« Hürriyet.com.tr

Şile’nin bahar şelaleleri nadide roman orkideleri

Gönüllü rehberimiz, akademisyen Ferdi Boynak, “dere kıyısından geçeceğimiz, sizi zorlamayacak bir rota” demişti yürüyüşe başlarken. Pendik’e kuş uçumu 35 kilometre uzaklıktaki Değirmençayırı’nda sıradan bir güzergah beklerken iki şelale, dereler, orkideler, çuha çiçeğiyle mora boyanmış korular, yemyeşil çayırlarla kaplı sürpriz bir rotayla karşılaştık.

Serhan YEDİG
X

İstanbul’un Şile İlçesi’ne bağlı Değirmençayırı, Karadeniz ve Marmara kıyısına eşit uzaklıkta: Kuşuçumu 22 kilometre. İstanbul - Ankara otoyolunun, Bayramoğlu sapağından Şile yönüne girildiğinde yaklaşık 30 dakikada ulaşılıyor. 130 haneli, 500 nüfuslu köyün halkı hayvancılıkla geçiniyor. Mandra ve tavuk çiftlikleri göze çarpıyor sokaklarda. Bir de sahipsiz, kemikleri sayılabilecek aç, çaresiz köpekler. Etrafta çöplük olmadığı halde bu kadar çok köpeğin buraya nasıl geldiği hayrete şayan.

 

Nisanın son haftasında, yağmur beklenen bir pazar gününde, Rota Yürüyüş Grubu’ndan, 22 yürüyüşçüyle Değirmençayırı’ndan, güney batısındaki Atışalanı mevkiine yürüdük. İstanbul’un yanıbaşında şaşırtıcı bir doğa zenginliğiyle karşılaştık.

 

ASKERİ BÖLGE SAYESİNDE KORUNMUŞ

 

Grubumuz farklı mesleklerden, şehir yorgunu, 25-55 yaş arası doğaseverlerlerden oluşuyordu. Gönüllü rehberliğimizi birkaç hafta önce GPS cihazıyla bölgede yürüyüp, rotayı kaydeden grup üyemiz Marmara Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ferdi Boynak üstlenmişti. Beş üstünden iki denilebilecek zorluktaki 15 kilometrelik parkuru, molalar dahil, beş saatte yürümeyi planlıyorduk. Köyün batısı ve kuzeyi askeri bölgeydi. Bu sayede yeşil dokusu korunmuştu. Çevresinde ortalama 300 metre yükseklikteki tepeler sıranmıştı. Patikalar bu tepelerin üstünden geçiyor, arada çukur bölgelere inse de, güzergah dev bir kertenkelenin sırtını boydan boya geçmeye benziyordu. Tepelerin sağında ve solunda manzara farklıydı. Karadeniz kıyısına doğru uzanan alandaki askeri bölgeye el değmemişti: Yemyeşil vadiler, tarıma açılmamış alanlar, gözalabildiğine uzanan makilikler... Doğumuzda ise makiliklerin içinde Kargalı’nın tarlaları...

 

Köyü sur duvarı gibi çevreleyen tepeye, tavuk çiftliklerinin bulunduğu bölgeden tırmandık. Deniz seviyesinden 150 metre yüksekten başlayan patika, ilk bir kilometrede 300 metreye kadar tırmandı, sonrasında çoğunlukla bu irtifada devam etti. Köyün batısını çevreleyen tepede yaklaşık 15 metre genişliğinde bir alan çökmüştü. Karadeniz’den Marmara’ya doğru esen rüzgar, tuhaf bir şekilde bu çöküntüden geçiyordu. 10 metre ötesinde, tepenin üstünde ne rüzgar vardı ne de kıpırdıyan yaprak.

 

Güney batıya, Gebze’ye doğru yürüyorduk. İzmit yönündeki bir tepeye dev radar yerleştirilmişti. Büyük bir ihtimalle çevresi yasak bölgeydi, bu sayede zümrüt gibi ormanlar kesilmeden kalmıştı. Bir başka tepede, Cenevizler’den kalma kale kalıntıları vardı. Patikamız yemyeşil, halı gibi otlarla kaplanmıştı. Kargalı’nın yaklaşık bir kilometre batısından geçip, dik bir tepeden aşağıya inmeye başladık. Gözüm yerde, yabani çiçeklerdeydi: Birkaç çuha, çiğdemler, minyatür mor sümbüller. Fakat hiç kardelen kalmamıştı. Dik yokuştan inerken birden karşıma 15’er santimetre yükseklikte üç mor zambak çıktı. Hemen ardından iki tane de sarı...

 

Şanslı günümdeydim. Başımı kaldırıp aşağıdaki vadiye doğru baktığımda bir başka sürpriz bekliyordu beni: Kıvrılarak altımdan geçen bir dere ve iki ucunda birer şelale. Aramızda 500 metreden fazla mesafe olduğu halde ikisi de uzaktan gayet görkemli görünüyordu. Kimse bahsetmemişti bize bu güzelim şelalelerden.

Yaklaşık 20 dakika sonra ilk şelalenin yanına vardık. Şarlak Şelalesi, 15 metre yüksekten dokülüyordu. Şelaleyi besleyen Yağcılar Deresi’nin kış aylarında kuruduğu söyleniyordu. Tepelerin arasındaki bu bölgede, Şile yakınlarındaki Darlık Göleti’ni besleyen Kargalı ve Yağcılar dereleri birleşiyordu. Baharda coşkuyla akan, Karadeniz’e açılan Sığırlık Vadisi’ni besleyen dereler, haziran ortalarında kuruyordu.

 

Kargalı deresi boyunca yürüyüp, 200 metre ileride, bir tepenin arkasındaki Değirmençayırı (Dilekpınarı) şelalesiyle karşılaştık. Yaklaşık 30 metre genişliğindeki şelalenin suları 10 metre yüksekten dökülüyordu. Çevredeki kayaların arası yabani sümbüller, çiğdemlerle kaplıydı.

 

BUKET BUKET ÇUHA ÇİÇEKLERİ

 

Biraz soluklanıp, çağlayan manzarasının tadını çıkardıktan sonra güney batıdaki tepelere çıkıp, orman yolundan yürümeye başladık. Meşeliklerin altı çuha çiçekleriyle kaplanmıştı. Sonbahardan kalma yaprakların arasından patlayan zarif, mor çiçekler yaklaşan yazı müjdeliyordu.

Biz yağmur beklerken bulutlar aralanmış, güneş yüzünü göstermişti. Ağaçlar, çimenler ikindi vaktinin sarı ışığıyla yıkanınca renkler canlanıyor, her köşede bir kartpostal manzarası beliriyordu. 320 metre irtifadaki bir tepenin üstünde, gözalabildiğine uzanan çayırlardan geçerken büyük bir koyun sürüsü, tahta kulübeler gördük. “İşte size baharın pastoral senfonisi” dedi yürüyüşçü arkadaşlarımızdan biri. Manzarayı doyasıya seyretmek için mola verip, çantalarımızdaki sandviçleri, termosları çıkardık. Unutulmayacak bir ikindi kahvaltısı yaptık.

 

Tekrar yola çıktığımızda saat 16.00’ya geliyordu. 10 kilometreye yakın yürümüş, tek insan görmemiştik. Aslında bu tepelerde yörükler yaşıyordu. Tepecik köyünün batısından geçerken, yayla evlerinin yakınında bir çobana rastladık sadece. Dostça selamladı hepimizi. Meşe, karaağaç korularının arasında beliren her çayırda bir sürpriz saklıydı. Yere dikkatle baktığımda birbirinden ilginç, minyatür çiçekler keşfediyordum. Bir pınarın su birikintisinde, yüzeydeki beyaz noktacıklar dikkatimi çekti. Yaklaşıp eğildim. Nilüfere benzeyen minyatür bir su bitkisi, yarım santimetre çapındaki çiçekler açmıştı. Makro objektifle fotoğraflarını çekmek için epeyce uğraşmam gerekti.

 

Yaşlı söğüt ağaçlarının sıralandığı çayırlar, aralarından akan dereler, boyu 20 santimetreyi bulan papatyaların herbirini fotoğraflamam imkansızdı. Hafızama kaydetmekle yetiniyordum bu manzaraları.

 

UYDULARA EL SALLAYAN MUCİT

 

Çevresi çuha çiçekleriyle kaplı bir dağ yolunda ilerliyorduk. Ansızın karşımıza pervaneli, uzunca bir kule çıktı. Hemen altında ağıllar, bir kulübe vardı. Mucit vatandaş dağ başında rüzgardan elektrik üretiyor, kulenin altındaki kulübeye yerleştirdiği aküde depoluyor, ağıllarını ve evini aydınlatıyordu. Daha sonra internette, GoogleEarth’deki uydu görüntülerinden bölgeyi incelerken rastladım bu kuleye. Bir yürüyüşçü bu tuhaf kulenin fotoğrafını çekip, uydu görüntülerine “Memox 500 Rüzgar Türbini” ismiyle iliştirmişti.

 

Yolun sonuna yaklaşmıştık. Güneye doğru, golf çayırını andıran bir tepeden aşağıya iniyorduk. Süsenler açmış, yeşilliklerin üstüne dekoratif unsur gibi serpiştirilmiş, yüzeyleri parlak kayalardan bazılarının üstü, rengi kırmızıya dönmüş sukulentlerle süslenmişti. O sırada gözüm yolun kenarındaki eflatun rengi çiçeğe takıldı. Yaklaşık 15 santimetre uzunluğunda ve çok narindi. Eğildim ve gezinin en güzel çiçeğiyle karşılaştım. Yabani bir orkideydi bu. Daha sonra Karel Kreutz ve Alper Çolak’ın hazırladığı “Türkiye’nin Orkideleri” rehberine baktığımda, adını öğrendim: Roman orkidesi. Fotoğrafını çekip, tekrar yürüyüş grubuna yetiştim. Yaklaşık 100 metre sonra, orman yolunun kenarında, çalıların arasındaki orkideler sıklaştı. Beyaz orkideler de belirdi. Hangisinin fotoğrafını çekeceğini şaşırmıştım. Kreutz’un yazdıklarına bakılırsa, Türkiye’deki 175 tür yabani orkide içinde, soyu tehlikede olanlar grubundaydı roman orkideleri. Kastamonu, Bolu, Düzce civarında yetişiyor, artık nadiren gözlemlenebiliyorlardı. Muhtemelen sahlep yapılmak üzere sökülüyordu yumruları.

 

15 kilometrelik parkur tamamlanmış, Atışalanı’ndaki minibüsümüze ulaşmıştık. Koltuğuma oturur oturmaz, fotoğraf makinemi çıkardım, gün sonunda avlarını sayan avcı heyecanıyla fotoğrafları incelemeye başladım. Çıplak gözle göremediğim tüm detaylar makro objektifle ortaya çıkmıştı. Hangi insan eli bu güzelliği yaratabilir ve ben bu mucizeyi başka nerede görebilirdim?

Kaynak: Serhan YEDİG

Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Dünyadaki en ilginç ülke sınırları
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Endonezya’da makaklar eşyaları çalıp bisküvi karşılığında satıyor
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Ağacın etrafında kurulu sıra dışı otel : Wollemi Ağaç Ev
GezginGezgin
Norveç’in en büyük serveti: Fiyordlar
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Dünyanın en ilginç 10 festivali
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Yerin 30 kat altına yapılacak en gizemli yolculuk: Cennet-Cehennem çökükleri