Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler…

Gerek bazı siyasi partilerden aday olan, gerekse “sivil” toplum kuruluşlarında aktif olarak çalışan emekli büyükelçiler ve emekli generaller, emekli olmadan önce kurulmalarına ve güçlenmelerine katkıda bulundukları ne kadar dış ittifak ve ilişki varsa, şimdi bunları yerden yere vurmaktalar.

Aslında bu tablo, devlette diplomat ve asker olarak görev yapan insanların içinde bulundukları dramatik ikilemleri yansıtıyor.

Düşünün ki Dışişleri’nde en üst makamlara gelmişsiniz. Gerek Türk-Amerikan ittifakının, gerekse Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin gelişmesini, mesleğinizin ana misyonu olarak benimsemişsiniz. Hükümetler değişmiş ama siz bu misyonu hiç aksatmadan, siyaset üstü bir “devlet politikası” biçiminde yarınlara taşımışsınız.

 

NATO generali

 

Siyasetçiler “Çekiç Güç”e takmışlar. Siz onları, “Çekiç Güç olmazsa olmaz”a ikna etmişsiniz. Siyasetçiler bazen Amerika’ya, bazen Avrupa’ya kızmışlar. Siz “devlet sorumluluğunun gereği” olarak, onlara Türk dış politikasının değişmezliklerini anlatmışsınız.

Aynı şekilde orduda muvazzaf olarak görev yaparken, “NATO generali” kimliğini hep ön planda tutmuşsunuz. Stratejiler belirlenirken, silahlar alınırken, eğitim metotları benimsenirken, hep “Amerikan modeli”ni vurgulamışsınız.

Siyasetçiler ikili ve çoklu ittifaklara aykırı kararlar almasın diye, onlara sürekli brifingler verip uyarmışsınız. Muvazzaflığınız döneminde ağzınızdan hiç “Rusya ile yakınlaşalım” benzeri bir cümle bile çıkmamış.

Ve derken emekli olup siyaset ya da sivil toplum yaşamına geçmişsiniz.

Bir anda, tüm meslek hayatınızı hiç benimsemediğiniz ve hatta karşı olduğunuz bir misyona adadığınızın farkına varılmış.

 

Yazık yıllar

 

Mesela bugün “AB’ye rest çekelim, NATO’dan çıkalım, ABD ile gerekirse savaşalım” diyen bir emekli diplomatın, bu sözleri emekli olmadan söylediği hiç duyulmadığına göre, bu diplomat yaşamının çok önemli bölümünü vicdanı ile cüzdanı arasında ezilerek geçirmiş demektir.

Bugün “ulusalcı” söylemleri seslendiren bir emekli general, acaba muvazzaflığında Erbakan’a, Milli Görüş’e, D-8 Projesi’ne neden destek vermemiştir?

Hiç inanmadıkları ve tam tersini düşündükleri konularda sırf “devlet bordrosu”nda oldukları için yıllarca benliklerini bastırıp, “resmi görüş”ün ve “devlet politikası”nın hem sözcüsü hem de uygulayıcıları olan bu emeklilerin dramını anlamalıyız.

70’li yaşlarda girdikleri sorumluluk dışı dünyalarında, baskı altında geçirdikleri gençliklerine ve orta yaşlılıklarına herhalde yanıyorlardır.

ŞAKA

Fatih hangi partiliydi?

Saadet Partisi’nin Samsun mitinginde konuşan Necmettin Erbakan “Sultan Fatih AKP’li miydi, CHP’li miydi? İkisi de değil, Milli Görüşçüydü, Saadet Partiliydi. Ben onun evladıyım” demiş.

Sultan Fatih bu sözlere cevap verebilseydi, herhalde şöyle derdi:

- Evladım Necmettin… Benim zamanımda henüz “milli” kavramı icat edilmemişti. Mümkün olsa seni Akşemsettin Hoca’ya teslim edip, 15’inci yüzyıl Osmanlı dünyası hakkında eğitim almanı sağlardım.

 

Nihayet ‘iPhone’u görebildim…

Apple’ın son ürünü “iPhone”u nihayet gördüm. Bir Amerikalının elindeydi. Sahip olduğum “iPod” yaşamımı öylesine değiştirdi ki, bunun telefon olanına karşı ilgi duymamam mümkün değildi.

Gerçekten etkileyici ve bir cep telefonundan öteye bir aygıt bu. Ekrandaki görüntülere parmaklarınızın hareketleri ile yön verebiliyorsunuz. İki parmağınız ekrana tutarak açınca, resimler büyüyor. Sayısız melodiyi, görüntüyü cebinizde taşıyorsunuz.

Fiyatı 600 dolarmış. Ama Türkiye’de telefon olarak kullanmak henüz mümkün değil. Amerikan AT&Tşirketiile “tek kullanıcı” anlaşmalıymış. Ancak aralarında Vodafone’un da bulunduğu Avrupa şirketleri de iPhone için müzakerelere başlamışlar.

Neden bu tür aygıtlara düşkün olduğumuz sorusunun cevabı da şöyleymiş:

- Yüzlerce yıl mücevherlerle, takılarla kendilerini farklı kılan kadınlara karşı, erkekler de bu tür elektronik aygıtlara sahip olarak eşitliği sağlamışlar.

 

X