« Hürriyet.com.tr

Orvieto’daki cennet ve cehennem

Orvieto, hiç kuşkusuz Umbria bölgesinin en ilginç, en güzel, abartmadan söylüyorum, en ‘çarpıcı’ kenti. Çok özel bir konumu var. Kayaların içinden göveren yeşille, bağlar ve servilerle bütünleşmiş. İtalya tarihinin bütün dönemlerine tanıklık etmiş. Ama Orvieto’ya en belirgin biçimde damgasını vuran sanatçılar olmuş. Çünkü onlar bağcıyı dövmektense üzüm yemeyi seçmişler.

Nedim GÜRSEL
Nedim GÜRSEL
Nedim GÜRSELSeyahat Yazarı

    Görmüş geçirmiş bir kent Orvieto, ama bugünkü mimari dokusu ortaçağda oluşmuş. Ve o zamanlar nasılsa öyle kalmış. Bu nedenle kentin sokaklarında dolaşır, birbirlerine taş kemerlerle bağlanan yapılar boyunca yürürken kendinizi bir geçmiş zaman düşünün içinde buluyorsunuz. Parke döşeli dar sokaklar ‘palazzo’larla (saray) çevrili alanlara çıkmıyor yalnızca, uçurumlara da açılıyor. Kayalarla birbirine karışmış evlerin duvarlarında eskinin izleri var. Surlar hâlâ ayakta. Kiliselerle kuleler de... Bu kulelerin içinde ‘Torre del Moro’ kırmızı tuğlaların yoğun istifi ve dikdörtgen biçimiyle ilk bakışta dikkat çekiyor.

    SANAT ESERİ KATEDRAL 

    Orvieto’daki cennet ve cehennem

    Ön cephesi başlı başına bir sanat harikası olan Orvieto Katedrali İncil’de geçen olayları ayrıntılarıyla tasvir eden heykelciklerden taş kabartmalara, göz kamaştıran altın sarısı mozaiklerden dantel gibi dokunmuş yuvarlak penceresine varıncaya dek her ayrıntısıyla benzersiz bir yapı.

    Kentin en önemli, en değerli, hep ‘en’lerle devam etmem gerekirse en fazla turist çeken yapısıysa katedral. Orvieto’nun kiliseleri içinde İtalyan gotik mimarisinin en özgün, sanat tarihi açısından en zengin örneğini sunuyor. Yalnızca bakan değil, gören, görmesini bilen gözler için.

    Katedralin ön cephesi başlı başına bir sanat harikası... Kapısındaki bronz kabartmalara, İncil’de geçen olayları ayrıntılarıyla tasvir eden heykelciklerden taş kabartmalara ve göz nuru, alın teriyle dantel gibi dokunmuş yuvarlak penceresine varıncaya dek Orvieto Katedrali’ni başka türlü tanımlamak da mümkün değil. Uzaktan bakıldığında bile parıldayan, göz kamaştıran altın sarısı mozaikler yapıya benzersiz bir görünüm kazandırıyor.

    CENNET VE CEHENNEMLİKLER

    Orvieto’daki cennet ve cehennem

    Cortona’lı Luca Signorelli 1499’da Orvieto’ya geldiğinde sanatının doruğundaydı. Üç yıl gibi zamanın koşullarına göre kısa sayılabilecek bir sürede onu sanat tarihindeki özgün yerine taşıyacak freskleri yapıp bitirdi. Bu fresklerde o güne dek görülmemiş bir atmosfer, dramatik bir gerilim, İncil’in yorumunda müthiş bir fantezi, kimi zaman da alay vardı.

    Signorelli’nin kıyameti tasvir eden yapıtı, ‘Cehennemlikler’ ve ‘Cennetlikler’i, Rönesans’ın getirdiğinden farklı, yeni bir estetik anlayışıyla tanıştırdı beni. İnsan bedeninin gerçek duruşunu, çıplaklığın etki gücünü, korku ve endişenin yol açtığı psikolojik yıkımı onlarda keşfettim. Sanatçının pervasızca çizip boyadığı iriyarı, kasları gerilmiş çıplak figürlere bakarken ben de zebanilerin elinden acı çeken günahkârlar gibi, cehennem azabının korkusunu yaşadım. Cennetliklerse kendilerini mavi, yeşil, kırmızı, beyaz kanatlı meleklerin çaldığı mandolinlerin ezgisine bırakmış, huşu içindeydiler. Cehennemlikler gibi çırılçıplaktı onlar da ama taciz ve azaptan ‘münezzeh’tiler.

    Orvieto’daki cennet ve cehennem

    Kasabanın ortaçağdan kalma dokusu olduğu gibi günümüze taşınmış. 

    Hesap gününe gönderme yapan, birbirine karşıt bu iki freskte ağır basan, korkuyla karışık şehvet arzuları da uyandıran cehennemliklerin tasviriydi. Eğer hayat hareketse, mücadele ve acıdan, hazdan ibaret bir gerçekse, cennetten çok cehennemde sürüp gidiyor, ressamın hayal gücünden kaynaklanan bir renk cümbüşü içinde akıllara durgunluk, görebilenlere ders veriyordu.

    ŞARABIN YARATICILIĞI

    Orvieto’daki cennet ve cehennem

    Dışarıya çıktığımda güneş alçalmış, dağların ardından batmak üzereydi. Kızıla kesmişti doğa. Umbria’nın eşsiz ışığı yerini karanlığa bırakıyordu yavaşça. Vadiye bakan bir kahve bulup oturdum. Önümdeki, sokak surlar boyunca uzayıp gidiyordu. Gölgeler de öyle, katedrale girdiğimde belli belirsizdiler, çıktığımdaysa serin ve uzun. Garsona bölgenin şarabından bir küçük şişe söyledim, yanında da yine buranın zeytinyağında muhafaza edilmiş mozzarella peyniri.

    Orvieto’daki cennet ve cehennem

    Orvieto şaraplarının ününü duymuştum ama tatmak nasip olmamıştı. Ne cehennem umurumdaydı ne kıyamet. Günbatımında, bir küçük şişe beyaz şarap ve peynirle mutluydum. Luca Signorelli’nin az önce gördüğüm freskleri yapmak için imzaladığı sözleşmede katedral yönetiminden iki yataklı bir ev, ayda iki okka buğday ve tam beş yüz yetmiş beş duka altını istediğini anımsadım. Bir de, yılda 145 litre Orvieto şarabı istemiş. Üç yıl çalıştığına göre tam 435 litre şarabı mideye indirdiğini varsayabiliriz. Yoksa freskleri böylesine özgün, bu denli etkileyici olmazdı. Ve hiç kimseyi korkutmazdı.

    Kaynak: Nedim GÜRSEL