GeriYücel SÖNMEZ Tılsımlı topraklarda kayıp bir uygarlık
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Tılsımlı topraklarda kayıp bir uygarlık

Tılsımlı topraklarda kayıp bir uygarlık

Göbeklitepe’nin sırlarını belki de çözemeyeceğiz ama ondan şimdiye kadar öğrendiklerimiz çok şey ifade ediyor. Bu tapınak buz devrinin sonlarına dek uzanan çok uzun soluklu bir düşünce ve sanatkârlık geleneğinin doruk noktası… Temsil ettiği anlam itibari ile toplumları bir arada tutan sosyal bir bağ. İnsanlık için dev bir sıçrama tahtası. Kendimizi tabiatın bir parçası görmek yerine ona hükmetmeye başladığımızın resmi. Belki de burası tanrıların doğuşuna şahitlik etti ama bildiğimiz bir gerçek var ki o da; Göbeklitepe’nin kültürel evrimimizin doruk noktası olduğu. Burada insan toplulukları topluma dönüşmeye başladı. Burası insanlık tarihinde taş devrinden uzay çağına uzanan dev bir adımın ilk ve en eski ayak izi.

Sisli ve yağışlı bir havada, kimi yeni çimlenmiş, kimisi ise sürülmüş ama ekilmemiş tarlaların arasında küçük tepeleri dolanarak Göbeklitepe’ye doğru yol alıyoruz. 12 bin yıl önce insanların yürüdükleri yerde arabanın içinde foto muhabiri Sebati Karakurt ile birbirimize sorular sorup varsayımlarda bulunuyoruz. Otomobilin içindeyken rahat görünen hayat Göbeklitepe’ye varmamız ve arabadan inmemizle değişiyor. Sis, yağmur ve soğuk hava üzerimizdeki termal kumaş teknolojinin son ürünü kıyafetlere rağmen bizi zorluyor. Fotoğraf çekemiyor, alanı doğru düzgün gezemiyoruz. Atalarımızın 12 bin yıl önce, yalın ayak, çıplak beden inşa ettikleri akıl almaz mabetlere ertesi gün tekrar gelmek üzere alandan ayrılıyoruz.

Tılsımlı topraklarda kayıp bir uygarlık
Tılsımlı topraklarda kayıp bir uygarlık


Ertesi gün sabahında bizi öbek öbek bulutların mavi gökyüzüne dağıldığı bir hava karşılıyor. İlk durağımız Türkiye’nin en modern müzelerinden olan Şanlıurfa Arkeoloji ve Mozaik Müzesi’nden işe başlıyoruz. Müze Müdürü Celal Uludağ karşılıyor bizi. Burada Göbeklitepe ve dönemi hakkında bilgiler aldığımız, birebir replikalarına dokunup tapınağın içinde gezebildiğimiz bir zaman tüneli yolculuğu yaptıktan sonra yeniden Göbeklitepe’deyiz.

Bizi alanın bekçisi Hüseyin Kılıç karşılıyor. Alanı bulan, kazan ve dünyaya tanıtan ve 2014 yılında aramızda ayrılan Prof. Dr. Klaus Schmidt’le alanın keşfedildiği 1994 yılında çalışmaya başlamış. Önceleri “Su getir, şunu götür” gibi işler yapmış. Ardından kazılara katılmış. Göbeklitepe kardeşinin de hayatını değiştirmiş ve onun arkeolog olmasına neden olmuş. Hüseyin kılıç şimdi Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü’ne bağlı olarak alanda bekçilik yapıyor, güvenliği sağlıyor.

Kılıç, alanın önemini, değerini biliyor. Bir yandan konuşup bir yandan alanı gezerken bir ara eğilip yerden bir taş alıyorum. Sivri uçlu bir taş. “O taş burada, durduğu yerde manalı” diyerek geri aldığım yere bırakmamı isteyecek kadar da alanı çok seviyor.
Tapınağın etrafında gezerken aşağıdaki bir sütunu işaret ediyor “O taş ‘T’ şeklinde değil. Dedem kırmış” diyor.  Göeklitepe bulunmadan önce ekilip biçilen, tepesinde yalnız ve yaşlı bir dut ağacının bulunduğu bir tepeymiş. ‘T’ şeklindeki sütunlardan biri (Stel) sabana takılıyor diye dedesi tarafından balyozla kırılmış. Hüseyin Kılıç’ın amcası Mahmut Kılıç ise 1983 yılında alanda bir heykel bulunmuş. Bugün alanda bulunan en değerli parçalar arasında gösterilen başsız ve ereksiyon halindeki heykeli müzeye götürdüğünde çok fazla ciddiye alınmamış ve heykel alınarak bir kenara konmuş.

Tılsımlı topraklarda kayıp bir uygarlık


Ta ki Prof. Dr. Klaus Schmidt alanı inceleyene kadar. Şanlıurfa’nın Hilvan ilçesinde bulunan ve Atatürk barajının suları altında kalan, tarihi 11 bin yıl geriye giden ‘Nevali Çori’ antik yerleşiminde yapılan kurtarma kazılarında çıkanları bilen Schmidt toprak üstüne çıkan sütünların burada bulunanlarla benzerliğini fark eder ve buranın önemini kavrayarak kazıya başlar. Sonrası şöhret... Schmidt Göbeklitepe’yi dünya çapında bir şöhrete kavuşturur, Göbeklitepe de onu.

Tılsımlı topraklarda kayıp bir uygarlık


Tarih bilgimizin alt-üst olduğu yer

Niçin yapıldı, neyi temsil ediyordu? Bu insanlar neden böylesine büyük ve zor bir işe kalkıştıklar ve neden buna öncelik verdiler? Buna dair kesin bir bilgi elimizde olmasa da önemli ipuçlarımız ve kayda değer varsayımlar var elimizde.  Arkeolog Klaus Schmidt’in varsayımı bu tapınakların öbür dünyaya açılan kapılar olduğu yönünde. Kazılarda bulunan boyalı ve delikler açılmış kafatasları da buna işaret ediyor. Konunun devamı ise daha ilginç ve şimdiye kadarki tarih bilgimizle dalga geçer nitelikte.

Schmidt’in ‘National Geographic’ belgeselinde verdiği bilgilere göre Göbeklitepe’den binlerce yıl önce insanlar bitkilerin, hayvanların, hatta taşların dahi bir ruh taşıdığına inanıyordu. Mağaralardaki resimlerde insan figürlerinin diğerleri ile kıyaslandığında yok denecek kadar az olması ve kendilerini doğanın bir parçası olarak ele almaları bu resimlerin ortak özellikleri. Schmidt’e göre Göbekli tepe tapınaklarının ortasında yer alan sütunlar farklı bir düşünce yapısına işaret ediyor. Sütunlar, insanoğlunun artık tabiata hükmeder hale geldiğinin birer göstergesi. Sembolize edilen insan heykellerinin baş kısmının altında çizilen hayvan figürleri türümüzün artık her şeyden üstün olduğunu temsil ediyor. Yani mağara duvarları ile karşılaştırıldığında insanlık tarihinde çok farklı bir düşünce yapısına geçildiği göze çarpıyor. Hayvan ve bitkileri ehlileştirmemizi sağlayan düşünce yapısı bu.

Tılsımlı topraklarda kayıp bir uygarlık


Kazı alanında bulunan çok fazla kemik tapınakta ziyafetlerin düzenlendiğini gösteriyor. Bu da çok fazla yiyecek gerektiriyor. Schmidt basitçe” Yiyecek tedarik etmenin daimi bir yolunu aradılar ve çareyi avcılık ve toplayıcılıkla birlikte doğayı ehlileştirme ve gıda üretiminde buldular. Kısaca din, insanları tarım hayatına sevk etti” diyor. Bu, bugüne kadar bildiklerimizin tam tersi.

Terk edilen uygarlık

Elbette ki bunlar henüz varsayım düzeyinde. Bu tahminler doğru olsa dahi henüz bilmemiz gerekenlerin çok küçük bir kısmını oluşturuyor. Taşlarla kayaları oyup devasa sütunları çıkaran, bunları ince ince işleyen ve bu sırada muhtemeldir ki birçok sıkıntıya katlanarak tapınağı inşa edenler daha sonra gömmüşler. Göbeklitepe’nin emsalsiz değeri biraz da bundan. Tapınaklar toprak altında bugüne kadar sapa sağlam korunmuş durumda. Peki ama neden?

Etraftaki diğer buluntular, örneğin Göbeklitepe’den 1000 yıl sonra kurulan ve yerleşik hayatın ilk örneklerinden olan ‘Nevali Çori’, insanların kendi küçük topluluklarını oluşturduklarını ve Göbeklitepe benzeri daha küçük tapınaklar inşa ettiklerini gösteriyor. Bu da Göbeklitepe’nin, yerleşik hayata geçişten hemen önce insanları bir araya getirerek oluşturduğu kültürü bir tohum gibi etrafına saçmış olduğunu gösteriyor. O dönemde kullanılan boğa figürünün, kafatası kültünün, ölümün sembolize edilişine neredeyse bire bir kendisinden 2000 yıl sonra Çatalhöyük’te de rastlanması tesadüf olmasa gerek. Uzmanlar o zamanın inanışlarından günümüze de çok şeyin kalmış olabileceğini düşünüyor. Örneğin ölümden sonra hayat bugün ki tek tanrılı dinlerin de en belirleyici ortak özelliği.

Alanın etrafını dolaşırken Göbeklitepe’nin tepesindeki ağaç takılıyor gözüme. Dibinde taşlarla mezar şekli verilmiş iki mezarın bulunduğu bir ağaç. Yaşlı bir dut ağacı... Ağacı soruyorum alanın bekçisi Hüseyin Kılıç’a. “O ziyaret ağacı. Göbeklitepe bulunmadan önce ovadaki halk tarafından kutsal bilinip ziyaret ediliyor, adaklar adanıp kurbanlar kesiliyordu. Göbeklitepe kazılıp buradaki tapınaklar bulununca “Bunlar put” diye düşündükleri için gelenlerin sayısı azaldı. Ama halen civar köylerden gelinir” diyor ve ekliyor: “Profesör Klaus Schmidt de buranın bugün de halen kutsal bir tepe olarak kabul görmesinin tesadüf olmadığına inanıyordu.”

Tılsımlı topraklarda kayıp bir uygarlık


Harran’ın da anlatacakları var

Göbeklitepe’yi ziyaretiyle birlikte mutlaka Harran’ı da gezmek için vakit ayırın. Burası dünyanın bilinen ilk bilim merkezi. Dünyanın ilk üniversitesinin kalıntıları da burada. Adının ilk geçtiği buluntular Ebla’da bulunan MÖ 2250 yıllarına ait çivi yazısı tabletleri. Bu tabletlerde kentin adı “Har-ra-na” olarak geçiyor. Bu adlar Sümerce ve Akad dilinde “Seyehat” anlamına geliyor. Şanlıurfa’daki müzeyi gezip Harran’ı gördükten sonra Göbeklitepe’den Harran’a büyükçe bir adımın izinde olduğunu düşüneceksiniz. Abartılı mı geldi? O zaman Göbeklitepe’de temelleri atılan bugünkü yaşamımızın bir ayağının artık uzayda olduğunu aklınıza getirin.

Piramit yapanlarla aynı organizasyon

Ortada bulunan iki taş zemindeki kayalara oyulan 10 santimlik oyuklara karşılıklı oturtulmuş. Ortada tek parça kayadan oyularak yapılan taşlar beş buçuk metre yüksekliğinde ve 16 ton ağırlığında. Bu taş sütunları yapmak büyük bir ustalığın yanı sıra jeoloji bilgisi de gerektiriyor. Sütunlar henüz yerdeyken kabaca oyulup şekillendirilmiş. Taşları taşımak için ortalama 50 erkek gerektiğini belirtiyor bilim insanları. Dikilitaşların çevresi ortalama iki metre yükseklikte taş duvarlarla örülmüş.Duvar blokları arasına ağırlıkları 11 tona varan, yükseklikleri üç ile beş metre arasında değişen sütunlar yerleştirilmiş. Her bir odanın yapımının 60-70 kişinin çalışmasıyla 6 ay ile 1 yıl arasında bir zaman alacağı düşünülüyor. Planlayıcılar, duvarcılar, taşıyıcılar, kazıcılar, oymacılar... Uzmanlar Göbeklitepe’yi inşa eden organizasyon yapısıyla piramitleri inşa eden organizasyon arasında bir fark olmadığı görüşünde. Üstelik piramitlerin yapımından 7 bin yıl daha önce.

Tılsımlı topraklarda kayıp bir uygarlık


Ziyarete açıldı

Göbeklitepe kazı alanında süren restorasyon çalışmalarında tarihi eserlerin bulunduğu bölgeye 6 milyon 600 bin Euro’luk bedelle koruma amaçlı çatı yapıldı. Ziyarette açılan Göbeklitepe’yi bu yıl turizm sezonunda bir milyona yakın yerli ve yabancı turistin ziyaret etmesi bekleniyor. UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınan Göbeklitepe’nin gelecek yılın başında asıl listeye girmesi için çalışma yürütülüyor.

Daha buz dağının görünen kısmındayız

Göbeklitepe’nin henüz küçük bir kısmı yeryüzüne çıkarıldı. Prof. Dr. Klaus Schmidt öcülüğünde 90 bin metrekarelik bir alanda yani 20 futbol sahasına eşdeğer bir yüzölçümünde yeraltı radarıyla yapılan araştırmada sahanın genişliği 300 metreye 300 olduğu ve en az 20 tane daha tapınak olduğu tespit edildi. Çok büyük ihtimalle daha altta 2-3 bin yıl daha eski yapılar olduğu düşünülüyor. Bu da 15 bin yıl önceye yani Buz Devri’nden hemen sonra tarıma dayalı yerleşik hayata geçmeden önce en az 5 bin yıl öncesine denk geliyor.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle