« Hürriyet.com.tr

Rilke'nin izinde İsviçre...

Yazın da dorukları karlı dağlar üzerime çöktü. Daraldığımı, soluk almakta güçlük çektiğimi duyumsadım. İzini sürdüğüm şair Rainer Maria Rilke’nin bir şiiri, hatta buradan çok da uzak olmayan bir coğrafyada yazdığı ‘Duino Ağıtları’nın tümü üzerimde böyle bir etki yaratabilirdi ancak. Dağlar, Leman gölü kıyısı boyunca ilerlerken karşımdaydılar. Uzak, mavi ve görkemli...

Nedim GÜRSEL
Nedim GÜRSEL
Nedim GÜRSELSeyahat Yazarı

    Trenin penceresinden bakıldığında sanki bir rüyaydılar. Solda kat kat, düzenli bağlar, yemyeşil tepeler, tepelerin yamacında evler ve inekler vardı. İsviçre geçiyordu camdan, artık kanıksadığım ama yine de gönlüme ferahlık veren manzara, vadiye girince değişti. Üzerime gelmeye başladı sarp yamaçlar. Yamaçlara serpilmiş ahşap evlerin, kütüklerin, çayıra yayılmış ineklerin yerini fabrikalar aldı. Le Valais’nin içlerine doğru ilerledikçe göl ve bağlar ardımızda kaldı; Vadi boyunca, bu yöreden doğan, Fransa’nın güneyinde Akdeniz’e dökülmeden önce Leman gölü de dâhil boydan boya İsviçre’yi kateden Rhone ırmağının suladığı verimli topraklardan geçtik.

    Rilkenin izinde İsviçre...

    Sierre küçük bir yerleşim merkezi. Benzerlerine çok sık rastlanan, sanayiye teslim olmadan doğasını koruyabilmiş ender İsviçre kasabalarından. Benzerlerinden tek farkı Rilke’nin hayatının son beş yılını burada yaşamış, buraya gömülmüş olması. Rilke Vakfı’nın yöneticisi Brigitte Duvillard’dan şairin son yılları hakkında bilgi almadan önce adını taşıyan müzeyi geziyorum.

    Kitaplarının ilk basımlarıyla mektuplarından bazı örnekler ve fotoğrafları sergileniyor. Bu fotoğraflarından birinde üzerinde takım elbise, boynunda kravat başında fötr şapkasıyla çevreye aykırı bir duruşu, şaşırtıcı bir görünümü var. Bağ ve bahçelerin arasında yolunu yitirmiş bir aylağa, ya da tam tersi, dalgın ve hayalperest bir kentli aristokrata benziyor. Sanki birini bekler gibi. Aslında kimseyi beklediği yok. Ne Duino Afiıtları’nda çağırdığı, “Haykırsam kim duyar sesimi melekler katından!” diye seslendiği melek var görünürde, ne bir tren. Fransızca yazdığı ‘Bekleyiş’ şiirinden iki dize yankılanıyor zihnimde. “Tren yolda kalmış/ istasyon uzakta.”

    Şiirle güzelleşen PrizrenŞiirle güzelleşen Prizren


    Rilke’nin yüce dağların gölgesindeki bekleyişi çok sürmedi. Bir türlü doğru teşhis konulamayan hastalığı aylarca çektiği çileden kurtararak yalnızca Duino Afiıtları’ndaki meleklere değil, Hz.Muhammed’in Hira dağındaki mağarada Cebrail ile ilk karşılaşmasını islâm inancına uygun biçimde ve kendine özgü, gizem dolu üslûbuyla dile getirdiği şiirdeki ‘Korkunç Melek’e de kavuşturdu onu.

    Rilkenin izinde İsviçre...

    Gezgin ruhlu şair

    Gençlik yıllarımda pek de anlamadan okuduğum, sonra yeniden keşfettiğim, hayatımın bir döneminde beni derinden etkileyen Malte Laurids Brigge’nin yazarının bu ıssız, unutulmuş vadide bıraktığı izlerin peşine düşmek tanımlaması güç bir heyecan uyandırıyor. Önce ‘Muzot’ diye bilinen, kasabanın az ötesindeki dağın eteklerine bakan evine uğradım. Bahçe içinde, küçük bir malikâneyi andıran, gizemli, taş bir yapıydı ve kapalıydı. Hayatı boyunca hep bir evi olsun istemişti Rilke, ama gezgin ruhlu bir şairdi. Avrupa’nın çeşitli kentlerinde, Münih, Roma, Paris, Floransa, Venedik, Toledo’da kiraladığı dairelerde, bekâr odalarında geçirmişti ömrünü.

    Rilkenin izinde İsviçre...

    Bu arada, Duino’da olduğu gibi, soylu ve zenginlerin konuğu da olmuş, şatolarda sefa sürmüştü. Oysa evliydi. Gençliğinde Lou Andreas Salome’yle yaşadığı ve Rusya’da hüzünle sona eren tutkulu aşktan sonra Clara ile evlenmiş, bir de kızı olmuştu. Ne var ki babasını görmeden büyüyecekti kızı. Rilke Avrupa kentlerini arşınlar, aile sorumluluğundan kaçarken, en gizemli, en derin, en güzel şiirlerini yazarken, Ruth annesinin de değil, babaannesiyle büyükannesinin himayesinde hayatta yol alacaktı.

    Rilkenin izinde İsviçre...

    Babası öldükten sonraysa ömrünü onun yapıtlarının tanıtımına, geride bıraktığı binlerce mektubun yayımlanmasına adayacaktı.
    Varoluşu boyunca hep yalnızlığı aradı Rilke, önce roman kahramanı Malte gibi bir ‘hiç’ti. Ama bu ‘hiç’ yazmaya başladıktan sonra kendi yarattığı bir hayal dünyasının içinde buldu kendisini. Ve hep geçim sıkıntısı çekti. Onu koruyucu kanatları altına alan, ünlü ağıtlarını yazacağı Duino’daki şatosunda ağırlayan prenses Tuhrn Taxis sayesinde ayakta kalabildi. Sierre’deki evi de, şair son yıllarında huzura kavuşabilsin diye, Reinhard ailesi satın alıp onun kullanımına sunmuştu.

    Şairlerin şehri TebrizŞairlerin şehri Tebriz

    Rilke, daha önceden, gençlik yıllarında da gelmişti buraya. Yalnızlığı arıyor, dünyanın yaratıldığı ilk günü anımsatan Alpler’in görkemiyle baş başa kalmak, bir bakıma Nietzche’nin Torino’da yaptığı gibi, Tanrı ve melekleriyle burada hesaplaşmak istiyordu. Ama uzun sürmedi bu ilk ziyaret. Bir süreliğine Paris’e yerleşti. Sonra Avrupa ve İskandinavya’da uzun yolculuklara çıktı. İtalya ve İspanya’ya, Mağrip kentlerine düştü yolu, Mısır’a dek gitti. Bu yolculukların izdüşümlerini kitaplarından çok ölümünden sonra yayımlanan mektuplarında bulabilirsiniz. Tam on bir bin mektup yazıp göndermiş yakınlarına.

     

    Sierre’de yalnız bulutlar değil, sanki melekler de iniyor dik yamaçlara. Karlı doruklar siliniyor. Rilke’nin bıraktığı izler de. Ama dağların kuytusunda, ortaçağdan kalma bir kilisenin dibindeki mezarı halâ ziyaretçilerini bekliyor. Mezar taşında şu dizeler yazılı: “Ey gül, saf çelişki/ Bunca gözkapağın altında kimseye ait olmayan şehvet uykusu”. Rilke’nin mezarına çok sevdiği ve dikeninin batmasıyla öldüğü rivayet edilen kırmızı bir gül bırakırken Yahya Kemal’in dizelerini anımsadım : “Ömrü oldukça yürür her yolcu/ Varmadan menzile bir yerde ölür”.

     

    Fotoğraflar: Alamy

    Kaynak: Nedim GÜRSEL