Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Sırf görüntüyü değil şehrin sosyal yaşamını da bozuyorlar

Sık olmasa da mutlaka önünden geçtiğiniz, en azından uzaktan göz ucuyla baktığınız bazı yapılardan bahsetmek istiyorum.

Her biri şehrin başka bölgesinde ama ortak noktaları; aynı kaderi paylaşmak. Üstelik bulundukları semtin, hatta şehrin sosyal ve ticari yaşamına getirdikleri olumsuzluklar dolayı bu kaderlerine bizleri de ortak ediyorlar. Ayrıca kente onarılması güç yaralar açmaya da devam ediyorlar. Ankara’mızı bu denli olumsuz etkileyen binalara ve ilginç hikayelerine değinirken İnşallah kamu yetkilileri de okur. Çünkü bu binaların işlevi ve geleceği mevcut sahiplerinin inisiyatifine bırakılmayacak kadar önemli. Tıpkı çağdaş ülkelerde olduğu gibi, özel mülkiyet de olsa bu kadar vurdum duymazlığa izin vermemeleri gerekiyor.
 Hiç hak etmediği halde kaderine terk edilmiş ilk binamız Kızılay’ın tam göbeğindeki Gökdelen. Türkiye şimdiki sahibinin ismini, “Ankara’nın vergi rekortmeni” olarak duydu. Başkentin gizemli zengini Talip Kahraman, yıllar önce ülkemizin ilk gökdelenini, yani Emek İş Hanı’nı 55 milyon 500 bin dolara devletten satın aldı. Ardından da içinde bulunan bütün kiracıları kapı dışarı edip, binayı otele dönüştürmek için inşaata başladı. Talip Bey binanın tefrişini tamamlarken de önce Çankaya Belediyesi, daha sonra da Büyükşehir Belediyesi sık sık devreye girip, tadilatı durdurdu. Ünlü iş adamı kaza geçirip, yatağa düşünce de tüm çalışmalar askıya alındı.
 Bu süreçte doğru ya da yanlış bir çok haber kulaktan kulağa yayıldı. “Özelleştirme İdaresi bu satış işlemini iptal edecek ve Talip Kahraman’a yatırdığı parayı faiziyle beraber iade edip, gökdeleni geri alacak” da dendi, “Otel yerine kız öğrenci yurdu yapılacak” da... Sonuç mu? Akıbetini sordum soruşturdum, söylenenlerle ilgili resmi hiç bir açıklamaya rastlamadım. Ancak ortada tek bir gerçek var ki, o da Ankara’nın tam merkezinde mihenk taşı olarak kabul edilen Gökdelen işlevsiz bir kütle olarak öylece duruyor. Bu durum da bölgenin ticari ve sosyal yaşamını olumsuz etkiliyor.

 İNŞAATI BAŞLARKEN NÜFUSUN YARISI YOKTU  

Gelelim bir diğer yapıya... Dikkatinizi çekmiştir; Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün az ötesinde tepesindeki vinçle özdeşleşmiş ve camla kaplı dev bir bina mevcut. Çevresindeki çitlere bakınca inşaatı halen sürüyor izlenimi veriyor ama ne iş makinesi görülüyor, ne de bir işçi. Kayserili iş adamı Ahmet Hattat’a ait bu otel inşaatının ne zaman başladığını açıklamak için, Ankara nüfusunun yarıdan fazlası daha doğmamıştı demek yeterli olacaktır. İnşaatın biteceği tarih meçhul olduğu için de nüfusun hatrı sayılır bir bölümü de açılışını göremeyecek diyebiliriz.
 İnşaatın yaklaşık 29 yıldır sürmesi şehir efsanelerinin kulaktan kulağa yayılmasına sebep oluyor. Hele çatısında yıllardan beri heykel gibi duran vinç ise espri kaynağı olmuş durumda. En çok telaffuz edileni ise Leonardo da Vinci’den esinlenerek “Unuttu da Vinci” tanımlaması yapılması.
 Yaklaşık iki yıl önce bu binanın ve sahibinin hikâyesini köşeme taşımıştım. Yaşananlar çok ilginçti ve bu yatırım sahibiyle beraber çevresini de olumsuz yönde çok etkilemişti. Gerçi halen etkilemeye devam ediyor ya, oraya da geleceğiz. Bir semtin, hatta şehrin silueti, sosyal yaşamını ne kadar etkilediğini ise anlatınca anlayacaksınız.

 ÜLKEYİ DİZAYN EDERKEN AKLINA OTEL GELDİ

 Yaklaşık 29 yıl önceydi. Ülke, Orgeneral Kenan Evren’in emirleriyle idare ediliyordu. Her şey onun iki dudağının arasındaydı. Ülkeyi dizayn ettikten birkaç yıl sonra, Ankara’nın güzel ve büyük bir otele ihtiyacı olduğuna kanaat getirdi. Ankaralıların ‘Vinçli bina’ dediği otelin hikayesi de böyle başladı. Hafriyat ortaya çıkan dev bir çukur çıkarmış, sonra da her şey durmuştu. Aradan geçen 10 yıl ise kaybedilen ilk zaman dilimiydi. Bu bekleme esnasında Ankara’nın ihtiyaçlarına karşılık verecek Hilton ile Sheraton otelleri inşa edilip, hizmete sokulmuştu. Hal böyle olunca da Ahmet Hattat’ın oteli cazibesini yitirip, atıl kalmıştı. Otelin tekrar göz önüne gelmesi için kendince formüller de üretti. Örneğin binanın alt kısmını çarşı merkezi yapma gibi.
 1992 yılında otelin temeli atıldı. 1994’e gelindiği zamansa binanın tamamının kabası bitti. Biten sadece kaba inşaat değildi. Davalı olduğu ailesinden alacağı kalmasına rağmen elindeki sermayesi de bitti. Devreye Türkiye’nin alışık olduğu hadiseler girmekte de gecikmedi. Kardeşler arası alacak-verecek kavgası, mahkeme koridorları... 2003 yılına gelindiği zamansa, inşaat halindeki binanın hemen dibindeki ‘Papazın Bağı’ denilen bölgenin altına yapılacak otopark için yıllar kaybedildi. Çünkü Papazın ağacı, sit alanıydı ve buradaki ağaçların kesilmesi çevreci örgütlerin ayaklanmasına neden olmuştu. Otoparksız, çarşılı bir otel hizmete giremeyeceğinden, yine mahkeme süreci başladı.

 VİNÇ BİR YANA BÖCEK İSTİLASI BAŞLADI

 Ve bu günlere gelirsek; Ahmet Hattat’ın dev binası ne otele dönüştü, ne de çarşı merkezine. Daha da yıpranmış ve viraneye yüz tutmuş hali ise tüm bu süreç içinde gördüğü tek dönüşüm oldu. Şimdilerde Ahmet Hattat’ın inşaatı bitirmek için bir sıkıntı yaşayıp, yaşamadığını bilemeyeceğim ama binasının çevresindeki yerleşimlerde oturan komşuları bir hayli sıkıntılı... Her gördükleri basın mensubuna ve yerel yöneticilere, mezbeleliğe dönüşen inşaattan dolayı doğru dürüst bir kaldırımları bile olmadığını, tepesindeki vinç ile camların bakımsızlıktan dolayı tepelerine düşme korkusuyla yaşadıklarını, fare ve böcek istilasından bizar olduklarını filan anlatıyorlar. Haksız da değiller.
 Ben ise konuya farklı bir pencereden de bakıyorum. Eğer bu bina ister otel, isterse alışveriş merkezi olarak bitmiş olsa, bölgeye hayat gelecek. Sosyal yaşam canlanacak, ticari yaşam can çekişmeyecek. Daha da önemlisi binanın yanından her geçen kafama bir şey düşer mi korkusu yaşamayacak. Şehrin siluetini ne kadar etkilediğini söylememe de her halde gerek yok.

 DEVLET ELİNDEKİLERİ SATTI ONU İSE KENARA ATTI

 Aslında bu büyüklükte olmasa da İki otel yatırımını daha hatırlamakta fayda var. Semtleri ve bina yapıları Hattat binasından farklı olsa da onlarda şehrin üzerine karabasan gibi çökmüş durumdalar. Biri yaklaşık 28, diğeri 32 yıldır kaderine terk edilmiş durumda şehrin siluetini bozuyor. Ankara’nın gururu olmaya adaylarken sorunu olan bu otel inşaatlarının öyküsünü de aktarayım.
 1980’li yıllarda Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun raporu, devlete otellerini sattırmayı ya da elden çıkarmayı ön gördü. Sonuçta hepsi satıldılar ve içlerinden biri hariç diğerleri, yeni sahiplerinin elinde tekrar Türk turizminin hizmetine sokuldu. Geriye kalan biri ise aktaracağım hazin öykünün mekanı oldu...
 Atatürk Orman Çiftliği bünyesinde bulunan Marmara Otel, 1984 yılında Emekli Sandığı’nın elinden alınıp işadamı ve Fenerbahçe Spor Kulübü eski başkanı Tahsin Kaya’ya verildi. Tahsin Kaya da, 49 yıllığına kiraladığı buram buram tarih kokan bu oteli yenileyip, turizmin hizmetine açmak için kolları sıvadı. Ancak, aradan 29 yıl geçmesine rağmen, neredeyse hiçbir şey yapılmadı ve o canım otel binası mezbelelik gibi kaldı.
 Gelelim bundan sonrasına. Projeye ve imara aykırı olarak oteli 1,5 kat büyütmek isteyen Tahsin Kaya, Yenimahalle Belediyesi’yle mahkemelik ve binaya tek bir çivi bile çakılmıyor. Yıllardan beri karara bağlanamayan dava nedeniyle de, ne devlet malını geri alabiliyor, ne de yatırımcı bitirmek için gayret gösteriyor. O metruk görünüm de yanından geçen herkesi yüreğinden yaralıyor.

 TİNERCİLERE MEKAN OLDU

 Ankara’nın enkaz gibi duran bir diğer otel inşaatı da Çankaya’nın kalbindeki Karyağdı sokakta... Yaklaşık 32 yıl önce Rus Elçiliği’ne komşu dört bin 500 metrekarelik arazide yapılan otel ise bitecek gibi görünmüyor. Kabası tamamlanmış binanın ilk sahibi ise Turan Çevik... Hani Malatyaspor’a da başkanlık yapmış olan o meşhur Malatyalı iş adamı. Çevik, öldürülünce mirasçıları bu otel inşaatını Diyarbakırlı bir iş adamına satmıştı.
 Şimdilerdeki görüntüye göre yaklaşık 200 oda kapasiteli bu beş yıldızlı otel tamamlanacak gibi görünmüyor. Zira 32 yıl önce yapımına başlanan bina Çankaya Belediyesi ile mahkemelik. İmara ve deprem yönetmeliğine uymadığı için belediye inşaata izin vermiyor. Bu nedenle de iş, mahkeme koridorlarına taşınmış durumda. Anlaşılan o ki tıpkı Ahmet Hattat’daki gibi yatırımcının binayı bitirmek için maddi gücü de sınırlı.
 Duyduğuma göre bazı şirketler bu binayı satın almak için girişimde bulunmuş ama astarı yüzünden pahallıya geleceği için vazgeçmiş. Kısacası bu bina metruk bir halde Çankaya’nın kalbinde hazin bir tablo çizmeye devam ediyor. Tinercilere ve başıboş hayvanlara mesken olması, şehrin görüntüsünü bozması da madalyonun diğer yüzü…

 UCUZA VERDİ OLMADI İÇİ DOLMADI

 Biliyorsunuz Ankara’nın Gölbaşı ile birleştiği yol üzerinde 10 tane villa var. Etrafında herhangi bir yerleşim alanı olmayan ve sırtını ormanlık alana dayamış bu villalara belediye “Hemşeri Evleri” diyor. İşte kasalarına gelir sağlamak için Büyükşehir Belediyesi bu villaları çok ucuz paralara kiraya verdi. Bazı giyim, yiyecek ve hediyelik eşya firmaları da buraya yatırım yaptı. Sonuç mu? Şimdi o kadar düşük kira vermelerine rağmen her biri villaları boşaltıyor ve o binalar kaderine terk ediliyor. Anlayacağınız bizim vergilerimizden belediye kasasına giren paralar Gökçek’in hesapsız kitapsız yatırımlarından birine daha kurban gidiyor. Tıpkı Bahçelievler’deki milyonlarca dolar’a mal edilip, düşük kira bedelleriyle kaderine terk edilen Gökkuşağı yatırımı ve Sögütözü’nde sökümü tamamlanmak üzere olan demir yığını gibi...

X