GeriNedim GÜRSEL Rabat’ta sözlerin değil renklerin peşindeyim...
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Rabat’ta sözlerin değil renklerin peşindeyim...

Rabat’ta sözlerin değil renklerin peşindeyim...

Rabat serin gölgeli okaliptüs ağaçları, geniş caddeleri, akıp giden düzenli trafiği, kolonyal yapıları, en önemlisi de beton yığınına dönüşmemiş konutlarıyla başkent olmayı hakediyor. Hem de gökdelensiz, geleneksel mimariyle modern yapılaşmayı dengeleyebilmiş bir başkent.

Fas’ın belli başlı kentlerinde olduğu gibi Rabat’nın medinası, yani eski yerleşim merkezi de, toprak rengi yüksek surlarla çevrili, bir tepenin yamacına yaslanmış, beyaz duvarları, mavi kapıları ve iç avluları gölgeleyen palmiyeleriyle ilk bakışta insanı derinliğine çeken bir mekân. Kafesli pencereler, dar sokaklar, Hz. Fatma’nın elinin koruduğu kapalı kapılar burada da var. Rabat’nın, Fes ya da Meknes, özellikle de Marakeş gibi Fas’ın tarihsel kentlerinden farkı Atlas Okyanusu’na dökülen bir nehrin (Bou Regreg) kıyısında kurulmuş olması.

Rabat’ta sözlerin değil renklerin peşindeyim...


Mavi Kahve’de çay için

Bou Regreg, akışı hızlı bir nehir değil, köpüklü ve derin hiç değil; denizin karaya sokulmuş sığ bir parçası görünümünde. Kıyısında mavi boyalı, küçük balıkçı teknelerinden başka ötegeçeye müşteri taşıyan sandallar ve kahveler de var. Ama yolunuz Rabat’da düşerse, çoluk çocuğun gürültülü bir ortamda koşuşturup delikanlıların suya balıklama atladıkları bu kahvelerde değil, burçların içindeki, nehre ve karsı kıyadaki Sale’nin toplu konutlarına yukardan bakan ‘Mavi Kahve’de oturup nane çayı içmenizi öneririm. Tabure ve yuvarlak, küçük masaları lâciverde çalan bu kahve adını çinilerinden alıyor. Alçakgönüllü, kuytu bir görünümü var. Rehberlerde ‘Endülüs Kahvesi’ olarak anıldığına bakılırsa Ispanya’dan kovulan son Müslümanların XV. yüzyılda gelip yerleştikleri medina’nın en eski mekânlarından biri.
Aslında Rabat’nın tarihi çok daha eskilere, Almohad hanedanının bu coğrafyada, Tunus’tan Ispanya’ya dek hüküm sürdüğü X. yüzyıla dek gidiyor. Uzun süre korsanları barındırmış kentte şimdi incik boncuktan giyim kuşama, elektronik aygıtlardan yiyecek içeceğe-yiyecekler arasında kelle ve işkembe de var elbette ve turistik eşyaların her çeşidine kadar ne ararsanız satılıyor. Avuç içi kadar dükkânlarda sergilenen malların kökeni de Fas halkınınki kadar karmaşık.

Rabat’ta sözlerin değil renklerin peşindeyim...


‘Ben Türküm’ demem yetmedi...

Rabat serin gölgeli okaliptüs ağaçları, geniş caddeleri, akıp giden düzenli trafiği, kolonyal yapıları, en önemlisi de beton yığınına dönüşmemiş konutlarıyla başkent olmayı hakediyor. Hem de gökdelensiz, geleneksel mimariyle modern yapılaşmayı dengeleyebilmiş bir başkent. İktidardaki Fas kralı VI. Muhammed’in babası II. Hasan’ın görkemli türbesi de, medina gibi, sırtını bir yamaca dayamış, ziyaretçilerini bekliyor.  Ne var ki bu anıt mezar için değil, Yakup Mansur’un XII. yüzyılda yaptırmaya başladığı ama onun ölumünden sonra yarım kalan minareyi görmeye geliyor kalabalık. II. Hasan mezarında bekleye dursun, eğer ölüm hayatın bitip sona ermesi, yani tamamlanmasıysa, yarım kalan bu dikdörtgen minare ve duvar süslemeleri, şu fâni dünyada bir iz bırakmamız gerektiğini anımsatıyor biz ölümlülere.

Rabat’ta sözlerin değil renklerin peşindeyim...



Anıt mezarla minareyi giriş ücretini ödeyen herkesin ziyaret etmesi mümkün, ne var ki kentin camileri, tüm Mağrip’te olduğu gibi, müslüman olmayanlara yasak. Otelimin tam karşısındaki La Sunna Camii’ne girmem pek kolay olmadı. Kapıcı, müslüman olmayanlara yasak olduğunu söyleyince ‘Ben Türküm!’ dedim. İnanmadı. Bunun üzerine ‘Kelime-i şaadet’ getirmem gerekti. O zaman da, abdest alıp cemaatle birlikte namaz kılmamı önerdi. Yıllar önce Marakeş’te ünlü Kutubia Camii’nin içersine girebilmem için de, belki inanmayacaksınız ama sünnetli olduğumu kanıtlamam gerekmişti.

Yazarlarıyla övünüyorlar...

Rabat’nın ana caddesi V. Muhammed’i süsleyen ağaçların bazıları bir heykel nasıl yontulursa öyle budanmış. Her biri, ağaç olmanın ötesinde, bir sanat yapıtı görünümünde. Etli yaprakları ve yenilebilir meyveleri olan bu ağaçlara Gargat denildiğini öğrendim. Kıyamette Yahudilerin bodur gövdelerinin ardına gizleneceklerini de. Konferans verdiğim üniversitede kız öğrencilerin çoğunun başları açık, giyimleri özenliydi. Endamlarınn da, doğrusu, yerinde olduğunu belirtmeliyim. Bir çok islâm ülkesinde olduğu gibi Fas’ta kamusal alanda namaz kılan yok.

Rabat’ta sözlerin değil renklerin peşindeyim...



Ezan sesi de yeri göğü inletmiyor. Kahve ve lokantalar dolu, görebildiğim kadarıyla camiler boş. Kraliyet sarayı da dahil tüm resmi yapılar göşterişten uzak. Fas şatafatıyla değil eski mimari dokusu, mutfağı ve yazarlarıyla övünüyor. Bu yazarların arasında Goncourt Ödülü’nü almış Tahar Ben Jelloun, II. Hasan döneminde sol görüşlü olduğu için tam sekiz yıl hapis yatan Abdellâtif Lâbi ve Fransızca kaleme aldığım son kitabım Hz. Muhammed’in İkinci Hayatı adlı kitabımda romanlarını incelediğim, artık aramızda olmayan Driss Chrabi gibi dostlarım olduğu için benim de övünmem gerekir diye düşünüyorum.

Renklerin değil sözcüklerin peşindeyim

Hayatımın bir döneminde çok sık yolum düştü Fas’a. Hemen her yerini, Marakeş ve Fes gibi eski kentler de dahil okyanus kıyısındaki balıkçı kasabalarını, Atlas dağlarındaki Berber köylerini bile görme imkânım oldu. Tanca , Marakeş ve Kazablanka’yı betimleyen öyküler de yazdım. Mağrip ülkeleri arasında bir seçim yapmam gerekse hiç duraksamadan Fas’ı tercih ederim. Ama bu ülkenin ruhuna gerçekten nüfuz edebildim mi? Pek sanmıyorum. Bir kitabımda Fes üzerine şöyle yazmıştım: “Medinalar her zaman derinliğine çekti beni, ne var ki sarıp sarmalamadı. Onları ancak dışarıdan, o da bir ölçüde gözlemleyebildim. Yoksul sakinlerinin hayatına, cami ve medreselerinin, zaviyelerinin ulviyetine, sokak başındaki çeşmelerini süsleyen çinilerin zikzaklı büyüsüne nüfuz edemedim.”
Rabat’nın medinası için de aynı şeyi söyleyebilirim. Ama şu farkla: Tanca’da olduğu gibi Rabat’da da eski kentin evleri denize bakıyor. Işık ve manzara sonsuzluk duygusu uyandırıyor insanda. Bu duyguyu Matisse tuvaline yansıtabilmişti, bense renklerin değil sözcüklerin peşinde olduğum için ‘öteki’yi anlamada yazarın işinin daha zor olduğunu düşünüyorum. Yoksa Paul Bowles ünlü romanı Sahara’da Çay’ı yazarken o kadar zorlanmazdı.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle