Şişman Pastahanesi ve obezitenin keşfi

Güncelleme Tarihi:

Şişman Pastahanesi ve obezitenin keşfi
Oluşturulma Tarihi: Mayıs 08, 2012 00:00

HADİ başlayalım.

Haberin Devamı

Efendim, madem “Birlikte tarih yazalım” çağrımızda, “4 mü, 8 mi (şoförün bıkkını sadece 4-8? derdi)” diye soran eski dolmuşlara binip Bahçelievler-Emek’e gittik. Ve madem ben de oranın doğma-büyümesiyim...
Sizlerden gelen iletilerin yağmuru altında ve onları düzenlerken, biraz bu Emek(li) semtte, adıyla sanıyla Emek Mahallesi’nde nefeslenelim.
Sizin iletileriniz birikir, düzenlenirken, kulaklarınızı çınlatalım.
Okurumuz Çakır anlattı
Okurumuz ve Cumhuriyet Lisesi’nden okuldaşım Bilge Çakır, Emek dolmuşlarında şoförün “4 mü, 8 mi” sorusuna “4.5” yanıtını verdiğini vurgulayarak,
şu satırları paylaşıyor bizimle:
“Artık her seferinde 4.5 diyordum. İki anlama geliyordu. 4. Cadde ile 8. Cadde arasında bir yer ve aynı zamanda 4. Durak ile 5. Durak arasında bir yer. Benim için 4.5, 4. Durak ile 5. Durak arasında 71. Sokak ile 60. Sokak’ın birleştiği yerdi. Hani 71. Sokak’taki gazete büfesinin olduğu yer. (Gazete büfeleri azaldı mı, bana mı öyle geliyor) 60. Sokak’ın 71 ile birleştiği yer biraz rampa idi. Kışın cam gibi buz tutardı...”

Haberin Devamı

“Pastahane”nin pastane olması

Tam o noktada kayıp, boylu boyunca düşmüşlüğü de var Çakır arkadaşın ama biz oradan 4. Cadde’ye çıkıp, sola sapalım, aşağıya doğru salalım anılarımızı.
Emek Mahallesi’nin 4. Cadde’nin tam ortasındaki simgesi Şişman Pastahanesi’ydi... Salaştı, bakımsızdı biraz.
“Patisserie” ya da kuşakdaşı Akman Pasta Salonu, halefi, şık mı şık Arılar Pastanesi filan değildi. (Şişman’a mekan havası olarak 7. Cadde’den akraba Akalın vardı ki, oradaki çayların, düğünlerin tarihi, anıları da dizimizde yer alacak)
Yoktu da zaten Şişman’ın öyle taraklarda bezi… Dokuması, bezi, kumaşı, dokuma tarağı farklıydı yani.
(O kuşak “rüyaların yapıldığı maddeden (kumaştan)” mıydı bilemem, ama Kenan Işık’ın “Milyoner”indeki yarışmacı, o vecizenin sahibinin Shakespeare olduğunu şıp diye bilemedi.)
Neyse, “Şişman”ın, açılışında “siftah parası” yerine “açılış armağanı” olarak hediye edilen birbiriyle ilgisiz, nazarlık, takvim, saat filan dışında aksesuarı da yoktu. Dekorasyon kaygısı da...

Haberin Devamı

Çiviye takılan post makinesi

Masanın üstünde, adisyonların, alınan hesap makbuzlarının üst üste mıha, uzun boylu bir çiviye geçirildiği tahta altlıklı bir edevat vardı yalnızca… (post makinesinin fikir malzemesi)
4. Cadde’de kendine has bir “hane”ydi. Haneydi çünkü o zamanlar pastahane “pastane”, hastahane “hastane” olmamıştı henüz.
Tüm “hane”lerin “ha”ları düştü, “ne”leri kaldı!
Bir “tımarhane” değişemedi o furyada. Bir süre öyle kaldı, ama baktılar onu “tımar’ne” yapamıyorlar, kelimeyi tümden kaldırdılar.
Oysa o kelime, bizim delilik tarihimizdi. “Akıllılar”ın, kendileri gibi olmayanlar için kolayca yapıştırdığı etiketti. Ötekileştirmeye dayalı “kötü kavram” da sahibine aitti, kalmalı, hatırlanmalıydı değil mi…
(Yurdu-yuvası yaşadığı mahalle, evi sokak olan aklı bizden farklı insanlar da var bu dizide; o günlerin yaygın hüsnükabulüyle “mahallenin delileri” de var...)

Haberin Devamı

Maraş’tan mı Roma’dan mı

Neyse, biz yine Şişman’a dönelim.
Becerikli ama yemek yaparken sadece mutfağı değil, evi de dağıtan erkek eseriydi, pastahanenin manzarası...
Beyaz saçları, hafif aksayan stili, üzerinden çıkarmadığı derin cepli isli-beyaz önlüğüyle hatırlıyorum sahibini. Hiç bitmeyen mesaisi, her gün 06.00-24.00’dü sanırım.
Sattığı Maraş Dondurması o dönemde emsalsiz, puaçası, boş sandviçi herdem tazeydi.
Hakiki Maraş Dondurması rekabetine gerek yoktu o zamanlar, rakibi de yoktu çünkü pek.
Belki tek rakibi başka ligde yarışan ve ismi Maraş’tan değil İtalya’dan gelen Roma Dondurması’ydi ki... Okurumuz Tuba Aksu da lezzetini iyi bilip, anıları arasına yerleştirenlerden... Ayrıca geleceğiz o anılara.
Bir küçük not daha; Maraş Dondurması o günlerde, dondurmacının müşterinin eline külahı bırakıp, dondurmayı alıkoyan şovuyla sunulmazdı. Zil mil de çalınmazdı satışta, lezzeti yeterdi “meşhur” olmasına...
Okurumuz Ahmet Güçlü ise hafızasındaki Şişman Pastahanesi’ni şöyle ayırt etmiş diğerlerinden:
“Lezzetli külahında, tadı-kıvamı kuvvetli dondurma yiyeceksem Şişman’a uğrardım. Alır, elde dondurma gezerdim. Limonatası da güzeldi. Ama pek gösterişli, modern olmadığı bir kız arkadaşla gideceğim pastaneler arasında olmazdı…”
Rüya Erdem Hamurkâroğlu ise Güçlü’nün aksine Şişman’ı şu cümlesiyle almış, anılarına:
“Okul çıkışı 4. Caddedeki   Şişman pastanesine gidip sigara içmek adeta bizim büyüdüğümüzün ispatı gibiydi.
Keşke hiç büyümeseydik…”
Çetin Şenel de mekanın “kızlı-erkekli” yapısına dikkat çekiyor ki; o günlerde merkez semtlerde hemen her yer “kızlı-erkekli”ydi zaten. SBF’deki Maç Kıraathanesi gibi kahveler dahil.
Şenel, Şişman’ın Saratoga Pastanesi’nin ardından Cumhuriyet Liselilerin kızlı erkekli rağbet ettikleri bir mekan olduğunu anlatıyor anılarında... Ve o günlerde yine pek makbul olan, üstü iyice kızarmış, tanesi 15 kuruşa satılan boş sandviçleri... Ki o güzelim boş sandviç ekmeğinden yapılan bol Rus salatalı sosisli sandviç, bir ara Ulus’ta Akman Pasta Salon’unun vazgeçilmez markasıydı. (Uzun uzun “pastahane kültürü”nü de aktaracağız dizimizde)

Haberin Devamı

O eski halinden eser yok şimdi

/images/100/0x0/55ea4393f018fbb8f874c271

Eh salaştı doğrusu… Kaldırıma başını uzatan vitrininin bir yüzü zaten sadece dondurma müştemilatıydı. Sade ve çukulatalı dondurmaya ait iki alüminyum derin kova, içinde kolgücüyle çalışan tahta iri dondurma küreği…
Uzun zaman “o eski haliyle” direndi, 4. Cadde’de birbiri ardına açılan hemcinslerine...
Sonra, o eski halinden eser kalmadı/kalamadı...  Usulca, kapandı. Seval Yenigün ve Nedim Kaya gönderdikleri iletide o günlerden en çok Şişman’ı ve Renkli Sinema’yı unutamadığını yazmış. Sinemalara da geleceğiz, hatıratımızda...
Sonradan pastahaneye adını veren ailenin çok çok şişman olan yeğeni, Gençlik Parkı’na dondurmacı açmıştı. Ki, oradaki Şişman’ın müdavimlerin birisi de okurumuz Renan Berber.
Biz beyaz perdenin gönlübol yıldızı Necdet Tosun dışında ilk “en şişman”ı öyle tanıdık.
O günlerde bilinmeyen “obezite” kavramını, muhtemelen yine o günlerde pek bilinmeyen hastalığı nedeniyle hayatımıza o taşıdı.
Genç ömründe ayrıldı hayattan.
Çok erken kaybımızdır; utangaç gülümsemesi, hiç binemediği bir teknenin pruvasındaymışçasına denge kollayarak, ağır-usul yürümesiyle hala hatırlarım.
(Biz henüz yaşayanların gidenlerden sayıca daha çok olduğu kuşağız, ama “pata kalmaya” da fazla kalmadı, çünkü giderek -bu dünya/öbür dünya- hepimiz deplasmandayız. Vakit varken, anıları, sokaklarımızın tarihini yazmalıyız)

Haberin Devamı

YARIN: Kuyrukta kıymalı “pide içi”nde buluşan sınıfsız-zümresiz-kaynaşmış mahalleli

Bu dizide kişi ve olaylar gerçek

Birlikte sokak sokak yazdığımız sözlü tarihimiz, sadece bize belletilen, anılarımızı belleyen resmi tarihi değil, bazı klişe cümleleri de değiştirecek. TV dizilerindeki “Bu dizideki kişi ve olayların, gerçek kişi ve olaylarla ilgisi yoktur” anonsunun aksine, bizim “hatırat”ımızda her şey bizzat yaşanmıştır. Ve gerçektir; çünkü biz “hep birlikte” öyle hatırlıyoruz.

BİZİM dizimizde, birlikte yazdığımız “hatırat”ımızda bildik dizilerin başındaki o mahut cümlenin, yani “Bu dizideki kişi ve olayların, gerçek kişi ve olaylarla ilgisi yoktur”un aksine her şey bizzat yaşanmıştır.
Ve gerçektir; çünkü biz “hep birlikte” öyle hatırlıyoruz. Yıllardır kendi masallarını anlatan “resmi tarih”e, dut yemek düşer bu meselede...
Bu tarihin “mutfak”ı bizzat birlikte “ev yemekleri”. “Resmi”si kendi pişirsin, kendi yesin artık...
Bu nedenle, bu yazı dizisinde anlatılanların, gerçek kişilerle ve gerçek olaylarla bal gibi, doğrudan ilgisi vardır. Çünkü el ele, hep birlikte biz yaşadık, biz yazdık.
Hepsi yaşayan ya da aramızdan ayrılsa da soyağacımızda, hafızamızda yaşayan gerçek kişilerdir.
Ancak bu anı/anlatımızda,sözlü sokak tarihçiliğimizde adı geçenlere “o tarih”te, yani “çocukluk”ta duyulan antipati/sempatinin, husumetin/hüsnüniyetin, öfkenin/övgünün, bugün bir “yetişkin” olarak yaşayan o kişilerle hiçbir şekilde alakası yoktur.
Hala dostlarsa, iyi-afiyettelerse onların meziyeti, değillerse de tamam, bizlerin kabahatidir.
Anılarınızın hepsi ‘tarih”e geçecek
Bir yerden başladığım “sözlü tarih”in ilk bölümünde, okurlardan gelen paragrafların yanısıra, konuyu tamamlayan ve okurlarımızın gönderdiği uzun, ayrıntılı yazılardan alınmış tek cümleler de var.
Mesela birisi okurumuz Tuba Aksu’nun “Roma Dondurması” ile ilgili cümlesi...
Bu size, bize gönderilen metinlerin sadece bir kaç cümlesinin yayınlanacağı izlenimini asla vermesin.  Aksu’nun bana hemen hemen Ankara’nın heryerini gezdiren anılarını ayrıca, metnin tümüne sadık kalarak yayınlayacağız. Ama yeri geldi, o yazıdan bir cümleyi ismiyle “ödünç” aldık. Bu zaman zaman olacak, ama anıların hepsi sayfalarımıza da, sokak tarihimize de geçecek.
Hafıza şaşarsa yine siz düzeltin
Belleğimizin, bizi yanılttığı şeyler de olabilir elbet bu zorlu dizi maratonunda.
“Hafızayı beşer nisyan ile maluldur”... Ya da Zuhal Olcay’ın o güzelim sesinden daha tercih ettiğim deyişiyle:
“Unutulmaz denen günler /Unutulur unutulur
Bu hayat böyledir dostum /Yaşanan gün mazi olur
En değerli hatıralar /Bir gün gelir unutulur...”
Mahalleler, sokaklar da bazen  “unutulur, unutulur”... Kesilen, kuruyan çınarlar, yanan sinemalar, kapanıp lokal olan tiyatrolar, adı değiştirilip de Emek’ten Kazakistan’a, Çevre Sokak’tan Üsküp’e yollanan koca caddeler de...
Ama unutmayın hiç; adı-sanı, yünü-yönü, tarağı-bezi farklı da olsa, bu dizide hepimiz aynı mahalledeniz.

İki plaklık mutluluk

NİLGÜN Tunçyürek, Hürriyet Gazetesi müdavimliğini kendisine hatıra olarak bırakan babası Terzi Şükrü Tunçyürek’i rahmet ile anarak anlatıyor:
“1970 li yıllar...
Pil ile çalışan küçük bir pikap ve sadece iki plağımız vardı. (Pil zayıfladığında da plağı devri düşük dinler, ne çok gülerdik)
Hala çok beğendiğim,severek dinlediğim Ajda Pekkan’ın “Hür doğdum hür yaşarım” ve Tanju Okan’ın “Bu benim halkım” plakları...
Bu iki plakla hala görüştüğümüz iki arkadaşım Halime ve Perihan ile birlikte ne güzel eğlenirdik.
Bir araya geldiğimizde o günlerden hep bahseder güleriz.
Küçük bir pikap ,sadece iki plak ve mutluluk…
Müziği-dansı ile Ankaralı anılar
Birlikte yazdığımız “Sokak sokak Ankara tarihi” dizimizde, o dönemlerin plakçıları, ardından “karışır doldurma” teyp kasetleri, birbirinden renkli plak imza günleri, Şato Yazar, Güneypark, Akalın’daki gençlik çayları, Atatürk Spor Salonu konserleri, Liselerarası Müzik Yarışmaları, Altın Mikrofonlar da var. Bizzat yaşayanlar anlatıyor...

Bazı okurlarımız, yazı dizisinin başladığını ve anı yollamakta geç kaldıklarını düşünerek, iletilerini o kaygı içinde yolluyorlar. Bizim dizimizde geç kalmak, yayın sürecine yetişememek yok. Dizimiz sürerken de anılarınızı istediğiniz gibi gönderebilirsiniz. Bizim tarihe geç kalınmaz.
Bize yazın yayınlayalım: ysokmensuer@hurriyet.com.tr

Tarih affetmez, ama sürçülisan edersek siz bizi affedin. Yayınlanan bölümlerle ilgili eksikleri, düzeltmelerinizi, eklemelerinizi de bize yazın: ysokmensuer@hurriyet.com.tr

BU ANIDA ADINIZI ARAYIN…. YOKSA, BİR BAŞKA GÜN MUTLAKA ÇIKACAKTIR.  SÖZ UÇAR AMA YAZI KALIR. ANLATTINIZ, YAZDINIZ, İSMİNİZLE KALACAKTIR.

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!