Dünya Haberleri

    Sinema gözüyle İran meselesi

    Emre KIZILKAYA/DIŞ AÇI
    15.08.2009 - 00:00 | Son Güncelleme:

    İran’da bitmek bilmeyen siyasi ve toplumsal kargaşanın kökenlerini, ne uluslararası medyaya, ne de resmi kaynaklara başvurarak inceleyebiliriz. Bu kadar karmaşık bir toplumu anlamak için, onun “kültür ürünlerine” bakmak en iyi yöntemdir. Gelin, “Gizli Oy” ve “Kertenkele” adlı iki büyük İran filmini analiz etmeyi deneyelim.

    İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın, 12 Haziran’daki tartışmalı seçimlerin ardından geçen hafta meclis huzurunda yemin edip göreve başlamasından sonra, bu ülkede “aslında” neler olup bittiğini bir kez daha anlamaya çalışmanın vakti.

     

    Tahran’ı kasıp kavuran olaylar sırasında bugüne kadar bizim medyamız da, tüm dünya medyası gibi iki temel kaynağa dayandığından, hemen hemen bütün “İran analizleri” hatalı veya eksik oldu. Ya Batı medyasını veya İran devlet kaynaklarını tercih ediyor, dolayısıyla “resmin bütününü” bir türlü göremiyoruz.

     

    Oysa İran, Hindistan veya Çin gibi “derin” toplumlar ve onların yaşadığı krizler söz konusu olduğunda, anlama yöntemimiz, onların “resmi medyalarını” veya “yabancı basını” değil, kendi “kültür ürünlerini” incelemeye dayanmalı. Bu yüzden gelin bu kez İran sinemasını inceleyerek bunu deneyelim.

     

    Bugün İran’da yaşananların altında dört temel motif görünüyor ve bunların tamamı, nüfus itibariyle azınlıktaki İran şehirlerinden çok, seçimlerde sonucu belirleyen devâsa İran taşrasını etkiliyor:

    1)   Demokratik seçim sorunsalı,

    2)   kadın-erkek eşitsizliği,

    3)   din adamlarının iktidardaki rolü ve

    4)   gençleşen toplumun yeni dinamikleri.

     

    Son dönem İran sinemasına bakıldığında, bu dört motifi ele alan iki büyük film olduğunu görüyoruz. Birincisi, daha çok bir “sanat filmi” sayılabilecek, Babek Peyami’nin 2001 yapımı “Rey-i Mahfi” (Gizli Oy) adlı dramıdır. İran’daki demokratik seçim sorunsalına ve kadın-erkek eşitsizliğine dair ipuçlarını bu bol ödüllü filmde yakalayabiliriz.

     

    İkincisi ise, yasaklanmadan önce ancak iki hafta sinemalarda gösterilmesine rağmen İran tarihinin en başarılı “gişe filmi” olan, Kemal Tebrizi’nin 2004 yapımı “Marmulak” (Kertenkele) adlı komedisidir. Din adamlarının iktidardaki rolüne ve gençleşen toplumun yeni dinamiklerine dair nüveler içerir bu film.

     

    * * *

     /images/100/0x0/55eaf9a2f018fbb8f8a2d1de

    Rey-i Mahfi, Basra Körfezi’nde bulunan İran’a bağlı küçük bir adada geçer. İran’da genel seçim günü olsa da, çoğunluğu Arap köylülerden oluşan bu adada hemen hiç kimsenin bundan haberi yoktur.

     

    Bir askeri uçak, bir seçim sandığını, içindeki oy pusulalarıyla birlikte adanın iki askerden oluşan küçük garnizonuna paraşütle bırakır. Yere düşen sandığı alan nöbetçi asker, içindeki resmi yazıdan, o gün bir “seçim görevlisinin” deniz yoluyla adaya geleceğini öğrenir. Kendisine, bu seçim görevlisini adada gezdirip oy toplarken “korumalık” yapması emredilmektedir.

     

    Sabahın ilk saatlerinde seçim görevlisi tekneyle gelip garnizona ulaşır. Fakat askere göre bir sorun vardır. Görevli, genç bir kadındır. Asker, bu çarşaflı kadının emirlerine önce uymak istemez. Üstelik seçimden haberdar bile olmayan ada ahalisinin kapısına kadar gidip oy toplamayı gereksiz bulmaktadır.

     

    Genç kadın ise, askerin bu görüşlerini ilkel bulur. Tahran’dan gelen bu “şehirli memur”, halkın kendi kendisini yönetme hakkına “idealist” bir tutkuyla bağlıdır. Film boyunca, cipiyle köy köy dolaştığı askeri de buna ikna etmeye çalışır.

     

    * * *


    Seçim görevlisi kadın, "çözümün yasalarda olduğundan ve yasanın da seçim sandığında bulunduğundan" emindir. Asker ise, “o sandığı silahıyla korumadığı sürece, suçluların kadını dinlemeyeceğini” savunur.

     

    Kadına göre silah ve ordu cipi insanları korkutmakta ve oy vermeden kaçmalarına neden olmaktadır. Ama asker ısrarcıdır. “Suçsuz olan biri neden beni görünce kaçsın” der. Bir ara aracı kadının sürmesi için terkeder ve "Silahım olmadan 10 dakika bile yaşayamazsın" diye bağırır.

     

    Kısa süre sonra barışan aykırı ikili, öğlene doğru çölde tek başına koşan bir adamla karşılaşıp, adeta “zorla” oy verdirirler. Asker, adam oy verirken, "Aday listesini okumadı bile" diye karşı çıkar. Adam gerçekten de son derece şüphelidir, hatta muhtemelen bir kaçakçıdır; ama seçim görevlisi kadın, büyük bir tatmin duygusuyla alır onun oyunu. Kime oy verdiği, “bilinçli” olup olmadığı kadına göre önemsizdir.


    Bir sahnede, cipin yanına bir kamyon yanaşır. Şoför, 30 kadar kadını yakındaki bir adadan oy vermek için getirdiğini söyler. Kadınların hiçbiri okuma yazma bilmediği için tüm oyları adam kullanmak isteyince, seçim görevlisi buna karşı çıkar. Üstelik bu kadınların çoğu Farsça da bilmez, Arapça konuşurlar. 12 yaşında bir kız oy kullanmak isteyince, bunun da imkânsız olduğunu anlatır seçim görevlisi. Ancak kızın annesi, Arapça olarak sorar: "12 yaşında evlenebiliyor. Peki, neden oy kullanamıyor?"

     

    ** *

     

    İran taşrasında üç tür insan vardır: "Oy vermek istersem bütün günüm heba oluyor. Çalışmam gerek. Sonuçta verdiğin oyu yiyemezsin" diyen balıkçı gibi isteksizler. “Kaderi ancak Yaradan belirler, o yüzden oyum Allah’a” diyen ihtiyar gibiler. Bir de istedikleri adaya oy vermek için her tür zorluğa katlanan “bilinçli azınlık”.

     

    İran usülü demokrasinin bir diğer eksikliğini, üçüncü tür insanları anlatan sahnede görürüz. İran’da herkes milletvekili adayı olabilir, ancak aday listesine girebilmek için Koruyucular Konseyi’nin onayı gereklidir. Filmde kilometrelerce yol katedip oy vermek için bu adaya gelen bir grup, kendi milletvekili adaylarının ismini “onaylanmış listede” göremez. Demokrasiye o kadar inanan seçim görevlisi kadın, bu gruba “kuralları” anlatırken bu yüzden biraz mahçuptur.

     

    Oy vermeye gönüllü olanların arzu ettikleri adayı tercih edemedikleri bu tuhaf seçimde, oy vermek umurlarında bile olmayanların seçime katılması için dil dökülür. Seçim görevlisi kadın, oy vermek istemeyenleri "Devlet buraya su getirebilir" diye ikna etmeye çalışır, “Hem sürüleriniz büyür, daha az hastalık olur.” Kadın dakikalarca dil döktükten sonra anlar ki, karşısındaki Araplar daha Farsça bile konuşamamakta, baştan beri ona boş boş bakmaktadırlar.


    Filmin ortalarından itibaren roller değişir: Sevdiği için Irak'a kaçmaya çalışan bir kızı denizden kurtaran ikilimiz, onu adadaki köyüne götürmeyi kabul ederler. Yolda, asker, kızın 16 yaşında olduğunu öğrenince, "Demek ki oy verebilir! Oy vermek sorunları çözdüğüne göre onun da oyunu alsana" der seçim görevlisi kadına. Genç kadın ise, artık, "Oy vermek her sorunu çözmez" diyerek pes etmektedir.

                                                                                             

    Sonra asker, bu köyden tek bir oy bile alamadan döndüklerinde kadına sorar: "Ne o? Artık seçimin önemli olmadığını mı düşünüyorsun?” Seçim görevlisi ise, "Elbette önemli. Ama bu köyün ağası olan Nani Bano burada kendi hükümetini kurmuş. Tahran’da temsilciye ihtiyaçları yok" der.

     

    * * *

     

    İran taşrasında neredeyse bütün kadınlar, "kocamın izni olmadan oy veremem" demektedirler. Hatta o kadar modern görünen seçim görevlisi kadın bile, askerin “âmiri” konumunda olmasına rağmen, bir ara "Gel su dök de ellerimi yıkayayım" dediğinde, adamın “emrini” sorgulamadan yerine getirir.

     

    Bir başka metaforik sahnede, asker, çölün ortasından geçen bir şosede, bozuk bir trafik ışığının kırmızıda takılı kalması üzerine dakikalarca durdurur cipi. "Ben yasaları çiğneyemem" der. Oyları toplamakta geç kaldığı için isyan eden kadın, "Ne yasası, çöldeyiz, bu ışık bozuk, bas gaza” diye tepki gösterir. Asker ise "Bütün gün yasaların üstünlüğünden bahsediyordun, ne oldu" diye sorar.

     

    Dört yıl önce buraya gelip vaatlerde bulunan siyasetçiler, seçildikten sonra projeleriyle birlikte ortadan kayboldular. Ada ise aynı ada” diyen asker filmin sonuna kadar değişmez, coğrafi olarak büyük bir ülkede temsili bir demokrasinin işleyebileceğine asla ikna olmaz. “Demokrasi idealisti” genç kadın ise hayalkırıklığına uğramış, hakikatler onu değiştirmiştir.

     

    Yine de asker, “sisteme” inandığından değil, ama kadına bir “jest” olarak filmin sonunda kendisi de oy kullanır. Fakat oy pusulasına kadının ismini yazmış, çünkü muhtemelen ona âşık olmuştur. Gizli olmasına rağmen açıp okuduğu oy pusulasında kendi adını görünce utanan genç kadın, “bu oyun boşa gideceğini” söylemekle yetinir.

     

    Askeri uçaktan paraşütle atılarak adaya inen sandık, bir asker eşliğinde oyları toplayan seçim görevlisiyle birlikte, yine bir askeri bir uçakla alınıp Tahran’a götürülür ve film biter.

     

    ** *

     

    Rey-i Mahfi, demokrasinin açmazlarını ön plana çıkararak, bu yönetim biçiminin ancak belli şartlarda, örneğin Batı’da görüldüğü gibi adeta laboratuar koşullarında “anlamlı ve yararlı” olduğunu savunur.

     

    Seçim sandıklarının “silahlı korumalarla” dolaştırılabildiği (mesela bugünkü Afganistan gibi) ülkelerde oy vermek, katılım ne kadar yüksek olursa olsun gerçekten demokrasi midir?

     

    Dinin etkisiyle dünyevilikten tamamen uzaklaşmış, kadın-erkek eşitsizliğine dayalı bir “toplumsal zihniyetin” egemen olduğu coğrafyalarda, bir sandık zaten hangi sorunları çözebilir?

     

    Hem milletvekili adaylarının merkezi bir kurulca onaylanması, halk iradesinin kısıtlanması anlamına gelmez mi?

     

    Sonuçlar üstünde kaçakçılar gibi “suçluların” çıkarlarının da etkili olabilmesine ne demeli?

     

    Ya ülkenin resmi dilini bile konuşamayan eğitimsiz taşralıların, merkezi bir hükümette “demokratik olarak temsil edilmelerinin” ne kadar anlamlı olduğu sorusu?

     

    İşte son seçimlerde oyların ezici çoğunluğunun “şüpheli biçimde” Ahmedinejad’a gittiği İran taşrası, bu soruların cevapsız kaldığı devâsa bir coğrafyadır.

     

    * * *

     /images/100/0x0/55eaf9a2f018fbb8f8a2d1e0

    İkinci filmimiz Marmulak’ta, duvarlara tırmanmakla meşhur bir soyguncu olduğu için “Kertenkele” lakabını alan Rıza, işlemediği bir suç yüzünden yakalanıp müebbet hapis cezasına çarptırılır. Tahran’daki cezaevinde tanıştığı bir “mollanın” elbiselerini çalarak onun kılığına girip firar etmeyi başarır.

     

    Kertenkele Rıza, molla kıyafetleri giymenin halk içinde kendisine büyük bir “ayrıcalık” sağladığını görür. Azerbaycan’a kaçana kadar yapacağı yolculuk sırasında molla gibi davranmaya devam etme kararı verir. Bunun için televizyonda din adamlarının konuşmalarını izleyip notlar alır.

     

    Filmin en komik bölümlerinden biri bu sahnedir. Rıza, taşrada yakalanmamak için “normal” bir molla olmak zorundadır. Fakat Tahran’da televizyon izlerken gördüğü din adamları hiç de “sıradan” değillerdir.

     

    İlk molla, “internet, chat ve multimedyadan” bahsederken, bir başka kanalda konuk olan din adamı, İslamı tefsir ederken Quentin Tarantino'nun “Pulp Fiction” (Ucuz Roman) filminden şöyle yararlanmaktadır: “Tarantino der ki: Allah nerede olmamı istiyorsa ben de orada olmak istiyorum.

    İlk derslerini bu “aykırı” TV mollalarından alan Rıza kaçış yoluna koyulur. Tren istasyonundaki sahnede, bugünün İran toplumunda mollaların, televizyonlarda çizmeye çalıştıkları “modern” imaja karşın, sadece “orta yaş üstü şehirli halkın” saygısını kazandığını görürüz.

    Trende, yaşlı bir adam kompartımanını hemen Rıza’ya verir nezaketle. Sahte molla, "ye kürküm ye" der gibi bakıp cübbesine, güler. Oysa bir çocuk, Rıza’ya çarpınca özür bile dilemez. Ardından genç bir grup, “Sarığını ters takmışsın” diyerek sözde mollayla dalga geçerler.

    * * *

    Mollalara yaşlıların saygısı ve gençlerin umursamazlığı, İran şehirlerinde varolan ve 1979’da asla hayal edilemeyecek olan yeni bir dinamiktir. Tren taşraya doğru ilerledikçe, sahte molla Rıza’nın toplumun her kesmi tarafından adeta kapışıldığını görürüz. İran taşrası, 1979’dan çok da farklı değildir.

    Azerbaycan sınırında bir kasabaya varan Rıza, burada sahte pasaportunun hazırlanmasını beklemek için bir süre konaklamak zorunda kalır. Ona “Hacı” diye hitap eden kasabalı gençler de, yaşlılar da, kendileri için dua etmesini istemektedirler.

    Rıza, dolandırıcılara ve usta yalancılara özgü kıvrak zekâsıyla molla rolünü de kusursuz oynar. Kasabanın neredeyse terkedilmiş camisini, toplumsal bir buluşma mekânı, Batı’daki tâbirle bir “town hall” haline getirir. Burada artık sadece ibadet edilmemekte, namazların ardından sofralar kurulmakta, hatta şarkılar söylenmektedir.

    "Küçelere (sokaklara) su serpmişem, yar gelende toz olmasın" diye başlayan o Azeri türküsünün camide söylendiği bir sırada, muhafazakâr bir köylü “Bunu burada yapmak günah değil midir” diye sorar. Rıza, “Cami yas yeri değildir. Yemeğimizi burada yedik, öyleyse bu şarkıyla da neşelenebiliriz” cevabını verir.

    Kahramanımız kendisini molla rolüne kaptırdıkça kasaba canlanır. Ahâli, dine karşı ilgisini kaybedenleri, “Gel, bir de Hacı’nın vaazını dinle” diye iknaya başlar. Gerçekten de Rıza minberde harikalar yaratmaktadır. Daha ilk vaazında, “Allah’a ulaşmak için dünyadaki insan sayısı kadar çok yol vardır” der ki filmin sloganı da budur. Ardından ekler: “Tarantino kardeşimiz en büyük Hristiyan yönetmenlerdendir. O da böyle demektedir.”

    Firari Rıza, filmin sonuna kadar, olayı bir “şeref meselesi” haline getiren cezaevi müdürüne yakalanmadan sahte pasaportunu hazırlatmaya çalışır. Kasabalılar ise onun her hareketine “ulvi bir anlam” yüklemektedirler. Rıza, pasaportu mafyadan edinmek için geceleri gizlice ev ev dolaşır. Halk ise, onun kimseye farkettirmeden yoksullara böyle yardım ettiğini düşünüp onu daha da kahramanlaştırır.

    Kertenkele Rıza sonunda tam sınırı geçecekken yakayı ele verir. Daha önce cezaevinde kendisine “Seni gerekirse güç kullanarak iyi bir insan yapacağım” diyen müdürü molla kılığıyla kandıramamıştır. Film biterken, cezaevi müdürüne şöyle der: “İnsanları zorla cennete sokamazsın, kardeşim. Yâ onları fazla sert itip de, öbür taraftan cehenneme düşmelerine neden olursan?

    * * *

     

    Beş yıl önce gösterime giren Marmulak’ın sadece  iki hafta sonra mollaların baskısıyla yasaklanması da, bu kadar kısa bir sürede gişe rekorları kırması da sürpriz değildir.

     

    Çünkü bu film, mollaların “siyasi birer aktör” olarak yıllaryılı süren güçlü rolünü, ancak gençleşen topluma ayak uydurma çabalarının “gülünç” kalmaya başladığını, şehirlerde bu yüzden nüfuz kaybetmelerine karşın ülkenin daha büyük bir bölümünü oluşturan taşrada hâlâ etkilerini koruduklarını mizahi bir dille gözler önüne serer.

     

    Rey-i Mahfi ile birlikte Marmulak’ı da izlendiğinizde, İran’ın bugünkü “fay hatlarını” yaratan toplumsal koşulları ve bu koşullar üzerinden siyaset yapan tarafların “ateşli iktidar mücadelesine” dair tüm gerçekleri yaklaşık üç saat içinde görüyorsunuz.


    Son cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası yaşananların “altyapısını” o zaman daha iyi anlıyor, toplumsal gerginliğin bir “İslamcı-laik çatışması” olmadığını kavrıyorsunuz. İran’daki gerçek “değişimin”, bir “Yeşil Devrim” olarak aniden yaşanmadığını, ülkenin şehirleşmesi ve nüfusun gençleşmesi ile tedricen gerçekleşmekte olduğunu da fark ediyorsunuz.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı