GeriSeyahat İznik: Dört kapı dört medeniyet
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
İznik: Dört kapı dört medeniyet

İznik: Dört kapı dört medeniyet

İznik, Sarı Saltuk’un rüyası, Davud-u Kayserî’nin din-ilim aynası, Cem’in gerçekleşmeyen kehaneti, Şeyh Bedrettin’in Varidat’ı yazdığı ‘sessiz ev’i... Yazıya şöyle afili bir cümleyle giriş yapalım: İznik; Vatikan ve Kudüs’ten sonra Hristiyanlık dünyasının üçüncü kutsal kenti kabul ediliyor. Çünkü İseviliğin kurumsallaşması burada toplanan konsiller sonrası teşekkül eder. Burası aynı zamanda 1204 Latin işgali esnasında, Bizans’ın başkentliğini yapan bir şehir, Türklerin de Anadolu’daki ilk başkenti. Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı, hepsi bir arada, hepsi iç içe, bizlere ‘zaman kayması’ yaşatan bir matruşka.

İznik, yüzölçümü olarak küçük; ama geçmişiyle çok büyük bir şehir... Aynı adı taşıyan gölün doğu tarafında kurulmuş eski bir yerleşim yeri burası. Kentin etimolojik hikâyesine uzanalım: Makedonyalı Büyük İskender’in ölümünden sonra kumandanlarından Antigones, MÖ 316 yılına doğru o zamanlar ‘Askania’ denilen İznik gölünün kıyısında kurduğu bu şehre kendi isminden hareketle Antigoneia adını verir. Antigones, MÖ 301’de bir diğer komutan Lysimakhos’a karşı açtığı savaşta hayatını kaybeder. Bu harpten galip gelen Lysimakhos şehrin adını karısı Nike’den esinlenerek Nikaia’ya çevirir. Şehrin gerdanında parlayan kadınlar bu demlerde ortaya çıkar.

Ayasofya’nın gizemi…

Malum, Ayasofya’lar Hıristiyanlık dünyasında olduğu kadar Türkler için de sembolik değeri olan yapılar. İznik’in Ayasofya’sı ilk olarak M.S. 7. yüzyılda Bizans döneminde bazilika formunda inşa edilir, 11. yüzyıldaki depremden sonra yenilenir. 1331 yılında Orhan Gazi’nin İznik’i almasıyla camiye dönüştürülen yapı, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Mimar Sinan tarafından restore edilir. 1935 ve 1953 yıllarında yapılan onarımlar sırasında renkli taşlarla bezenmiş taban mozaikleri ve din görevlilerinin törenler esnasında topluca bulundukları, yarım yuvarlak oturma kademeleri ortaya çıkarılır. Bir mezar odası duvarında Hazreti İsa freski bulunuyor ki burası zannımca en romantik ‘yakarış freskosu’dur.

İznik: Dört kapı dört medeniyet

Şehrin asıl öyküsü ise İstanbul’u da kuran I. Konstantinos’un Hıristiyanlığı kabul edip bu dini devlet himayesine almasından sonra başlar. İznik, 325 yılında İmparatorun da hazır bulunduğu I. Konsil’in burada toplanmasıyla tarihe geçer. Yeri gelmişken hatırlatalım: Hristiyanlıkta önder olan din adamları herhangi bir dinî konuyu konuşup tartışacakları zaman toplantılar tertip ederler ve bu toplantılarda söz konusu olan konular hakkında din adamları arasında ortak kararlar alınır. Konuların konuşulup ortak kararların alındığı yere ‘konsey’ ya da ‘konsil’ adı verilir.

Hristiyanlık, İznik’te kurumsallaştı!

Birinci İznik Konsili, 325 yılında İmparator Konstantin tarafından Roma İmparatorluğu’nda resmî din olacak Hristiyanlığın içerisinde tartışılan bazı konuları netleştirmek amacıyla toplanır. İznik Konsili’nin ana konusu İsa’nın gerçek Tanrı olup olmamasıdır. Mısır’ın İskenderiye kilisesinde başlayan anlaşmazlıkta o kilisenin bir presbüterosu, yani bilge ihtiyarı olan Arius’tur. Onun öğretisine göre İsa, dünyanın kuruluşundan önce Tanrı tarafından yaratılmıştır. Arius’a karşı çıkanlardan en meşhur isim o zaman İskenderiye Kilisesi’nin bir diakonu, yani rahip yardımcıları/hizmetkârları, daha sonra ise kilisenin piskoposu olan İskenderiyeli Athanasius’di. Athanasius, İsa’yı yaratılmamış, ezelden beri var olan Tanrı Baba ile aynı özü olan gerçek Tanrı olarak kabul eder. İki grup; İsa’yı dünyanın tek kurtarıcısı olarak kabul eder ve İncil’e dayanarak fikirlerini savunmaya çalışır.

İznik: Dört kapı dört medeniyet

Dan Brown, Da Vinci Şifresi’ne devam etmeli!

İznik’te toplanan kilise önderlerin büyük çoğunluğu İsa’nın gerçek Tanrı olduğu fikrini pekiştirirler. Konsilde bu konuda onaylanan ‘İznik İnanç Bildirisi’ popüler adıyla ‘İznik Amentüsü’ bugüne kadar Katolik, Ortodoks ve Protestan Kiliselerin ortak olarak kabul ettiği metinlerdir. Konsilin konuştuğu başka konulardan bazıları şunlardır: Paskalya (Diriliş) Bayramı’nın tarihi, Roma ve İskenderiye Patriklerinin özel yetkileri, piskoposların atanmasıyla ilgili bazı prosedürler, not düşelim. Bu arada Dan Brown, Da Vinci Şifresi’nde andığı/tartıştığı bu şehri, dünya gözüyle görmeli; çünkü yeni kurgusuna dâhil edeceği çok hikâye var.

Türklerin Anadolu’daki ilk başkenti

İznik’in Türklerle olan münasebeti Türkiye Selçukluları zamanına dayanır. Ve 1075’te Anadolu’daki ilk Türk devletinin 22 sene boyunca ilk başşehri olur. 1331 senesindeyse, yani Bursa’nın fethinden beş sene sonra Orhan Gazi tarafından Osmanlı ülkesinin sınırlarına dâhil edilir. 13. yüzyıldan Osmanlılar tarafından fethine kadar Bizans sarayının ihtiyacı olan ipekli kumaşlar burada dokunur. İznik’te Bizans dönemine ait yapıların başında kuzeyde İstanbul, güneyde Yenişehir, doğuda Lefke ve batıda Göl kapılarıyla bir kısmı daha eski olan surlar gelir. Göl kapı, bugün ayağa kaldırılmaya çalışılıyor, tıpkı suyun altında kalan 1500 yıllık bazilika gibi.

Yenişehir Kapısı dışındaki Orhan Gazi imareti ve hamamı, Osmanlıların İznik’in fethinden hemen sonra şehir dışında yerleşmeye başladıklarını gösteriyor. Çinilerle de süslendiği anlaşılan imaretin 1334 yılına tarihlendirilen kitabesi İznik Müzesi’nde yer alıyor; ama bu tarihî yer maalesef uzun zamandır kapalı. Üçüncü padişah I. Murad tarafından annesi Nilüfer Hatun adına 1388’de yaptırılan imaret, erken dönem mimarisi içinde sıkça görülen ve zaviyeli, tabhaneli diye adlandırılan yapılar cümlesinden. Faslı seyyah İbn-i Battuta’nın Orhan Bey’in eşi Nilüfer Hatun’la İznik’te görüştüğünü de belirtelim.

İznik: Dört kapı dört medeniyet

En eski Osmanlı kitabesi burada!

1333’te inşa edilen Hacı Özbek Camii şehrin içindeki en eski Osmanlı eseri olması bakımından önemli. Vaktiyle yanda yer alan bir son cemaat yerine de sahip olduğu bilinen yapı, kare planlı üzeri prizma tik üçgenlerle geçişi sağlanan kubbe ile örtülü. Asar-ı atika fotoğraflamayı sevenlerin kadrajlaması gereken önemli bir detay. Hadi bir bulmaca söyleyelim: En eski Osmanlı kitabesi caminin neresinde gizleniyor?

İlk Yeşil Cami

Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşu kendisine izafe edilen Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa’nın Yeşil Camii, 1378’e tarihlenir ki şehrin merkezindeki en önemli eser olsa gerek. Bu arada sosyal medya mecralarında İznik’teki Yeşil Cami, Bursa’daki Yeşil Cami’yle karıştırılıyor, karıştırmayın. Erken dönem Osmanlı mimarisinin en özgün yapıtlarından biriyle karşı karşıyasınız. Duvardaki Vav harfi, Alper Gencer’in ‘sıradaki ezan sevip de kavuşamayanlara gelsin’ şiirini telmih ediyor sanki. Düzgün kesme taş malzemeyle inşa edilen mabedin, sırlı tuğla ve çini kaplı minaresi oldukça dikkat çekici. Pencereler ise bir sanat tarihi dersini eşlik edecek kadar zengin muhtevaya sahip, not alınız.

İznik: Dört kapı dört medeniyet

Yahudi mezartaşı cami minaresinde duruyor!

Birinci yüzyılda yapılan Şeyh Kutbettin Camii ve türbesi Yeşil Cami’nin komşularından. Şeyh Kutbettin, Osmanlı’nın ilk şeyhülislamı Molla Fenarî’nin talebesi ve ilk Türkçe ilmihalin yazarıdır. Yazının dikkatli ve sebatkâr okurlarıyla bir ayrıntı paylaşalım: Şeyh Kutbettin Camii’nin minare kaidesinde Musevilerin kutsal addettikleri ‘Yedi Kollu Şamdan’ı, yani menorah vardır. İznikli yahut yolu buradan geçmiş Yahudi bir tüccara ait olduğu serdedilen bir mezar taşının, Müslümanların mukaddes yüzünde yer alması da şehre has bir özellik olsa gerek... 

İznik: Dört kapı dört medeniyet

Şehrin asıl sahibi           

Hacı Bayram-ı Veli’nin damadı da olan ve Anadolu’ya Kadiriliği getiren Eşrefoğlu Rumî, İznik’in manevî kandili ki hâlâ yanıyor. 16. yüzyılın başında yapılan Eşrefzade Camii, IV. Murad zamanında çinilerle süslenir. Yunan işgali sırasında yakılarak yok edilen caminin yerine betonarme bir cami yapılmış. Kentin güneyinde Yenişehir Kapısı dışında yer alan Kırgızlar Türbesi de Orta Asya’nın kokusunu taşıyor. Osmanlı’nın ilk medresesi bugünlere ulaşmamış fakat ilk müderris Davud-u Kayserî’nin kabri, asırlık çınar ağacının gölgesinde duruyor.

Biraz gerçek biraz masal ya da bir varmış bir yokmuş

Doğu yönündeki Lefke Kapısı yakınında yer alan Sarı Saltuk türbesi 15. yüzyıla tarihlendirilen bir makam… Pir’e karşı saygısı olan hemen herkesin zeytin ağaçlarının içindeki bu köşeye uğraması gerekiyor. Mücahid-gazi, gazi derviş, alp-eren, mübarek zat, ermiş gibi sıfatlarla anılan Sarı Saltuk; Sünni, Alevi ve Bektaşi çevrelerince farklı yönleriyle benimsenmiş önemli bir şahsiyet. Anadolu ve Rumeli’nin Türkleşip İslamlaşmasında etkin rol oynamasına rağmen bu yönü mitolojik kimliğinin gölgesinde kalır. Hayatından daha çok menakıpname türündeki eserlerde bahsedildiğinden tarihi kimliğini tespit etmek güç...

Hakkında kaleme alınmış müstakil eserlerin en önemlisi Sultan Cem’in, onun türbesini ziyaret edip menakıbını dinledikten sonra Ebulhayr Rumi’ye yazdırdığı Saltukname’dir. Hayatının 1297-98 kadar olan dönemi tarihi bilgilerle kısmen irtibatlandırılabilir 1263 öncesine ait bilgiler fludur1481-1500’lü yıllarda kaleme alınan Hacı Bektaş-ı Veli Vilayetnamesi’ne ve aynı yıllarda yazılmış olan Vilayetname-i Kutbü’l-aktab Sultan Otman Baba adlı esere göre Sarı Saltuk, Hızır’ın himmetiyle Karadeniz’i seccadesiyle geçip Rumeli’ye gider. Ayrıca Battal Gazi’nin torunu olarak ortaya çıkar, zaman zaman bir şahin şekline girerek kerametler gösterir, insan yiyen yedi başlı devi tahta kılıcıyla öldürür. İznik’teki makam, Hacca gidenler tarafından yolculuk öncesi ziyaret edilir.

İznik: Dört kapı dört medeniyet

Çandarlıların ‘sessiz ev’i

Çandarlılar, Orhan Gazi devrinden başlayarak Kanunî’nin oğlu II. Selim’in tahta çıkışının ilk yıllarına kadar birçok ilmiye ricali ve devlet adamı yetiştirmiş bir sülale. Çandarlı İbrahim Paşa’nın büyük oğlu olan Halil Paşa, Osmanlı’nın altıncı padişahı II. Murad’ın saltanatının sonuna kadar padişahın güvenini kazanmış biri olarak tam yetki ile veziriazamlık görevini yerine getirir.

İstanbul’un fethinden bir gün sonra, rüşvet aldığı şeklindeki söylentiler ve hakkında çıkarılan bazı tertipli sözler bahane edilerek, II. Mehmed tarafından görevinden azledilir ve çocuklarıyla birlikte tutuklanır. Çocukları daha sonra serbest bırakıldıysa da kendisi kırk gün sonra Edirne veya İstanbul zindanında idam edilir. Devlet tarafından el konulan malları Sultan II. Bayezid devrinde çocuklarına geri verildi. Çandarlı Halil Paşa, İmparatorluk tarihinde idam edilen ilk sadrazam olarak kayıtlara geçer. İçinde Kara Halil Hayreddin Paşa ile oğlu Ali Paşa'nın mermer sandukalı kabirlerinde kitabeli sandukalarla baş ve ayak taşları dikkat çekicidir. İmparatorluğun bu ilk nüfuzlu ailesinin gizli başkenti seçmeleri de iktidar mücadelesinin devam ettiğini gösteriyor olsa gerek.

Çininin de başkenti!

İznik’e gelmişken çini atölyelerini görmemek olmaz. Buraya geldiğinizde Türk sanatının nadide zenginliğine ve sırlarına da yolculuk ediyorsunuz. Kısa bir teknik izahat verelim: Çini; Osmanlı döneminde, sanatın en yüksek mertebesine erişmiş bir ürün olup hamurunda yüksek oranda kuvars (kristal diyebiliriz kabaca) bulunur. Çininin özelliği olan sertlik, sağlamlık, renklerin canlılığı, parlaklığı ve derinliği; kuvarsın yoğunluğuyla sağlanır. Asırlardır dayanan çinilerin renklerinin ve sırın bozulmamasının nedeni işte bu kuvarstır. İznik’te 16. yüzyılda keşfedilen bu teknik son derece zor bir üretim. Çininin seramikle farkı ise kullanılan kuvars oranından kaynaklanır. Siz de bu tarihî ve sanatsal değeri yüksek çinilerden yapmak isterseniz, yaklaşık iki saate herhangi bir atölyede kendinizin yaptığı bir karo imal edebilirsiniz. Denemekte fayda var…

İznik: Dört kapı dört medeniyet

İznik Gölü’nden akıyor, bir nehir gibi bu rüzgâr

Evet, gezimizin sonuna geldik… Şimdi Evliya Çelebi’nin, “Suyu gayet güzel ve tatlı olduğundan burada olan 76 çeşit balıklar bir gölde yoktur. Özellikle bunlardan elhalinye balığı, alabalığı ve sala balığı, gayet meşhurdur ki asla balık kokusu yoktur. Gayet lezzetli çorbası ve tavası olup kolay sindirilir olduğundan başka güçlendiricidir. Bütün avcılar bu balıkları Yenişehir’e Gemlik Kasabası’na ve Pazarköy Kasabası’na götürüp kâr ederler.” diye andığı İznik Gölü’ne karşı dinlenme zamanı… Sırtınızı maziye yaslayın, önünüzde akan sulara karşı Attilâ İlhan’la beraber şu mısraları söyleyin: “Uludağ köpükler içinde gözlerine kar yağmış/İznik gölünden akıyor bir nehir gibi bu rüzgâr…”

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle