Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

ŞİKAYETTE CÖMERT, İLTİFATTA CİMRİ!

Durup düşününce bir. Niye böyleyiz sahiden, gerek birey gerek toplum olarak? Ne zaman fatura yatırmaya gitseniz bir tartışmaya şahit olursunuz mutlaka. Ne zaman bir taksiye binsek şöför başlar şikayete.

Kasada önümüzden biri geçecek olsa üstüne atlamaya hazırız hemen.

 

Dişler bilenir, sonra da itinayla insanlara gösterilir.

 

Hele bazen de şık görünümlü insanların bağırarak medeniyet dersi vermeye çalışmaları…

 

Yaşamın kaosu, ekonomik sorunlar, trafik, hayat pahalılığı, yapılması gereken işler, yetiştirilmesi gerekenler…

 

Evet, benim, senin, onun, hepimizin derdi, maddi – manevi sıkıntısı var.

 

Tabii ki bu kadar sorunun içinde kalkıp da laylaylom yapacak halimiz yok.

 

Da.

 

Takdir belirtmek, duygularımızı dillendirmek yerine şikayetteki bu aşırı cömertliğimiz düşündürüyor beni.

 

Diyorum ki; bu kadar sıkıntı arasında şikayetteki cömertliğimiz kadar içimizdekileri, hayallerimizi karşımızdaki bize yakın bulduğumuz insanlarla paylaşacak kadar cimri olmasak n’olur sanki?

 

Hatta onlara gerektiğinde iltifatlar etsek…

 

Tabii ki yapay, yapmacık şekilde ‘Sen bir tanesin, süpersin’ diyerek değil.

 

Dediğim gibi gerektiği yerde gereken cümleleri söyleyip, karşımızdakinin ruhunu okşayarak…

 

Çünkü hayat zaten bizi bazen labirentlerde kaybediyor, çıkmaz sokaklarda bırakıyor!

 

E, hal böyleyken…

 

Ne anlamı var ruhumuzu daha da daraltmanın?

 

İçinizdekileri, hayallerinizi ve söylemek istediklerinizi kapalı bir kutuda tutarsanız o kutunun içindekinin yani ruhun havası yetmez ne kendine ne de can bulduğu bedene.

 

Ruh, özgürlük sever, sonsuzluk sever.

 

Paylaşmayı, ‘AN’ı yaşamayı sever.

 

Pencereler, kapılar açık olsun ister.

 

Bilir ki onu anlar, püfür püfür esen rüzgar.

 

O yüzden ne kutu, ne bilinçaltı ne hapsedilmiş beden ister ruh.

 

Havasız kalır kapatıldığı, daraltıldığı yerde.

 

Benzi atar, kanatları kırılır.

 

Kolun kırılıp yenin içinde kaldığı gibi, ruh da daralır, çakılıp kalır hapsedildiği bedende, bastırıldığı ölçüde.

 

O yüzden açmak lazım ruhun kapılarını.

 

İçimizden geçenler ‘AN’ın mutluluğuyla tüm samimiyet ve coşkuyla paylaşılmalı.

 

Evet, zaman zaman canımızı acıtsa da, kalbimizi kanatsa da, söylediklerimiz – paylaştıklarımız anlaşılmasa da…

 

Kalbimi, ruhumu samimiyetle ve sevgiyle açışım geliyor bu noktada şimdi aklıma.

 

İçimden geçenleri; içimdeki çocukla, tüm heyecanımla, yerimde duramayacak kadar içtenlikle paylaşışım…

 

İçimin dışımın bir olması…

 

Her defasında canımın acımasına, kalbimin kanamasına, ruhumu daraltmalarına rağmen ısrarla…

 

Öyle olmaya yani ruhumun kapılarını açmaya devam edeceğim.

 

Yoksa nasıl büyür insan?

 

Yoksa nasıl nefes alır her dem?

 

Yoksa nasıl mürekkebine kavuşur kalem?

 

Yoksa nasıl koklar - içine çeker sevgiyi, aşk kokan bir gülü koklarcasına?

 

Ruhumun kapılarını açıyorum, hayatımdaki gerçek insanları yoklarcasına.

 

Kapılarını kapattıklarıma gelince.

 

İkiyüzlülük ve yalanlar!

 

Kapıları açan; gerçekler ve yaşanacak ‘AN’lar!

 

Bir şey var ki…

 

Bu yazdıklarımı ruhunun kapılarını gerçekten, samimiyetle ve sevgiyle açanlar anlar.

 

Gerisi yalanlar!

X