GeriSeyahat Notalarla Londra rotası
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Notalarla Londra rotası

Notalarla Londra rotası

Bir manzara insana en çok şarkılarla konuşur. Köşeyi dönünce sapılan sokak bazen bir şarkıyı hatırlatır. Bazı şehirlerin de seyahat arkadaşı, yolda dinlenen şarkılardır: Londra gibi… Sokaklarında müziksiz dolaşmanın imkânsız olduğu Londra için alternatif bir gezi yazısı bu. Şehrin şarkılarla bütünleşen ve güzelleşen yanına kendinizi bırakın ve bu yazıyı dinleyerek okuyun.

Bir açıp bir kapayan güneşin altında yürüyorum. Hava insana yaşadığını hissettirecek kadar soğuk. Yanımdan geçip giden insanlar kalan son işlerini toparlamak için ofislerine yürüyor olmalılar. Bense ellerim cebimde, kendi hızımda bir akıştayım. Kulaklarımda Londra şarkıları çalıyor. Semtler değiştikçe şarkı değişiyor. Keza, şarkılar yer yer rotamı etkiliyor. Her bir durak çalan şarkıyla özdeşleşiyor ya da zaten her semt için yazılmış bir şarkı bulunuyor.

Notalarla Londra rotası

Londra üzerine söylenmiş çok şey var. Müzeleri, sokak sanatı, restoranları, kadim ve yeni semtleri… Bana göre Londra’yı güzel yapan şey ise müziğin başkentlerinden biri olması. Bu yalnızca İngiltere dünyanın en büyük müzik festivallerine ev sahipliği yaptığı, en ünlü grupların ve müzisyenlerin doğduğu ülke olduğu için değil. Londra ve müzik ilişkisi bunlardan öte, şehrin kendisiyle de ilgili. Kast ettiğim şey, insanın algılarını açacak kadar çok çeşitliliği bir arada eriten bu metropolün müziğe yansıması. Farklılıkları altın oranda harmanlayıp kendine has yeni bir mevcut oluşturan Londra’nın sokaklarında yürürken duyulan hayali şarkıların olması…

Notalarla Londra rotası

Bana göre Londra ve müzik birbirinden ayrılamaz iki dost. Birliktelikleri beni heyecanlandırıyor ve Londra’ya her seyahatimden önce çalma listelerime çekidüzen verme hissiyatı uyandırıyor. Londra rotası müziksiz çok eksik kalır. Oysa Londra’nın şarkılarla bütünleşen yanı, gezi yazılarında en az rastlanan şey.

Bu yüzden bu yazı birkaç günlük Londra rotasına dair ipuçları verdiği kadar, Londra’da dinlediğim, benim için Londra’yı güzel kılan şarkıları da içeriyor. Tabiatı gereği ‘dinleyerek okunan’ bir yazı olmasını umarak, Londra’nın dinlediğim şarkıyla bütünleşen ve güzelleşen yanını paylaşmayı hedefliyor. Belki seyahatten döndükten sonra aynı şarkıları dinlediğinizde sizi Londra’ya geri ışınlarlar. Belki de seyahatiniz sırasında yeni anılar biriktirmenize vesile olurlar.

1-  Bloomsbury ve The Escape Artist SK* Session - Richard Walters

Notalarla Londra rotası

Oxford Street’te başlayan bir Londra rotasının sevinç uyandıran ilk anı, bilhassa Londra'ya ilk defa gidiyorsanız, iki katlı kırmızı otobüsleri gördüğünüz andır. Muhtemelen Londra’da bulutlu veya yağmurlu bir gündür. Eğer öyleyse kulaklıklarınızı takıp yolunuzu Bloomsbury’ye düşürmek ve Soul Kitchen’a özel akustiğiyle The Escape Artist’i dinlemek için harika bir gündür. Gitarın vuruşlarıyla aynı hızda adımlarla yürüyerek, semtin en güzel kafelerinden biri olan Store Street Espresso’ya gidebilir ve şarkının sözlerinde dediği gibi İngiltere’yi düşünebilirsiniz. İyi bir İngiliz kahvaltısı, belki birkaç kahve ve yol kitabı eşliğinde devam eden gününüzü British Museum’da sonlandırabilirsiniz. Müzeleri seven biriyseniz, buradaki en kısa rotayı bile takip etseniz günü bitireceğinize emin olabilirsiniz.

2- Southbank ve Feels Like We Only Go Backwards - Tame Impala

Notalarla Londra rotası

Londra’yı yürüyerek gezmeye karar verdiğiniz bir günün rotası, günün kalanı için ihtiyaç duyacağınız enerjiyi de düşünecek olursak Borough Market’ta başlamalı. Unlu mamüllerden deniz ürünlerine, peynirden kahveye her türlü öğünün en iyisi için uğrayabileceğiniz pazar, Thames Nehri’ne oldukça yakın. Güneşin yüzünü biraz gösterdiği bir günde rotanızı, Borough Market’tan sonra Millenium Bridge’e yöneltebilirsiniz.

