GeriSeyahat Keyifli ama bir o kadar da hüzünlü...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Keyifli ama bir o kadar da hüzünlü...

Keyifli ama bir o kadar da hüzünlü...

Balkanlar her mevsim ayrı güzel... En gözde adreslerinden biriyse Bosna Hersek. Hem tarihi güzellikleri hem de yaşadığı hüzünle öne çıkıyor. Özellikle Miljacka Nehri etrafında kurulmuş, yüksek ve yeşil dağlarla çevrili Saraybosna çok etkileyici…

Seyahat ederken, bazı bölgelere gitmeden önce fiziksel koşullarınızdan ziyade ruhsal durumunuzu o bölgeye hazırlamak zorundasınız. Bosna Hersek bizim için tam da böyle bir ülkeydi. Ev arkadaşım Hacer’le birlikte çıktığımız Balkan turunun ilk durağıydı Saraybosna. Bosna Hersek'in başkenti aynı zamanda da en büyük şehri… Birçok dilde karşılığı ‘Sarajevo’ olarak bilinir. Miljacka Nehri etrafında kurulmuş, yüksek ve yeşil dağlarla çevrili çok huzurlu aynı zamanda da hüzünlü bir şehir burası...

Keyifli ama bir o kadar da hüzünlü...


Miljacka Nehri üzerindeki köprülerden en meşhur olanı dünyaca ünlü Latin Köprüsü’dür. Sebebi, Avusturya tahtının varisi Franz Ferdinand’ın, Sırp milliyetçisi Gavrilo Princip tarafından 28 Haziran 1914’te uğradığı suikast üzerine bölgenin kaderini değiştirmiş olması. Hatta bu olay I. Dünya Savaşı’nın başlamasına sebep olarak gösterilmekte.

Saraybosna Avrupa’nın Kudüs’ü kabul edilir. Uzun yıllardır Museviler, Müslümanlar ve Hristiyanlar barış içinde bu kentte yaşamışlar. Ortodoks ve Katolik kiliselerinin yanında cami ve sinagog görmeniz sizi şaşırtsa da aslında bu insanların ne kadar olağanüstü bir hoşgörü içinde yaşadıklarını ve tüm dünyaya muazzam bir örnek oluşturabileceklerini görüyorsunuz.

Keyifli ama bir o kadar da hüzünlü...



Gözyaşlarıyla dolu bir tarih

Bosna Hersek, bağımsızlığını 1990’lı yıllarda Yugoslavya dağıldığında kazanmış. 1992’de yapılan referandumla halk bağımsızlıktan yana oy kullanınca yeni devlet kuruldu fakat Sırplar bu devleti tanımadılar, Boşnaklar ve Hırvatlara savaş açtılar. Srebrenitsa’da yaşanan soykırım da binlerce insan katledildi, bunların birçoğu çocuktu... Büyük hasar verdikleri bu bölgede savaş sırasında 2 milyon kitap yine Sırplar tarafından yakılmıştır. 1995’e kadar süren Bosna Savaşı’ndan sonra Dayton Antlaşması imzalandı.  Bugün hâlâ o bölgede yaşayan insanlarla sohbet ettiğinizde gözlerindeki hüznün ne kadar canlı kalabildiğini görebilirsiniz. Şehri gezerken hiç ummadığınız bir anda bir sokağın köşesini dönünce ya da bir parkın ortasında toplu mezarlarla karşılaşmanız mümkün. Onlar yaşadıkları bu acının unutulmasını istemiyorlar.



Hem ucuz hem de vizesiz

Saraybosna Balkanlar’ın en kültürel şehirlerinden biri. Hem bütçenize uygun hem vizesiz hem de kültürel anlamda kendinize çok da uzak hissetmeyeceğiniz bir yer. İstanbul’dan Saraybosna yaklaşık 1.5 saat sürüyor. Çıkış yaptığınızda sağ tarafta sizi bekleyen ve şehir merkezine giden otobüsler göreceksiniz. Bu tür durumlar için yanınızda Euro bulundurmalısınız. Bosna Hersek para birimi olarak mark (km) kullanıyor ama birçok yerde Euro da kabul ediyorlar. İsterseniz otostop da deneyebilirsiniz ama çoğu insan burada bu kültüre çok hâkim olmadığı için durduklarında sizden taksi gibi belli bir miktar para talep edebiliyorlar.  Uçaktan indiğimizde çok acıktığımız için arkadaşımla birlikte yöresel bir şeyler denemek istedik. Balık çorbası ve pişi yedik. Kahvaltıdan sonra şehir merkezine geçtik, kalacağımız hostele eşyalarımızı yerleştirip çıktık. Tüm şehri yürüyerek gezip, sokaklarında kaybolmak üç gün boyunca keyifle yaptığımız aktivitelerden biriydi.

Keyifli ama bir o kadar da hüzünlü...


Başçarşı, 16.yüzyılda kurulmuş önemli bir Osmanlı çarşısı… Çarşının çevresinde hanlar, medreseler ve camiler görebilirsiniz. Başçarşı, çeşit çeşit hediyelik eşya satan dükkânlar, konaklamanız için farklı alternatifler ve yemek yiyebileceğiniz birçok seçenek sunuyor. Esnaf çok güler yüzlü ve birçoğu az da olsa Türkçe biliyor.

Keyifli ama bir o kadar da hüzünlü...


Sebil, kentin en önemli simgelerinden. Başçarşı’nın hemen girişinde, 1753 yılında Hacı Mehmet Paşa tarafından yaptırılmış. Şehre gelen turistlerin temiz su ihtiyacını da karşılamakta. Saraybosna Katedrali, önünde Papa II. Jean Paul’ün heykeli olan katedral, 1889 yılında Gotik mimarisine göre inşa edilmiş. Katolik mezhebine bağlı yerel halkın hizmetine açık durumda. Sonsuz Ateş, Mareşal Tito ve Ferhadiye caddelerinin kesiştiği noktada yer alıyor. 1946 yılından beri yanmaya devam eden ateş yalnızca Sırp saldırıları sırasında yakıt sıkıntısı yaşandığı için sönmüş.

Keyifli ama bir o kadar da hüzünlü...



Alifakovac Müslüman Mezarlığı, Miljacka Nehri kıyısında yer alan mezarlık, 15.yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Saraybosna’nın işgalden kurtulmasında büyük payı olan Aliya İzzetbegoviç ve 1700 şehidin mezarlarına ev sahipliği yapması, Müslüman mezarlığını halkın gözünde ayrı bir yere taşıyor. Ferhadiye Caddesi, Saraybosna’nın en ilgi çekici yerlerinin başında geliyor. Kentin modern yüzünü temsil ettiği düşünülen bu cadde üzerinde farklı konseptli kafeler, restoranlar, barlar ve alışveriş yapabileceğiniz yerler var. Gezerken karnınız acıktığında bölgenin yöresel tatlarından olan Cevapi’yi, Başçarşı’da denemenizi öneririm. Aynı zamanda biz her sabah Burek adını verdikleri, Boşnak böreği olarak da bilinen ve birçok farklı çeşidi olan bu böreklerden yemeye doyamadık.

Sonsuzluğa giden bir yol gibi…

Bir sabahınızı da, Vrelo Bosne’ye ayırmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Başçarşı’dan üç numaralı tramvaya binip son durakta iniyorsunuz. Son durak Ilıca’dan, Vrelo Bosne’ye ulaşım için bisiklet kiralayabilirsiniz. Vrelo Bosne, her iki tarafı çınar ağaçlarıyla kaplı, sonsuzluğa giden bir yol gibi görünen Velika Aleja yoluyla başlar. Eğer siz de yürümeyi tercih ederseniz yanınıza yiyecek ve su almanızda fayda var, yürüyüş mesafesi 3 kilometreden fazla. Vrelo Bosne’ye giriş ücreti 2 mark. Göreceğiniz manzaraların kesinlikle yürüdüğünüz yola değeceğinden emin olabilirsiniz.  Yeşilin her tonunun aynı yerde olduğu cennetten fırlamış bir yer gibi burası.

Keyifli ama bir o kadar da hüzünlü...


Kalenin altında büyüleyici şehir

Ertesi gün merkeze bir saat uzaklıkta olan Poçitel Köyü’nü ve orada yer alan Poçitel Kalesi’ni görmeye gittik. 14. yüzyılda yapıldığı söyleniyor. Osmanlılar kaleyi ele geçirdikten sonra büyütüp altına bir şehir inşa etmişler. Bu yüzden bu bölgeye ‘taş şehir’ de denilmekte. Neretva Nehri’nin kıyısında bulunan bu kentin, askeri geçmişiyle bir bağlantısı kalmamış. Huzur dolu havasında o merdivenleri birer birer çıkıp, eğer vaktiniz varsa gün batımında nehri izleyerek bir şeyler içebilirsiniz. 

Keyifli ama bir o kadar da hüzünlü...


Buradan sonra Mostar’a gitmek üzere yola çıktık. Yolculuk yaklaşık üç saat sürüyor. Mostar’a vardığımızda, otogardan Mostar Köprüsü’ne yürümek yaklaşık 20 dakika… Podvelez ve Hum Dağları’nın eteğine kurulan Mostar, muazzam görüntüsüyle kendine hayran bırakıyor herkesi. Eğer bizim gibi sıcak bir havada giderseniz, serinlemek için olsa bile kesinlikle dondurma yemenizi tavsiye etmiyorum. Çarşının içinden köprüye doğru uzanan yolda yürürken bir sürü hediyelik eşya satan dükkânlar, portreler, halılar ve daha bir sürü şey görebilirsiniz. Bu bölgenin batı kısmında Hırvatlar, doğu kısmında Boşnaklar yaşıyor. Günümüzde UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi’nde yer alan Mostar Köprüsü, 1566 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından, Mimar Hayreddin’e yaptırılmış. Bu köprü,1990’larda ki Boşnak soykırım savaşında Hırvatlarca bombalanarak havaya uçurulmuş. Savaştan sonra, taşlar nehirden toplanarak köprü yeniden yapıldı. Köprüye yakın yerlerde birçok restoran ve kafe bulunuyor, teraslarından köprüyü ve nehri izleyebilirsiniz. Ama biz nehrin kenarına inip ayaklarımızı suya sokmayı tercih ettik.  Mostar maceramızda böylece sona erdi.

Keyifli ama bir o kadar da hüzünlü...


Ben bir ülkeyi ya da şehri gezerken oranın kültürüyle bütünleşmeyi  çok seviyorum, bunun en iyi yollarından biri o yörenin sanatçılarını araştırmanız ve kafanızda sizinle bütünleşen tüm şarkılarını dinlemeniz. Bunu yolda yürürken ya da bir şehirden diğerine seyahat ederken yapabilirsiniz  ya da akşam hostele döndüğünüzde balkonda kahvenizi yudumlarken…

Keyifli ama bir o kadar da hüzünlü...



Müzik bir kültürü hissetmenin en önemli noktalarından biri. Bu hususta size tavsiyem, tanıştığımız Türk bir rehber bize Dino Merlin’in, Balkanlar’ın Barış Manço’su olduğunu söylemişti ve biz de şarkılarını çok sevdik, sizin de keyifle dinleyeceğinizden eminim. Ayrıca bu şarkılarla birlikte, sizin de Hacer gibi eğlenceli ve uyumlu bir ev arkadaşınız varsa onu da yanınıza almanızı şiddetle tavsiye ederim…

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle