu tüttürdük

- Saddam Hüseyin’le ilk kez 13 Ağustos 1982 tarihinde Bağdat’taki sarayında itimatnameni verirken tanıştım. Irak protokolünden bir araba gelip beni saraya götürdü. Saraya girmek için nice bariyerlerden geçtik, inanılmaz ölçüde güvenlik vardı. Büyükelçi olarak gittiğim için bana bir şey yapmıyorlar ama, görüntüleri insanı ürkütüyordu doğrusu. Cumhuriyet Muhafızları arasından seçilmiş 2 metre boyunda, elleri kolları silahlarla dolu bir sürü adam. Saraydan içeri girip üst kata çıktık. O sırada Saddam’ın tercümanı Zahavi geldi; Türkçe olarak ‘Başkanımız itimatnamenizi aldıktan sonra sizinle çalışma odasında baş başa görüşmek istiyor’ dedi.

Büyük salona girdim, biraz sonra da Saddam geldi, o kendine has mağrur yürüyüşüyle. Üzerinde haki renkli resmi Baas kıyafeti, belinde tabanca, omzunda kordon. Onun yanında Dışişleri Bakanı Sadun Hammadi, benim yanımda ise müsteşarım Ali Tuygan vardı. Saddam, itimatnamemi aldıktan sonra elimi sıktı, ádeti veçhile ikimiz de birer kısa konuşma yaptık. Sonra ‘Faddal’deyip yandaki çalışma odasını gösterdi. Tam 55 dakika Türk-Irak ilişkilerini konuştuk. Konuşmamız devam ederken yanındakilere Arapça bir şeyler söyledi. İçeri bir asker girdi, elinde koskocaman kutuyla şak diye durup kutuyu bana uzattı. Baktım, içi Cohiba puro doluydu, bir tane aldım, ucu kesildi ve Saddam’la karşılıklı birer puro yakıp görüşmemize devam ettik. Castro’nun özel hazırlatıp gönderdiği puro harikaydı, müthiş bir aroması vardı.

Bir ara, Dicle kıyısındaki elimizden alınan arsamıza getirdim konuyu. ‘Sayın cumhurbaşkanı, büyükelçiliğimizin arsasına el koymuşunuz, bu ne olacak’ dedim. Saddam irkildi, Hammadi’nin Arap suratı bembeyaz oldu. Ona Arapça bir şeyler söyledi; bana dönüp ‘Bakacağım ne olduğuna’ dedi. Ertesi sabah büyükelçiliğe gittiğimde Saray Nazırı’nı kalabalık bir heyetle beni beklerken buldum. Nazır ‘Eski arsanıza karşılık, size aynı büyüklükte, daha da güzel bir yerde arsa teklif ediyoruz’ dedi. Kabul ettim, yeni bir diplomatik siteden 30 bin metrekare arsayı, içinden geçen yollarıyla birlikte aldım. Oradaki şirketlerimizden rica edip etrafını NATO telleriyle çevirttim. Bu arada hanımla beraber çepeçevre 500 ağaç diktik, güzel bir orman oldu.

Ruhban okulunu açmak faydalı olur

- Fener Rum Patriği, öteden beri ABD ve uluslararası düzeyde ökümenik olarak kabul edilir. Biz bu sıfatı kabul etmediğimizi devamlı olarak karşı tarafa resmi, gayri resmi bildiririz. Bu sıfatın yazıldığı davetiyeleri bize göndermezler, gelirse de aynen iade edip davete icabet etmeyiz. Ökümenik sıfatının kullanılmasına engel olmamız da pek mümkün gözükmüyor doğrusu. Nihayetinde üçüncü ülkelerin ihtiyarında olan bir konu. Şimdiki ve ondan önceki patrik Amerika’ya her gelişlerinde önce devletimizin temsilcisi olarak büyükelçiyi ziyaret etmişlerdir. Katıldıkları bütün toplantılarda Türkiye aleyhinde konuşmamaya, herhangi bir eylemin içinde olmamaya büyük özen göstermişlerdir. Ruhban okulunun açılması konusuna gelince... Patrikhanede üst düzeye gelecek olan kişiler halen Boston, Selanik, Atina’da yetişiyor. Halbuki bizim kontrolümüz altında burada okusalar, o mevkilere Türkiye’nin ananelerini, şartlarını bilen Türk vatandaşları olarak gelmiş olurlar.

Evren Paşa karizmatikti

Bağdat’a atanmadan önce hem NATO Genel Müdürüydüm, hem de Milli Güvenlik Konseyi’nde Dışişleri temsilcisiydim. Evren Paşa’nın başkanlığında Konsey üyelerine her gün mesai bittikten sonra, 18.30’da o günkü dış olaylar hakkında brifing veriyordum. Evren Paşa’nın çok disiplinli, çok dakik, çok otoriter bir çalışma sistemi vardı. Konsey üyesi öteki generallerin de Evren Paşa’dan çok çekindiklerinin yakın şahidiyim. Evren Paşa şöyle bir baktığı zaman, ötekilerin hepsi ‘hazır ol’un da ötesine geçerdi.

YARIN: TÜRKİYE’DE ABD KARŞITLIĞI NASIL GELİŞTİ
X