Notalarla Londra rotası

Noel’in yaklaştığı bir günde aynı rotada ilerlerlerken, Londra sakinlerinden biri olan arkadaşım ve ben Noel için kurulmuş tezgâhları görmüştük. Etraf sıcak şarap kokmaya, Noel pazarlarının ışıkları kendini göstermeye başlamıştı. Isınmak için bir sıcak şarap da biz alıp köprünün üzerinde yürümeye başlamıştık ki, güneş kısa ziyaretini aniden bastıran doluyla sonlandırdı. Kendini affettirmek için olsa gerek, arkasında da kocaman bir gökkuşağı bıraktı. Önce Tate Müzesi’nde dolu bitene kadar, ardından da ısınmak için National Theatre binasının içinde mimariden büyülenerek verdiğimiz molaları saymazsak gün boyu yürüdük, yürüdük, yürüdük… Ta ki Southbank’te bir bank bize durmamızı söyleyene kadar. Onca yürüyüşten sonra ise oturduğumuz anda kulaklarımızda Feels Like We Only Go Backwards çalıyordu. Herkesin düşünmek ve oturup bu şarkı eliğinde günün bitişini izlemek için bir yere ihtiyacı var.

Notalarla Londra rotası

Notalarla Londra rotası

3- Camden ve Love Is A Losing Game - Amy Winehouse

Notalarla Londra rotası

Cumartesi günleri Londra’ya seyahat edecekler için haftanın önemli günlerden biri. Çünkü cumartesileri, Portobello Road üzerine pazarın kurulduğu gün. İkinci el kıyafetlerin, antikacıların, kitapçıların tezgâh açtığı Portobello Road Market, envai çeşit kırtasiye ve mutfak malzemesinin yanı sıra atıştırmalık satan tezgahlarla tam bir pazar yeri. Marshmallow renkli evlerin aralarına kurulan pazar, Shakespeare’in veya Jane Austin’in en erken baskılarına ulaşmanızı sağlayabilir. Eğer biraz geç saatlerde giderseniz, fiyatların giderek ucuzladığını görebilir ve gün sonunda satılamayan işlerin sanatçılar tarafından sanatseverlere ücretsiz veriliyor olmasının tadını çıkarabilirsiniz.

Notalarla Londra rotası

Portobello’da İngiliz edebiyatıyla haşır neşir olarak başlayan günü İngiliz müziğiyle bitirmek içinse yolunuzu Camden Town’a düşürmeniz gerekli. Punk, jazz ve rock barlarıyla tanınan Camden Town, aynı zamanda Amy Winehouse’un kendi “oyun alanı” olarak tarif ettiği bir semt. İngiliz şarkıcının amatör olarak sahne aldığı mekanları da barındıran semtteki The Hawley Arms ise sanatçının en çok vakit geçirdiği barlardan biriydi. Amy’nin imzalı resimlerinin asılı olduğu bara bir kış günü giderseniz, şöminenin yanındaki köşeye kurulabilirsiniz. Yine Amy’nin bardaki favori içkisi Rickstasy’yi yudumlarken, muhtemelen arka planda Love Is A Losing Game çalıyor olacaktır ve siz bu günü artık bu şarkıyla hatırlayacaksınızdır.

4- Londra Pubları ve There Is A Light It Never Goes Out - The Smiths

Notalarla Londra rotası

Londra’nın her yakasının en güzel yanlarından biri her köşe başında bir pub olması. Bunun en güzel yanı ise her pub’da bir müzik kutusu olması. Hemen hemen her yerde karşılaşabileceğiniz müzik kutularına para atarak istediğiniz şarkıyı çalabilir, yalnızca £1 ile, birbirine tamamen yabancı insanlardan oluşan bir kalabalığı aynı şarkıda birleştirebilirsiniz. Tam olarak bu şekilde, Doğu yakasındaki bir mahalle pub’ını The Smiths konserine çevirdiğim akşam şehirdeki en güzel akşamlarımdan biriydi. Elbette Londra’da çok meşhur, muhakkak gidilmesi gereken, pek güzel barlar ve pub’lar mevcut. Ama gidilmesi, görülmesi, yenip içilmesi gereken yerleri bir kenara bırakıp, olduğunuz herhangi bir yeri müzik kutusundaki şarkılarla bambaşka bir yere dönüştürmek de ancak Londra’nın insana sunabileceği deneyimlerden biri.

5- The East, King’s Cross ve I Want The World To Stop - Belle and Sebastian

Notalarla Londra rotası

Londra’nın Doğu yakası pop-up galeriler, moda dükkânları ve duvarlarında görüldüğünde insanı altın bulmuşcasına sevindiren Banksy eserleriyle dolu. Doğu yakasındaki Ozone ise lezzetli menüsü ve kahvelerinin yanı sıra sunduğu atmosferiyle pazar günleri kapısında kuyrukta beklemeye değecek, şehrin en iyi kahvaltıcılarından biri. Ozone’da başlayan bir pazar gününü, biraz yolu göze alarak, Columbia Road Flower Market’ta çiçek kokuları arasında geçirilebilirsiniz.

Notalarla Londra rotası

Londra’dan dönmeden önce görmeniz gereken yerlerden biri ise King’s Cross Tren İstasyonu. Londra’ya her seyahatimde uğrama şansı bulduğum bu yerin hem mimarisi hem de insanın üzerinde bıraktığı enerjisiyle dünyadaki en özgün yerlerden biri olduğunu düşünüyorum. Havaalanlarını, tren istasyonları ya da otogarları şehrin içinde başka şehirlere daha çok ait olan yerler olarak görür, seyahatin kendisinden bağımsız olarak da severim. King’s Cross ise istasyonları arasında dolanırken insanın içinde uyandırdığı seyahat arzusuyla, belki de I Want The World To Stop dinlemek için Londra’nın en doğru noktası.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle