GeriSeyahat Beyrut'ta üç gün
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Hürriyet Twitter
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Beyrut'ta üç gün

Beyrut'ta üç gün

Ortadoğulu zenginlerin keyif ve eğlence mekanı Beyrut cazibesini korumaya kararlı. Ne bölgedeki gerilim ne de Lübnan’da zaman zaman yaşanan şiddet olayları popülerliğini azaltıyor. Okurumuz Betül Soyukut, şehrin sonbaharına tanık oldu, izlenimlerini yazdı.

“Ortadoğu’nun Paris’i” deseler de görmeden ne kadar büyüleyici olduğuna asla inanmayacağım bir yerdi Beyrut benim için. Aslında çok önyargılı olmadığımı sanıyordum. Hatta bayram tatilimi Beyrut’ta geçireceğimi söylediklerim çıldırmış olabileceğimi düşündüler.
Ancak gezgin ruh bir kere karışmayıversin insanın kanına,
onu kimse durduramaz.
Bayramın birinci günü ömrümün en uzun dış hatlar çıkışını Sabiha Gökçen Havalimanı’nda gördüm. Çift sıralı uzun kuyruğu aşıp, 1,5 saatlik uçuş sonrası Beyrut’a indim. Lübnanlıların Arap olduğunu sanıyordum. Öğrendim ki Araplığı kabul etmiyor, Fenike kökenli olduklarını söylüyorlar. Hatta iki Lübnanlının aralarında konuştuğu dili Araplar bile anlamazmış.
Ülkede Arapçanın yanı sıra İngilizce, Fransızca da konuşuluyor.

HAYAT MODERN TRAFİK KAOTİK

Lübnan dağlık bir ülke. Kuzeyden güneye uzanan iki sıradağ var: Lübnan ve Cebelü’ş Şarki dağları. Birbirlerine karşılıklı baktıkları için Suriye sınırına yakın olan ikinci gruba Anti Lübnan Dağları da deniyor. Ülkenin bayrağında sedir ağacı var. Hem dişi hem eril özellik gösteren ağaçların en yaşlıları bu bölgede bulunuyormuş.
İlk gün şehrin Corniche sahilindeki Güvercinlik Kayalıkları’nı, merkezindeki Muhammet Camii (Blue Mosque da diyorlar), Nejmeh Meydanı’ndaki Osmanlı’dan kalma saat kulesini, ana meydanda savaş zamanını anlatan üzerinde kurşun delikleri olan heykeli gördüm. Beyrut halkı savaşın izlerini unutmadığını eski binalardaki kurşun izlerini koruyarak gösteriyor. Tabii şehirde hızlı bir inşaat faaliyeti de sürüyor. Başınızı kaldırdığınız her yerde vinç görmek mümkün. Çünkü tüm boş alanları modern binalarla doldurmaya çalışıyorlar. Tarihi yapılar restore ediliyor. Trafik her daim yoğun. Benzinin litresi bizim paramızla 25 kuruş, her yer otomobil dolu.
Kırmızı ışıkta duran yok, yollarda U dönüşü yapılacak yerler düşünülmemiş. Sonuç kaos. Neyse ki Mısır’da benzer durumla karşılaşmıştım, tecrübeliydim...
Beyrutlular modern bir yaşam tarzına sahip. Hamra semtinin Nişantaşı’ndan pek farkı yok. Lüks cipler, İstanbul’da rastlamadığım lüks otomobiller kullanılıyor. Taksiler bile süper lüks. Yine de en fazla 7 dolara istediğiniz her yere gidebiliyorsunuz. Taksimetre yok. Binmeden pazarlık yapılıyor. Kadınlar çok bakımlı, giyimleri gösterişli. Tüm dünya markalarını Hamra Caddesi boyunca görmek mümkün, fiyatlar da Türkiye’den çok farklı değil. Buna karşın kafede, otelde ücretsiz kablosuz internet servisi bulmak imkansız.

BYBLOS KASABASI ÇEŞME’YE BENZİYOR

İkinci gün, Jeita Mağaraları’nı, Harissa Tepesi’ni ve Byblos Antik Şehri’ni gezdim. Jeita’yı gezerken “dünya gözüyle iyi ki gördüm” dedim. Daha sonra panoramik Beyrut manzarası eşliğinde, teleferikle Harissa Tepesi’ne çıktık. Kilise onarımdaydı. Kuleyi andıran Meryem Heykeli’nin bulunduğu ön bahçesinden şehir kuşbakışı görülebiliyordu.
Harissa’dan sonra küçük balıkçı kasabası Byblos’a gittik. Öğlen yemeğinde çeşit çeşit humuslar, dolma, sigara böreği, balık ve kızarmış yufkalı salatayla donatılmıştı soframız. Antik kentiyle ünlü kasaba bana Çeşme’yi hatırlattı. Günbatımı muhteşem. Küçük antikacı ve eskici dükkanlarından alışveriş yapmak mümkün.

KÖTÜ RUHA KARŞI ALTIN KAPLAMA

Son gün, sabah erkenden yollara düşüp ünlü iki sıradağın arasından 85 kilometre yol yaparak Bekaa Vadisi’ne geçtik. Suriye sınırına çok yakın bölgeye gelince anladım Ortadoğu’da olduğumu: Daha geri kalmış, halkı daha ürkek ve fakir. Bekaa’dan Baalbeck’e geçtik. Roma döneminden kalma bir antik kentti bu. Jüpiter tapınakları, Baküs, adalet sarayı, altıgen avlular görülecek yapılar arasında. Baalbeck’te iki müze bulunuyor. Birinde kentin oluşumu anlatılıyor diğerinde eski kalıntılar, lahitler bulunuyor. Bir iskelet dikkatimi çekti. Göz, ağız, burun boşlukları altınla kapatılmıştı. Amaç içeri kötü ruhların girmesini önlemekmiş. Baalbeck’ten sonra Anjar’daki Emevilere ait kalıntılara gittik. Burası da görülmeye
değer yerler arasındaydı.

Sanki arzın merkezine gidiyordum

Jeita Mağaraları’nı gezmek dünyanın merkezine yolculuk gibiydi. Dağın altından kaynaklanan Kelb Nehri oluşturmuş dokuz kilometre uzunluğundaki iki katlı muhteşem mağarayı. Çok güçlü, hırçın aktığından nehre “azgın köpek” anlamına gelen bu isim verilmiş. 176 yıl önce keşfedildiğinde her yer kristalmiş. Ancak ziyarete açılınca, nefesle çıkan karbondioksitten mağaradaki yapıların parlaklıkları azalmaya başlamış. Her dikit, sarkıt sanki insan eliyle yapılmış bir heykel.
Dünyadaki medeniyetleri, önemli olayları ve kişileri anlatır gibi. Henüz araştırmalar devam ettiğinden bu konuyla ilgili bir bilgi yok ama o kayaların suretlere benzerlikleri oldukça şaşırtıcı. Oluşumları çok uzun yıllar alıyor. 38 santimetrelik
bir parça yaklaşık 4 bin yılda oluşmuş. Tarih öncesi çağlardan kalma bir mağara olduğu düşünülüyor.

False