« Hürriyet.com.tr

Ağaçla insanın birbirine karıştığı ‘Yeşil Sofya’

Nâzım Hikmet, “Yüreği memleket hasretiyle delik deşik”, ama Türklerin göçünü önlemek amacıyla rejime destek vermek için geldiği Bulgaristan’da Sofya’dan söz ederken bu kentte “Ağaçla insanın birbirine karıştığını” söyler. Şu dizeler de onun: “Sofya’da ağaç duvardan önce, duvardan güzel / hele kavak / neredeyse odaya girip / kırmızı kilime oturacak”. Gerçekten de insani boyutlarda, yemyeşil bir kent Sofya. Vitoşa dağının ( 2290 metre) eteklerinde ormanlık, düz bir araziye, tarihin çok eski devirlerinde Trakyalı kavimler tarafından kurulmuş. Kurulur kurulmaz da yeşille haşır neşir olmuş.

Nedim Gürsel / nedim.gursel@free.fr
Nedim GÜRSEL
Nedim GÜRSELSeyahat Yazarı

    İlk kez 1992 Ağustos’unda, Makedonya’dan bir ödül almak için gelmiştim Bulgaristan’ın başkentine. Yugoslavya parçalanmış, her an patlak vermesi beklenen bir savaşın eşiğindeki bölgede gerilim artmıştı. Belgrad yolu kapalıydı, Selânik’ten de Üsküp’e gitmek olanaksızdı. Sofya’da, beni Makedonya’ya götürecek aracı beklemek zorunda kalmış, bu fırsattan istifade kentin müzelerini, komünist dönemden miras devasa anıtlarıyla ezici, taş yapılarını görmüştüm. Bu kez parklarında dolaştım yalnızca. Nâzım Hikmet’in şiirinde geçen, eski adıyla ‘Boris’ yeni adıyla ‘Hürriyet’ parkına da düştü yolum, Bulgarcaya çevrilen ‘Boğazkesen’ romanımın tanıtımının yapıldığı ‘Kültür Sarayı’nın kafeteryasına da. Ve Sofya’nın olası bir Balkan savaşı korkusundan sonra, Avrupa Birliği’ne tam üye bir ülkenin başkenti sıfatıyla olumlu yönde nasıl değiştiğine, gelişip güzelleştiğine tanık oldum.


    Kolay vatandaşlık veren ülkeler
    Kolay vatandaşlık veren ülkeler




    Balkan kentleri genelde, aşırı nüfus artışından ve bunun doğal sonucu trafik ve konut sorunundan nasiplerini almadıkları için hâlâ sakin görünümlerini korumaktalar. Sofya’da öyle. Düzenli işleyen toplu taşıma araçları, eski İstanbul’u anımsatan tramvay ve troleybüsleri, Roma döneminden kalma hamamları, Osmanlı’dan miras camisi ve birbirinden güzel Ortodoks kiliseleriyle görülmeye değer bir kent. Aleksandr Nevski gibi görece yeni ve altın sarısı soğan kubbeleriyle parıldayan kiliseler de var elbet, ama ortaçağdan kalma, duvarları rengârenk fresklerle süslü, alçak kubbeli kiliselere daha fazla ilgi duyduğumu belirtmeliyim. Bunlardan en güzeliyse kentin biraz dışında kalan, ağaçların arasında unutulmuş, hatta terkedilmiş gibi bekleyen Boyana Kilisesi.

    Ağaçla insanın birbirine karıştığı ‘Yeşil Sofya’


    UNESCO’nun dünya mirası bağlamında korumaya aldığı, X. yüzyıldan kalma bu kilise Balkanlar’ın en ilginç fresklerine sahip. Dalgalı denizde pupa yelken yol alan gemiyle yolcuları, Likya’lı kraliçe İrini’yle Bulgaristan kralı Tikhi Konstantin’in sarı-kırmızılı giysiler içinde soylu duruşları, İsa’nın derin ve acılı bakışları, Aziz Nikolas’ın beyaz sakalı, Azize Desislava’nın siyah gözleriyle kırmızı, somurtkan dudakları daha dün boyanmış izlenimini uyandırıyor. Değişik tarihlerde birbirine eklenerek yapılmış kilisenin bir başka özelliği de Vitoşa’ya yakın oluşu. Kayak yapmak için buraya geleceklere mutlaka Boyana’yı da görmelerini öneririm.


    Balkanların Parisi: BükreşBalkanların Paris'i: Bükreş





    Sofya’nın merkezinde, başkanlık sarayının arka avlusuyla Sheraton Oteli’nin çevrelediği bir kilise de dikkatimi çekti. Onun da tuğla duvarları, küçük bir kubbesi ve Aziz Yorgo’nun tasvir edildiği ortaçağdan kalma freskleri var, ama Boyana kadar cazibesi yok. Yıllar önce ağabeyim Seyfettin Gürsel’le Paris’te öğrenciyken, tatil için yurda arabayla dönerdik, bir an önce İstanbul’a kavuşmanın telâşıyla Sofya’yı hep teğet geçerek. Bir defasında araba arızalanınca onarım için beklemek zorunda kalmış, ‘Serdika’ adıyla bilinen devlet mağazalarını gezmiştik.

    Ağaçla insanın birbirine karıştığı ‘Yeşil Sofya’



    Bu kilise o zaman da vardı ama kapısına kilit vurulmuştu. İçerisini göremeden devam etmiştik yola. Bugün aynı şey, ne yazık ki, Osmanlı döneminden kalma ‘Banya Başı’ için geçerli. Mimar Sinan’ın eseri caminin girişinde (1567) Kadı Seyfullah Efendi’nin adına yapıldığı yazıyor ama içeriye girmek (Umarım geçicidir) mümkün değil. Buna karşılık karşısındaki çeşmelerden akan şifalı ve sıcak sudan dilediğinizde içebilir, bir zamanlar Nâzım ustanın yaptığı gibi kestane ağaçlarının gölgesinde dinlenebilirsiniz.

    Kaynak: Nedim Gürsel / nedim.gursel@free.fr