« Hürriyet.com.tr

SIM - (SERDAR'A İNAT MİAMİ) II Miami gözüme kasım ayındakinden daha bir güzel gözüktü bu sefer. Öyle ya o sıralarda, tüm oteller dış cilalarını çekiyorlardı

Hürriyet Haber
X
SIM - (SERDAR'A İNAT MİAMİ) II Miami gözüme kasım ayındakinden daha bir güzel gözüktü bu sefer. Öyle ya o sıralarda, tüm oteller dış cilalarını çekiyorlardı ve her yerde tadilat vardı. Dışlarına diyorum, çünkü şu bizim ülkemizdeki tesislerin kalitesini orada ancak beş yıldızlı otellerde bulmak olası. Çoğu otellerin özellikle içleri bir rezalet. Otel (Ramada) odamıza nihayet ulaşabiliyorum sürüne sürüne. Ocean Drive yine aynı hareketliliğinde... Eminim fiyatlar daha bile hareketlenmiştir. Geçen sefer bir küçük şişe suyu 3,5 US dollar'a aldığımız aklıma geldikçe, neyse... Ya bu Amerikan malı elektronik eşyaların garanti süresi ömür boyu sanırım. Odadaki TV'nin radyodan dönme olup olmadığına karar veremedim bir türlü. Eşyalar da aynı... Bir kere alınan yatak, yorgan yastık gibi bir otel odasının en gereksiz aksamları bir ömür boyu kullanılabiliyor herhalde. Yok sinirlenmeyeceğim. Daha önce kaldığımız otelden (Avalon) deneyimliyim. Miami'nin en iyi lokantası seçilen otelimizin gece ve gündüz versiyonuna hayretle tanık olmuştum. Gündüz uyduruk bir şekilde kahvaltı yaptığımız suntası dökülmüş ayağı kırık masalar, gece bembeyaz örtülere bezenip, ortasına da birer mum koydun mu, tarifeleri süper ötesi bir hale dönüşebiliyordu. Hem de on dakikanın içerisinde...Neyse suyla kendime gelip, sonra da yatağa atmışım kendimi. Bu kısmı pek net hatırlayamıyorum çünkü neredeyse yirmi dört saatlik uykusuzluk sonucu diğer tüm duyu organlarım iflas etmişlerdi. Eşim ve oğlum yemek yemek için dışarı çıktılar. E tabii, yol boyunca tüneyen bendim başlarında onlar değil! 15.03.2000 Çarşamba Al işte, daha sabah olmadı ama biyolojik saat uyandırıyor insanı. Bir an önce bu saatin ayarını yapmamız gerek! Karnım da bir acıktı ki... Sabah olsa da kahvaltı yapsam diye içim içimi yiyor. Söz diyorum, peynir, zeytin, domates aramak yok! Ne kadar amerikan usulü kahvaltı çeşidi varsa silip süpüreceğim.Neyse artık inebiliriz kahvaltıya... Allah'ım ilk kez bu jambonlar, sosisler gözüme neden bu kadar güzel gözüküyor? Tabağıma açık büfeden ne varsa doldurup geliyor ve büyük bir iştahla yemeğe başlıyorum ki... o da ne? Koskocaman bir kıl! Ya bari sonlara doğru görseydim be! Acaba hangisinden? Ben en iyisi meyve yiyeyim değil mi?Miami'de hava parçalı bulutlu. Sıcak ama bulutlar gelince sevimsizleşiyor. Yine de bir gün öncesinden giymekte olduğumuz kazaklardan şortlara dönüşümü biraz temkinli yapıyorum. Kahvaltı sonrası jipimizdeyiz. Miami'den bir an önce ayrılmak ve sadece düşlediğim yerleri görmek istiyorum. Zaten ben böyle yazmaya devam edersem bir daha zor yayınlarlar.Amacımız Miami'den I75'i (ki bu Florida Yarımadası'nın doğusu ile batısını birleştiren yola verilen ad oluyor), Meksika körfezi kıyısındaki Siesta Beach'e ulaşmak. Aman Amerika'da yol numarası deyip geçmeyin sakın! Aynı yolun değişik yönlere giden girişleri var. Kuzey güney, doğu, batı gibi. Bir karıştı mı doğru yolda gittiğiniz sanırken tersine de gitmek var serde. Allah'tan bu konuda jipimizin içerisindeki pusula yardımcı oluyor. En azından doğru yönde olduğumuzu belirtip rahatlatıyor bizi. Yanlışımız pek olmadı ama, uyarıları sayesinde çook yanlıştan döndük. Bu yolun enlemesine kesitiği "Alligator Alley'de" ilerlemeye başlıyoruz. Hava giderek ısınıyor. Yol üstündeki uyarı levhalarını "acaba ben mi yanlış tercüme ettim" derken eşimle göz göze geliyoruz. Hayır doğru! "Dikkat timsah çıkabilir" Yaya, askeri araç, hadi olmadı ceylan çıkabiliri falan görmeye alışmış gözlerimiz, bu uyarıyı haliyle yadırgıyor. Yolun her iki tarafı bataklıkla karışık su! Yani tam timsahların ağzına layık bir ortam. Yol boyunca sağlı sollu balık tutmak için hazırlanmış iskelemsi alanlar görüyoruz. Gelsin vatandaş balığını tutsun stres atsın diye hazırlamışlar bunları. Daha ne görkemlilerini ileride görecekmişiz meğer!Neyse benzinimiz bitiyor, karnımız acıkıyor ve bir sapaktan içeriye dalıyoruz. Çünkü eyaletler arası tabir edilen yollar üzerinde hiçbir tesis yok Amerika'da. Böyle bir gereksinim duyulduğunda bu tür yerleri belirten çıkışlardan çıkmanız ve tekrar aynı yola girerek devam etmeniz gerekiyor.Şöyle bir ne var ne yok demek için etrafa bakındığımızda İtalyan yemeklerinin olduğu bir yerde karar kılıyoruz. Aman Allah'ım o ne lezzet! Paper Moon halt etmiş! Doğrusu hiç bu kadarını tahmin etmemiştik. Yanında da bir şişe İtalyan şarabı içmek var ama...Yol hali işte! Florida Eyaleti'nin Meksika körfezine bakan tarafında, kıyıya paralel minik minik adalar mevcut. Bu adalar dikey köprülerle birbirlerine bağlanırken, yatay köprülerle de ana kara parçasına bağlanıyor. İşte biz bu adalara Siesta Beach'den başladık. Ana karadan adaya, oradan da sahiline geldiğimizde gözlerimize inanamadık. Sanki bir değirmen, buğdayları öğütüp öğütüp bu sahili kaplamış. Bembeyaz, yumuşacık kumlar. Turkuaz renkli deniz! Zaten Amerika'nın en güzel ilk on plajı arasında yer alıyormuş. Ayrıca kum taneciklerinin kristal şeklinden dolayı dini bir anlamı bile varmış. Burayı çok sevdik ve kalmaya karar verdik. Ancak akşam olmuştu ve bizim hiçbir yere rezervasyonumuz yoktu. Adadaki bütün otellere uğradık, yer bulamadık. Yer olanlar ise, en az üç gün kalmayı şart koşuyordu. Çünkü spring-break'di (bahar tatili) ve Amerikalılar doğal olarak tatil için bu yöreyi seçiyorlardı. Ne zaman biter bu tatil dediğimizde aldığımız yanıt ise bizi şaşırttı. Herkes kendi yöresinin tarihini biliyordu. Çünkü bu tatil her bölge için farklıydı ve böylece bu tür bölgelerdeki ve özellikle yollardaki aşırı kalabalık engellenmiş oluyordu. Acaba, dedim kendi kendime bizimde bölge bölge okul açılış ve kapanış tarihlerine bağlı olarak sömestre tatillerimiz olsa da, tatil bölgelerindeki o izdiham ve de trafik canavarı dehşeti bir nebze de olsa azaltılsa... olamaz mı?Eşim yer bulamayınca, kötü kötü yüzüme bakmaya başladığı anda "aman canım şart mı deniz kıyısı, daha içerilerde bir yer buluruz, sabahleyin kahvaltı etmeye buraya geliriz, hadi denize gidelim" dedim. Bu fikir tuttu! Aslında Siesta Beach de siesta yapılacak en iyi seçim "condominium" denilen yerlerden sezonluk bir yer kiralamak ve kalmakmış. Bir daha gelirsem öyle yapmaya karar verdim. Sahil sefası sonrası tüm turizm ofislerinden hatta yol üstündeki ücretsiz gazete kutularından edinilebilecek bir dergi aracılığı ile ana kara tarafında bir otele ne olur ne olmaz diye rezervasyonumuzu yaptırdık. Ancak tam oraya doğru yola çıktığımızda, yol üstündeki bir motelde yer olduğunu görüp, bir de motel havası alalım dedik. Motelimizdeki yerimiz yatak odası ve salon+mutfak şeklinde tasarlanmış iki odadan oluşuyordu. Fırın, buzdolabı, düdüklü çaydanlık, kap-kaçak,tv her şey vardı anlayacağınız. Etrafı görmek için odadan ayrıldığımızda doğal ürünler satan bir markete meyve alış-verişi için girdik. Yani meyve aslında işin bahanesiydi biraz. Oraya özgü yiyecekleri görmek istedim. Aman Allah'ım bamyalar abartısız çarliston biberi, dolmalık biberler tencere gibi! Ama havuçlar kategorilere göre ayrılmış. Rendelenmişi, rendelenmemişi, hatta küçük parmağım ebatlarında "baby" versiyonu bile var. Keza diğer tüm sebze ve meyveler bütün veya dilimlenmiş halde ama tüm tazelikleriyle müşterilerini bekliyorlardı. Dayanamadık, biraz abarttık ama kış ortasında karpuz yemek güzel be!16.03.2000 PerşembErtesi sabah marketten aldığımız domates, zeytin, bal, yağ vs gibi kahvaltılıklarla kahvaltımızı yaptık ve biz bu motel işine bayıldık!Plaja gidiyoruz ama hava berbat! En iyisi yine çevre gezisi yapalım. Etrafta hedef olarak Ellington'daki bir outleti seçiyoruz. Oğlana söz verdiğimiz oyuncakları almak boynumuzun borcu. İşin tuhafı ben mağazanın ortasında oğluma sinirlenip bas bas türkçe bağırırken (ki en azından ortalık yerde böyle bağırmamam gerektiğini bilirim )bir Türk ailesi bir güzel yanıtlıyor beni. Yani bu kadar olur! Nerdeeen nereye...Biz elimizde harita dönüş yolu şu numaralı yoldan, geliş yolu bu numaradan derken, zaten akşamı ediyoruz.17.03.2000 CumaSabah hava yine kapalı! Kapalı havalar moralimizi bozmuyor. Bu, deniz yerine, gezmek görmek demek bizim için. Adadan adaya irili ufaklı bir sürü köprü üzerinden atlaya zıplaya kuzeye doğru devam ediyoruz. Bir ara yedi yaşındaki oğlum "baba o kadar köprüden geçtik, hiç para vermedik, İstanbul'da iki köprü var her seferinde para alıyor " dedi. Haklıydı...Yol üstündeki hediyelik eşya satan bir mağazaya uğramaya ve de başka bir yerde de bir şeyler yemeğe karar veriyoruz. Tüm hediyelik eşyalar deniz ürünlerinden yapılma. Benim en çok ilgimi çeken küçücük istridyelerin birbirine dizilmesinden oluşturularak yapılan nihaleler oluyor. Bu ürünler hep Endonezya yapımı! Başka kim onları minicik deliklerden geçirip misinaya dizmekle uğraşır ki... Buradan sonraki adamız "Tressure Island". Eskiden hazine falan var mıydı buralarda ama şu anki hali bir felaket! Oysa adından etkilenip, orada konaklamak üzere yer bile ayarlamıştık. Ancak" pier" tabir edilen yeri harikaydı! Bu "pier" denen şeyler her liman kentinde karşılaştığımız kocaman iskelelere verilen ad oluyor. Yalnız iskele deyip geçmemek gerek! O kadar büyükler ki, üzerinde alışveriş merkezi, hediyelik eşya satılan dükkanlar, lokanta, atari salonu, lunapark gibi bir sürü mekanın bulunduğu yerler buralar. Hepsinde bu saydıklarımdan yok ama genel hava böyle işte. Tressure Island'ın iskelesinde balıkçıları seyrettik. Kocaman pelikanlara ayıkladıkları balıkların parçalarını veriyorlardı. Onlar da bir arsızlaşmış, bir tembelleşmişler ki sormayın! Adalar arasındaki köprü dediysem, bazıları neredeyse parklardaki göletlerin üzerinde bulunan minyatürümsü şeyleri andırıyor. Öyle altınızda derin, uçsuz bucaksız deniz beklemeyin. Adalar aslında birbirine yapışıkmış da, sonradan bazı yerleri su altında kalmış gibi. Ama şimdiki köprü en görkemlisi! Sky Towers! İşte bu köprü üzerinden geçerken hayalini kurduğum o ürpertiyi hissediyorum...Öyle yaa, aşağısı şakaya gelmez bu sefer!Nihayet Clear Water' dayız! Burada kum, aynı Siesta Beach deki gibi. Yalnız ortam bambaşka! Orada bir sayfiye yeri havası vardı, ama Clear Water canlı, dinamik, kıpır kıpır. Tabi buna en çok etkenlerden biri ellerinde biralar otel balkonlarından yarı bellerine kadar sarkan, kahkahalar atan üniversite öğrencileri! Tatildeler ya, azacaklar haliyle! Burada da kalacak yer arama harekatımız başlıyor! Birkaç yer gözümüze kestirip ilerlemeye başlıyoruz ve karşımızda yine bir levha! "Buradan ötesi bu bölgenin sakinleri için ayrılmıştır, otel motel bulunmamaktadır" Hay Allah razı olsun, yoksa boşu boşuna gidecektik onca yolu! Bahar tatili olmasına karşın yer bulabiliyoruz. Hem de çok güzel bir yerde! Denize, merkeze o kadar yakın ki, jipimizi park edip gönlümüzce dolaşmaya başlıyoruz çevrede! Burası aslında balık merkezi. Balık dediysem nerdeee bizim balıklar? Yakalanan balıklar kalın derili, kocaman pullu hani tarih öncesinden geçiyordum uğradım türden yaratıklar sanki! Burada balık avı için motorlar kalkıyor her gün! Turistik amaçlı. Oltanı yemini eline tutuşturup "hadi bakalım göster marifetini" diye milleti gaza getiriyorlar. Aslında aklım kalmadı değil...Balık balık dediler yaa, bakalım şu balıklara diyoruz akşam yemeğinde! Amaan pişirimi tuhaf, tadı tuhaf! Allahtan biliyorum ne sipariş ettiğimizi de o niyetle yiyorum. Bir de bir pişirme usulu geliştirmişler, balığı yakana kadar pişirip üstüne zehir zemberek acı serpip, gururla sunuyorlar. Sırf bunun için özel okul varmış iyi mi? Siz siz olun ızgara balıktan vazgeçmeyin! 18.03.2000 CumartesiOffff off off! Hava nefis bu sabah! Bugün plajdayız! Akşama kadar oyalanıyoruz sahilde! Tabii sahilde olmanın da kuralları var. Bir kere yiyeceklerinize çok dikkat etmelisiniz! Martılar acayip! Elinizdekileri hemen kapıyorlar. Sağda solda bu yüzden ağlayan bir sürü çocuk görmek olası. Bir de Siesta Beach'de de görmüştük elinde dedektörlerle sürekli kumsalı tarayan insanlar. Kimse onlara başını çevirip bakmıyordu ama, bizim çok dikkatimizi çekti. Bunun için bayağı kafa yorduk ve sorumuzun yanıtını kitabımızda bulduk! Meğer buralarda çok batık gemi varmış ve onlardan sahile vuran değerli parçalar yasalar göre kim bulursa onun oluyormuş. Anlaşıldı ve de rahatlandı! Akşam yine eşimin kaynaklarından buranın en ünlü lokantasına gitmeğe kararı veriyoruz. Frency's Rockaway Grill diye bir yerdi sanırım. Burada bir izdiham bir izdiham. Kumsalın üzerinde bir bar-lokanta! Rezervasyon kabul etmiyorlar. Geldiğiniz zaman isminizi yazdırıp bekliyorsunuz ve 1-1,5 saat sonra onlar sizi anons ediyor. Biz bir saat bekledik. O sırada da pine colado'- larımız eşliğinde günbatımını izledik. Gün batımı muhteşem oluyor ve hiç kimse bu anı kaçırmıyor! Yemekte yengeç çorbası ve biftek yedik! Daha doğrusu biftek yemeğe başladık! Ama porsiyonlar o kadar büyüktü ve her iki yemek arası bekleme süremiz o kadar uzundu ki, daha başlamadan doyduk! Siz siz olun hele ki çocuğunuz varsa Amerika'da artı bir yemek siparişi yapmayın! Bizim oğlan için ısmarladığımız pirzolamsı etin üstündeki sos damak tadına hiç uymadı. Özellikle çocuklar için her şeyi sossuz isteyeceğimizi de öğrendik bu arada.19.03.2000 PazarHava yine kapadı. Güneş bir açıp bir kapıyor ve de bize gezmek-görmek fırsatını veriyor. Bu sefer yakınlarda bir yerdeki Yunan kasabasına gitmeğe karar veriyoruz. Yolda hava giderek daha da açtı. Pazar günü olduğu için kilise önleri şık giyimli insanlarla dolu. Yunan kasabasında bir park yerinin sahibiyle sanki memleketlimizi bulmuş gibi konuşmaya başlıyoruz. Daha doğrusu biz konuşuyoruz o, el kol hareketleri ile anlaşmaya çalışıyor. Doğru düzgün bir cümle kuramadı henüz. Merak edip kaç yıldır Amerika'da olduğunu soruyoruz. Altmış diyor! Eee artık gerisi için yorumu size bırakıyorum. Bu kasabada tüm yemek çeşitlerimiz mevcut! Döner, karnıyarık, zeytinyağlılar her şey var yani. Eşim bizim nazlandığımızı görünce kendine balık ekmek alıyor ve bize de tattırıyor. Sonuç:Pişmanlık! Derhal geri dönülüp bana mis gibi domates, soğanlı balık-ekmek, oğluma da döner-ekmek alınıyor. Ne zamandır damak tadıma bu kadar yakın bir yemek yememiştim. Yunan mahallesinde bir kafede oturup, soluklanırken ortalıktaki hareketlilik dikkatimizi çekiyor ve soruyoruz. O ana kadar Türk olduğumuzu gerine gerine söyleyen biz, bugünün buraya gelmek için yanlış bir gün olduğunu hemen kavrayıveriyoruz. Bugün onların bayramı! Hem de ne bayramı biliyor musunuz? "Makedonya'nın Türkler'den Geri Alınışı"nın bayramı! Daha ilerde "Makedonya Türklerin değil, Yunanlılar'ındır, Öyle de Kalacak" türünden pankartlar görüyoruz. Eee bize müsaade.Yolumuz uzun!Yol üstünde bu seferde Ybor'a uğruyoruz. Burası da Kübalılar'ın kurduğu bir kasaba! Puro yapımı ile uğraşıp geçimlerini kazanan bu insanların mahalleleri de kendileri gibi! Kırık, dökük, perişan yani. Bu güzelim günde böyle bir manzara görünce içim eziliyor ve hemen buradan uzaklaşma isteği duyuyorum.Bir dahaki durağımız St. Petersburg! Yok burası kimsenin değil Amerikalılar'ın! Muhteşem bir yer. Orada da işe pier'den başlıyoruz. Daha oraya ulaşmadan her iki yanlarında bulunan park alanlarına arabamızı park edip, cicili bicili kırmızı treylerimsi bir araçla iskelenin en ucundaki dört katlı alış-veriş ve eğlence merkezine gidiyoruz. Asansörle en üst kata çıkıp çevreyi seyre dalıyoruz. O da ne? İki tane yunus bata çıka bizi selamlıyor. Kendimi sürekli dünya haritasının üzerinde görmeğe çalışıyorum. Ben nerdeeen, yunuslar nerden? Burada bir randevumuz varmış demek! Bir de küçük bir yelkenli var Meksika körfezinin renk değiştiren sularında... Yine aynı katta kurulu bulunan akvaryumlarda, balıkalrın nasıl beslendiğini seyredip, uzun uzun bakıştıktan sonra bu renk cümbüşünden koparıyoruz kendimizi!Dönüş yolunda bilmem kaçıncı kere Pokemon'la ilgili ne kadar şey varsa toplamaya devam ediyoruz. Allah'tan bugün Pazar da dükkanlar 18:00'de kapanıyor. Dur-kalk geniş bir daire çizerek motele dönüyoruz. Yolda yine bir markete girip yiyecekleri süzmeye başlıyoruz. O kadar çok dondurulmuş yiyecek çeşidi var ki, hazır mikro dalga fırın da motelde varken ben bunları deneyip Amerikan usulü yaşamaya karar veriyorum Eşimin tepkilerine rağmen, Çin pilavı, tavuk, köfte gibi yiyecekler alıp denemeye başlıyoruz. Hiçbir şey gerekli değil buları pişirmek için! Ne tencere ne tava! Sadece üst kısmını sıyırıp fırına veriyorum ve yedi dakika sonra akşam yemeğimiz hazır! Domates, karpuz, şarabımız da var. E daha ne olsun! Biraz televizyon izleyelim diyoruz. Eşim zaplarken bir kanalda acayip bir promosyon gözümüze çarpıyor. İlk bir saat içerisinde arayan herkese 300 dolara 19 inç ekranlı, yazıcılı, lüzümlu lüzümsuz bir sürü program yüklü, internet bağlantılı bilgisayar satıyorlar! Yetişen alıyoooor!Erkenden kalkmamız ve yola çıkmamız gerek. Burada motelleri terk-i diyar saati genellikle 10-11 gibi! Bir dolu da ıvır zıvır almışız. Arabaya yerleştirmek gerek. Neyse ki kocaman bagaj tam bizi paklamalık!Bugün daha heyecanlıyım çünkü yolun başından beri harita da seyrede seyrede bir haller olduğum Amerika'nın en güneyine Key Largo'dan, Key West'e olan yolculuğumuzun başlangıcı olacak...Fatma Bengi BAYKAL - 26 Mayıs 2000, Cuma

Kaynak: