Gündem Haberleri

    Sezer'den yabancı'ya satışa iade

    Hürriyet Haber
    31.03.2005 - 19:42 | Son Güncelleme:

    Cumhurbaşkanı Sezer, 5317 sayılı “Bankalar Kanunu ile Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”u iade etti.

    Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi'nden yapılan açıklamaya göre, Sezer, iade gerekçesinde, Yasa'nın, yönetimi ve denetimi TMSF'ye geçen bankalarla ilgi düzenleme içeren hükmünü anımsattı. Sezer, yapılan düzenlemeye göre, satışın Fon Kurulu'nca iptaline karar verilmesi durumunda, alıcıya geçmiş olan ihale konusu mal, hak ve varlıkların geri alınacağını, ihalenin feshi durumunda ise alıcısına teslim edilmiş olan mal, hak ve varlıkların geri verilmesinin istenilemeyeceğini kaydetti.

    Cumhurbaşkanı Sezer, ihalenin feshi kavramının, bir ihale işleminin, ihale sürecine ilişkin aykırılıkların sonradan ortaya çıkması nedeniyle yargı kararıyla ortadan kaldırılması durumunu kapsadığını belirtti.

    Bankalar Yasası'nda, feshin yargı kararıyla yapılacağının kurala bağlandığını kaydeden Sezer, getirilen kurala göre, ihalenin feshi için açılan idari dava sonunda yargı yerince ihalenin iptaline karar verilse de alıcısına teslim edilmiş olan ihale konusu mal, hak ve varlıkların geri verilmesinin istenilemeyeceğini kaydetti.

    “Böylece, yasaya ve hukuka aykırılığı yargı yerince saptanarak iptal edilen ihalenin konusu olan mal, hak ve varlıklar yönetimin elinden çıkmış olacağından, ihalenin yeniden yapılması olanağı ortadan kalkmaktadır.

    Bu durumun, çoğu kez ihalenin yeniden yapılmasını gerektirecek yargı kararını etkisiz kılacağı, iptal davasından elde edilmek istenen sonucu engelleyeceği, başka bir deyişle iptal kararını hükümsüz bırakacağı açıktır.”

    Yönetimlerin, yargı kararlarının tüm gereklerini yerine getirmesi, bunun için gerekli işlem ve eylemi yapmak zorunluluğu bulunduğuna işaret eden Sezer, “Oysa, incelenen Yasa'nın yukarıda açıklanan söz konusu düzenlemesi, yönetimin, yargı kararlarını tüm sonuçlarıyla yerine getirme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaktadır. Bu nedenle ve yargı kararlarını etkisiz ve hükümsüz kılan içeriğiyle söz konusu düzenleme, Anayasa'nın 2. maddesindeki hukuk devleti ve 138. maddesindeki yargı kararlarının bağlayıcılığı ilkelerine uygun düşmemektedir” dedi.

    4389 sayılı Bankalar Yasası'nın 15. maddesinin 7. fıkrasının (a) bendinin incelenen Yasa'yla değişik ikinci paragrafının 15. tümcesinin ”... Ancak, ihale bedeli ve bu bedelin ödeme tarihinden itibaren 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun hükümleri uyarınca işleyecek faiz tutarı toplamı ile sınırlı olmak kaydıyla hak sahiplerinin tazminat hakları saklıdır...” şeklindeki hükmünü anımsatan Sezer, böylece, tazminat davasında yargı yerinin hükmedeceği tazminat tutarına, ihale bedeli ve bunun yasal faizini geçemeyeceği belirtilerek, üst sınır getirildiğini kaydetti.

    “İncelenen Yasa'ya göre ihale konusu mal, hak ve varlıkların 'muhammen bedeli', Satış Komisyonu'nun raporu üzerine Fon Kurulu'nca, bir başka deyişle yönetimce belirlenmektedir. Getirilen düzenlemeyle, bu bedel üzerinden başlayan ihale sonunda elde edilen bedel, ihalenin feshi durumunda hak sahibinin isteyebileceği tazminat tutarının üst sınırı olarak kabul edilmektedir. Oysa, bu bedelin, ihalenin feshinin söz konusu olduğu durumlarda, çoğu kez, fesat karıştırılmış bir ihale sonunda oluştuğundan, ihale konusu mal, hak ve varlıkların gerçek değeri olup olmadığı da tartışmalıdır.

    Ayrıca, tazminat davasını açan kişinin Yasa'da belirtilenden daha fazla zarara uğradığını kanıtlayabilmesi olanaklıdır. Bu olanağın davacının elinden alınması hukuka uygun düşmemektedir.

    Öte yandan, getirilen düzenlemeyle yargıcın takdir hakkı da sınırlandırılmış ve kanıtlanan gerçek zararın tazminine karar verme olanağı elinden alınmıştır.”

    Sezer, incelenen Yasa'yla yapılan söz konusu düzenlemenin, Anayasa'nın ilgili kurallarıyla bağdaşmadığını ifade etti.

    RADYO VE TELEVİZYONLARIN YABANCILARA SATIŞI

    Yasanın, radyo ve televizyonların belirli koşullarda yabancılara satılmasını öngören hükmünü anımsatan Sezer, yönetimi ve denetimi TMSF'ye devredilen şirketlerden radyo ve televizyon yayıncılığı yapanların tüm payının yabancılara satışının yolunun açıldığını belirtti.

    “Yönetimi ve denetimi Fon'a devredilen radyo ve televizyon yayıncılığı yapan şirketlerin tüm payının yabancılara satışının gerçekleştirilmesi için; önce, incelenen Yasa'nın 1. maddesiyle, bu şirketlerdeki geçici frekans ve kanal kullanımı izinlerinden doğan haklar, yabancı gerçek ve tüzel kişilere yapılacak satışa konu olacak hak ve varlıklar kapsamına alınmış; sonra da incelenen Yasa'nın 2. maddesiyle, yönetimi ve denetimi Fon'a geçen yayın kuruluşunun paylarının tümünün yabancı gerçek ya da tüzel kişilere satışı olanaklı kılınmıştır.

    Ne var ki, incelenen Yasa'nın 2. maddesiyle yapılan düzenleme, yalnızca yönetimi ve denetimi Fon'a devredilen yayın kuruluşları ile sınırlı değildir. Diğer ulusal radyo ve televizyon yayın kuruluşları da, öngörülen sınırlar çerçevesinde yabancı gerçek ve tüzel kişilere satılabilecektir.

    Başka bir anlatımla, incelenen Yasa'nın 2. maddesiyle yapılan düzenleme ile, radyo ve televizyon kuruluşlarındaki yabancı sermaye payının oranıyla ilgili sınırlama, ulusal ölçekte yayın yapan radyo ve televizyon kuruluşlarının dörtte biri yönünden kaldırılmakta ve bu kuruluşlardaki yabancı sermaye payının yüzde 25'ten yüzde 100'e çıkarılmasına olanak sağlanmaktadır.”

    Anayasa'nın basın özgürlüğü konusundaki hükümlerini anımsatan Sezer, bu kuralların, Anayasa koyucunun kimi kavram, ilke ve değerlere verdiği önemi, bunların korunması için Devlet'in gerekli özeni gösterip önlemleri alması gerektiğini gösterdiğini ifade etti.

    “ULUSAL ÇIKARLA BAĞDAŞMIYOR”

    “Günümüzde düşüncenin, kültürün ve bilimin toplum içinde yayılmasını sağlamakta en etkili aracın radyo ve televizyon yayınları olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Bu gerçek, yayın hizmetleri ile temel hak ve özgürlükler arasında yakın ilişki olduğunu ortaya koymaktadır.

    Yazılı basının yanı sıra görsel ve işitsel medya, düşünce ve kanaat özgürlüğünü önemli derecede etkileme gücüne sahiptir. Medya kuruluşları ve medya yayınları bir toplumda demokrasinin yerleşmesi, gelişip güçlenmesi, özgün biçimde düşünce ve kanaatlerin oluşması, ülke ve ulus bilincinin yerleşip geliştirilmesi yönünden önemli bir güce ve etkiye sahiptir.

    Bu nedenle, ülkemizde radyo ve televizyon yayınları kamu hizmeti yayıncılığı ilkesine göre düzenlenmiş, radyo ve televizyon yayınları çeşitli yönlerden yasal sınırlamalara ve kamusal denetime bağlı tutulmuştur.

    Radyo ve televizyon yayın kuruluşlarının toplumu oluşturmaktaki etkileme gücü yayın izni verilmesinde yerli ve yabancı tüm yayıncılar yönünden çok seçici davranılmasını, ülke çıkarlarının gözetilip kollanmasını gerektirmektedir.

    Geçmiş deneyimler, yayıncılığın kimi ticari ve öznel nedenlerle nasıl kullanıldığının örnekleriyle doludur. Bu deneyimler ortada iken yabancı gerçek ve tüzel kişilere ulusal radyo ve televizyon yayın kuruluşlarının tüm payına sahip olma olanağının sağlanması ulusal çıkarlarla ve kamu yararıyla bağdaşmamaktadır.”

    Anayasa'nın ilgili hükümlerinin, radyo ve televizyon yayıncılığının özelleştirilmesini öngördüğünü, ancak yayıncılığın ”kamu hizmeti anlayışı” içinde yapılmasını esasa bağladığını kaydeden Sezer, Anayasa Mahkemesi'nin radyo ve televizyon yayıncılığının kamu hizmeti olarak nitelendirdiğine işaret etti.

    Yine Anayasa Mahkemesi'nin özelleştirme konusunda verdiği bir kararda, yabancı sermaye ile ilgili “ülkenin bağımsızlığı, güvenliği ve ulusal çıkarlar yönünden, özelleştirmenin yabancılaştırmaya dönüştürülmemesi zorunluluğuna” işaret ettiğini anımsatan Sezer, şunları kaydetti:

    “Ayrıca, burada önemle belirtmek gerekir ki Anayasa Mahkemesi, ülkemizdeki sermaye birikimi düzeyinin, özelleştirmenin yabancılaştırmaya dönüşmesi olasılığını yükselteceğini, telekomünikasyon ve elektrik gibi stratejik öneme sahip kamu hizmetlerinin yabancılaşmasının, ülke savunması, güvenliği ve bağımsızlığı yönünden sakıncalı olacağının altını yeniden ve önemle çizmekte, devletleştirme olanağının bu riski ortadan kaldırabileceği düşüncesinin ise ulusal ve uluslararası hukuk yönünden pek geçerli görülemeyeceğini de belirtmektedir.

    Anayasa Mahkemesi'nin yukarıda değinilen kararıyla ortaya konulan ilkeler, kamuoyunu etkilemekteki olağanüstü gücü, bugüne kadar yaşanan bir çok olay nedeniyle tartışılamayacak bir gerçek olan radyo ve televizyon yayıncılığı için de geçerlidir.

    Yabancılara tanınacak hakların kimi sınırlama ya da kısıtlamalara bağlı tutulmasını Devlet'i korumak, onun sürekliliğini sağlamak gibi düşüncelerde aramak gerekir. Devlet'in geleceği üzerinde doğrudan etkisi olan, yaşamsal önemdeki konularda yabancıların ağırlığını önleyici gerçekçi sınırlamalar getirilmesi, bağımsızlığın ve ulusal çıkarların korunması yönünden zorunludur.”

    “RTÜK'ÜN ETKİLİ DENETİM YAPMASI GÜÇ”

    Yasayla, özel radyo ve televizyon kuruluşlarında yabancıların ağırlığının önlenmesi amacıyla kimi sınırlamalara yer verildiğini belirten Sezer, bu sınırlamaların, yabancıların bu alanda oluşacak etkinliklerini önleyecek nitelik taşımadığını belirtti.

    Sezer, “Bir kez, kendi devletleri ve şirketlerinin desteğiyle, bir televizyon kanalının tüm payını satın alan yabancı yayıncılara karşı RTÜK'ün etkili bir denetim ve sınırlama uygulaması, uluslararası siyasal nedenlerden dolayı son derece güçtür. Böyle bir uygulamanın Türkiye'ye ciddi sorunlar yaşatması güçlü olasılıktır” dedi.

    Yasa görüşülürken, Hükümet adına yapılan konuşmada, getirilen kurala göre, yabancı gerçek ya da tüzel kişilerin, Türkiye'de 24 yayın kuruluşundan 6 yayın kuruluşunun tümüne, geri kalanlara da yüzde 50 oranında sahip olabileceğinin belirtildiğini aktaran Cumhurbaşkanı Sezer, şunları kaydetti:

    “Kamuoyu oluşturmakta, toplumun bilgi almasında en etkili ve izlenme payı yüzde 50'nin üzerinde olan 6 televizyon kanalındaki yabancı sermaye payının yüzde 100'e çıkmasıyla Türkiye'nin en kritik sorunlarında nasıl bir tabloyla karşılaşacağını görmek güç değildir.

    Yabancı sermaye payı yüzde 50'den fazla, gerektiğinde yüzde 100'e ulaşacak ulusal radyo ve televizyonların sayısal olarak belirlenmesi, yapılan düzenlemenin hukuka ve kamu yararına aykırılığını ve yaratacağı sakıncaları azaltmamakta ya da ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü, radyo ve televizyonların kamuoyu oluşturmaktaki, haber ve bilgilendirme programları yoluyla tüm toplumu etkileme ve koşullandırmaktaki güç ve etkileri inanılmaz boyuttadır. Yazılı ve görsel basının demokrasilerde 'dördüncü güç' olarak nitelendirilmesinin nedeni de budur.”

    Yazılı, görsel ve işitsel medya ve özellikle de radyo ve televizyonların toplum üzerindeki etkinliklerinin yaptıkları yayınların dinlenmesi ve izlenmesiyle doğru orantılı olduğunu ifade eden Sezer, ulusal ölçekte yayın yapan 6 televizyon kanalının toplam izlenme payının yüzde 59'un üstünde olduğunu belirtti.

    Sezer, gerekçelerinin sonunda şunları dile getirdi:

    “Görüldüğü gibi 24 ulusal kanaldan 6'sının yabancıların eline geçmesi Türkiye'nin kültür yaşamını, demokrasisini, ulusal çıkarlarını, kamu düzenini ve kamu güvenliğini yabancıların etki alanına açık duruma getirecektir. Görsel medyanın, toplumun en küçük birimlerinin günlük yaşamına girdiği ve insanları ve toplumları derinden etkilediği, davranışlarını, düşünce ve yaşam biçimlerini önemli ölçüde yönlendirip değiştirdiği göz önünde bulundurulduğunda, incelenen Yasa ile yapılan değişikliğin kamu yararına uygun bulunmadığı açıkça görülecektir.

    Ayrıca, getirilen düzenlemeye göre, ulusal ölçekte yayın yapan 6 televizyon kanalının tümünün yanı sıra diğer 18 televizyon kanalının yüzde 50'sinin de yabancılara geçebileceği gözden uzak tutulmamalıdır.

    “AB'YE UYUMLA İLGİSİ YOK”

    Öte yandan, bugün için 24 olan ulusal ölçekli televizyon yayınlarının, kanal ve uydudan yayın olanaklarının artmasıyla çok yüksek sayılara ulaşması uzak bir olasılık değildir. Televizyonlarla ilgili bu gerçeklere ulusal ölçekte yayın yapan radyolar da eklendiğinde durumun ülke yönünden sakıncaları daha da belirginleşmektedir.

    Kaldı ki, yabancı sermayeye yerel ve bölgesel yayın yapan radyo ve televizyon kuruluşları için getirilen yasağın, kamuoyunu etkileme gücü çok daha yüksek olan ulusal yayın yapanlar yönünden kaldırılmasının haklı bir gerekçesi de yoktur ve bu çelişki yaratmaktadır.

    Ulusal radyo ve televizyonlarda yabancı sermaye payına ilişkin yüzde 25'lik sınırın kaldırılmasının AB'ye uyum süreciyle de bir ilgisi bulunmamaktadır. Bu yönden bakıldığında, AB üyesi ülkelerde farklı uygulamalar ve düzenlemeler olduğu görülmektedir.

    Bu nedenlerle, ulusal radyo ve televizyon yayın kuruluşlarının dörtte birinde yabancı gerçek ve tüzel kişilerin sahip olacakları payın yüzde yüz oranına çıkmasına, diğerlerinde yüzde 50'ye ulaşmasına olanak sağlayan ve böylece bu alana yabancıların egemen olmasının yolunu açan düzenleme anayasal kurallar, ulusal çıkarlar ve kamu yararı ile bağdaşmamaktadır.”

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı