Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Sinemaseverler dikeni de sever ama Gül’e katlanamaz

Sinemaya giden <B>Abdullah Gül</B>’ün başına gelenleri geçen gün <B>Ertuğrul Özkök </B>yazdı.

Dışişleri Bakanımız eşini ve çocuklarını almış Gelibolu filmini seyretmek için Ankara’da bir sinemaya gitmiş. Başlama saati gelmiş, film bir türlü başlamıyor. 5 dakika, 10 dakika, 20 dakika... Beklemekten sıkılan seyirciler homurdanmaya, filmin başlama saatinin gecikmesinden sorumlu tuttukları Abdullah Gül’ün aleyhinde konuşmaya, bağrışıp, çağrışmaya başlamışlar. Halbuki Gül ve ailesi sinemaya vaktinde gelmiş ve gecikmeden herkes gibi onlar da mağdur olmuşlar.

Geçen gün, ‘Reklama mı geldik, sinemaya mı’ başlıklı yazımda, İstanbul’daki lüks sinema salonlarına musallat olan filmi geç başlatma alışkanlığını eleştirmiştim. Görünen o ki, bu hastalık İstanbul’dan Ankara’ya sirayet etmiş. Kabak da Kültür Bakanı’nın değil, en ufak bir kusuru olmayan Dışişleri Bakanı’nın başına patlamış.

Filmlerin geç başlamasının başlıca nedeni, filmlerden önce gösterilen reklamların uzunluğu. Filmin ilan edilen başlangıç saatinden beş dakika önce salona girip, oturuyorsunuz koltuğunuza. Başlama saati geliyor, seyretmeye geldiğiniz film yok perdede. Yerine önce gelecek filmlerin tanıtımı, ardından da bitmek bilmeyen bir reklam kuşağı gösteriliyor.

Üstelik film biletine ödediğiniz ücret ne kadar yüksekse, içinizden bolca küfür ederek mecburen seyrettiğiniz reklamların sayısı da o kadar artıyor. Yani sinema salonları hem seyircisini, hem reklamverenini enayi yerine koyuyor.

Çağdaş batılı ülkelerde de filmlerden önce reklam gösterilir. Ama önemli bir farkla. Reklamlar filmin ilan edilen başlama saatinden önce gösterilir. İsteyen girer salona, isteyen girmez. Filmin ilan edilen başlama saatinde ise dakika sektirmeden film gelir perdeye...

Bizde ise seyirci, kendini enayi yerine koyan sinema salonuna göstermez tepkisini de, Abdullah Gül örneğinde olduğu gibi günahı olmayanlardan çıkartır hıncını.

Diğer bayraklar düdük makarnası mı

Türk kızına tecavüz etmek suç, İranlı kıza tecavüz suç değil... Bir Türk’ü öldürmenin cezası müebbet hapis, bir Alman’ı öldürmek serbest... Türk parası çalan hırsız, ABD doları kapanın malı... Böylesi tanımlar içeren bir ceza yasası olabilir mi?

Peki Türk bayrağını yırtmak, yakmak suç oluyor da, diğer ülkelerin bayraklarını yırtmak, yakmak neden suç olarak tanımlanmıyor? Böyle adaletsiz bir hukuk anlayışı olur mu? Türk bayrağı bizim şerefimizdir de, ABD bayrağı Amerikalıların, İran Bayrağı İranlıların, Japon bayrağı Japonların şerefi değil midir? Türklerin şerefini rencide etmek suçtur da, Amerikalıların, İranlıların, Japonların şereflerini rencide etmek suç değil midir?

Bayrak yırtmak ve yakmak, hangi milletin bayrağı olursa olsun aynı cezaya tabi kılınmalı.


Türk girişimcilere yeni fırsat


Neye yatırım yapsam da yurtdışına açılsam diye düşünen Türk girişimcilere kıyağım olsun! Yatırım yapacak birikimim yok, eh Türkiye’de fikir de para etmiyor nasıl olsa, kendime saklayıp turşusunu kurmayayım... Avrupa’nın en yüksek mahkemesi olan Avrupa Adalet Mahkemesi’nin, Gillette ve ufak bir Fin şirketi arasındaki uzun süreli davayı sonuçlandıran geçen günkü kararı, Türk girişimcilerin de önünde çok büyük fırsat kapıları açıyor.

Karara göre üçüncü parti şirketler, başka şirketlerin tescilli markalarını bundan böyle kendi ürünleri üzerinde kullanabilecekler. ‘Olur mu öyle şey’ demeyin. Oldu bile. Nasıl mı, şöyle...

Finli tıraş bıçağı şirketi LA-Laboratories, Gillette’in ‘Sensor’ marka tıraş makineleriyle uyumlu, yedek tıraş bıçakları üretiyor. Yedek bıçaklarının ‘Gillette Sensor’ ile uyumlu olduğunu tüketiciye anlatabilmek için de ürünlerine, üzerinde ‘Bu bıçak tüm Gillette Sensor makinelerde kullanılabilir’ yazan bir çıkartma yapıştırıyor. Gillette de, ‘Tescilli markamı iznim olmadan kullanıyorlar’ diye mahkemeye başvuruyor. Yetkili en üst mahkemenin kararı Fin firmasının lehine, ‘Üçüncü parti şirketler, ürünlerinin kullanım amacını anlatabilmesi için şart olduğunda, diğer firmaların tescilli markalarını kullanabilirler.’

Karar sadece Gillette ürünleri için geçerli değil. Bu kararla birlikte üçüncü parti şirketler, başka şirketlerin markalı ürünlerine yedek parça üretebilecekler ve diğer şirketin tescilli markasını (Tabii sanki kendi markasıymış gibi değil) ürünleri üzerinde kullanabilecekler. Nasıl, sizce de önemli fırsat kapıları açmıyor mu bu karar?

En kötü havayolu şarapları

Uğur Cebeci, Hürriyet Pazar’daki Kokpit sayfasında, en iyi şarap mönüsüne sahip havayollarını yazmıştı bu hafta. En iyi şarapları ‘First Class’da Japon Havayolları, ‘Business Class’da Cathay Pacific sunuyormuş. En orijinal şarap listesine ise ‘First Class’da Japon Havayolları, ‘Business Class’da ise Delta sahipmiş. Diğerleriyle uçmadım ama Delta’nın Business Class’da sunduğu şarap mönüsünün orijinalliğine ben de tam puan veririm. Kanada’nın muhteşem Inniskillin Ice Wine’ı da dahil olmak üzere, pek çok ilginç şarapla Delta sayesinde tanıştım.

En kötü ve fakir şarap listesine sahip havayolları seçilecek olsaydı, adaylarımdan biri Türk Havayolları olurdu. Kıtalararası son THY uçuşumda ‘Business Class’da uçuşun daha yarısına gelmeden şarap bitmişti. İkram edilen şaraplar da zaten pek özelliği olmayan, ‘free shop’ta birkaç Avro’ya satılan sıradan şaraplardı. THY ile yaptığım ‘Business’a denk gelen son Avrupa uçuşunda ise sofra şaraplarını, üstelik teneke kapaklı şişelerle servis etmişlerdi.

Önümüzdeki hafta THY ile yine bir Avrupa uçuşum var. Eğer şarap mönüsünde bir gelişme varsa, uçuştan sonraki yazımda yazarım.
X