GeriSeyahat Zamansız mavi yolculuk
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Hürriyet Twitter
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Zamansız mavi yolculuk

Zamansız mavi yolculuk

Ancak zaman bulup, geçen hafta mavi yolculuğa çıktım. Gökova’nın cenneti andıran kimsesiz koylarında kâh balık yakaladım, kâh yüzdüm, kah güzelliklere daldım gittim. Deniz bazen çarşaf gibi dümdüz oldu, kâh rüzgârla oynaşıp dalgalandı. Gece gökyüzünde yıldızları göremedim ama, bu yolculuğun tadı damağımda kaldı.

Uzun zamandan beri sesi soluğu çıkmayan arkadaşım Zeki Alkoçlar, eylülün son günlerinde telefon edip hal hatır sordu. Sonra ağzındaki baklayı çıkardı: “Havalar çok güzel. Hemen atla gel, Gökova’da bir mavi gezi yapalım...” Bu davete hemen itiraz ettim: “Koca yaz aklın neredeydi. Ekim gelirken mavi gezi mi olurmuş... Fırtınası, dalgası, yağmuru...” Yanıldığımı söyledi. Gökova’nın tam vaktidir dedi. Sonra ekledi: “Bir mavi yolcu için en büyük başarı, kendisinin bir mavi yolculuk düzenleyebilmesi ve arkadaşlarına bir mavi gezi serüveni yaşatabilmesidir...” Anladığım kadarıyla deniz, Zeki’yi çok değiştirmiş, filozof yanını kuvvetlendirmişti.
Vakit geçirmeden toparlandım. Bodrum’a gittim. Yolda okuduğum bir kitapta, Zeki’nin son cümleyi Azra Erhat’dan “yürüttüğünün” farkına vardım. Ayrıca aynı kitapta (Mavi Yolculuk) bu yolculuğun öncülerinden biri olan Azra Erhat’ın da Zeki’yle aynı şeyleri söylediğini okudum: “Mavi gezinin yapılabileceği mevsim haziran ayından ekim sonuna kadar uzanır. Yaz ayları açık havada, güvertede yatmak için en elverişli aylarsa da, güz ayları denizlerin en sakin ve balığın en bol olduğu zamanlardır...”
Yazımın tam burasında bir itirafta bulunmalıyım: Bugüne kadar hiç mavi yolculuğa çıkmadım!.. Rotadaki koyların büyük bölümüne ya günübirlik tekne gezileriyle gittim ya da karadan otomobille ulaştım. Ama teknede geceleyip, yıldızlara bakarak hiç hayal kurmadım veya gecenin sarhoşluğundan sıyrılabilmek için sabahın erkeninde denize balıklama atlamadım. Bunları bugüne kadar neden yapmadığımın cevabı yok. Belki de dar kamaralarda yatamama korkusudur. Bilmiyorum!..

ŞAŞIRTICI MAVİLİK

Neyse, Azra Erhat’ın kitabına dönersek; ona göre Gökova’ya ilk gelen, en çok denizin maviliğine şaşıp kalırmış. Denize baktıkça gözünün önüne gelen lacivert, çivit mavisi, mor, menekşe, yeşil, zümrüt yeşili, diye renk adlarını bulur sıralarmış. Türkçesi yetmeyince de, indigo, saks mavisi, Prusya mavisi gibi terimlere başvurur, durmadan başka tonda bir maviye boyanan denizin karşısında onlarda yetmeyince dünya dillerinin Gökova’yı tanımlamaktaki yoksulluğunu anlayıp susar, hayran hayran bakakalırmış.
Bodrum’a vardığımda, gökyüzünde kara bulutlar oynaşıyordu ama hava sıcaktı. Bir solukta marinaya inip, eşyaları tekneye attık. Denizciliği Zeki’ye öğreten Ordulu Ferhat Kaptan son hazırlıkları yapıyordu. Bir koşu markete gidip, kumanyayı torbalara doldurduk. Elimizdekileri görenler bizi bir aylığına denize açılıyor sanırdı. Hem gözümüze hem midemize ziyafet çekmeye niyetlenmiştik. Ferhat Kaptan ile çırağı demiri çekip, limandan çıkmaya çalışırken, ben arka tarafta koltuğa yerleşmiş, kendimi mavi yolculuğun dinginliğine terk etmiştim bile.
Deniz, onu bilenlerin tabiriyle “tahta” gibiydi. Karaada açıklarına gelince, Kos’un üstüne biriken kara bulutlar dikkatimi çekti. Hatta küçük bir hortum, yılan gibi kıvrıla kıvrıla denizi bulutlara taşıyordu. Yağmur gelecekti anlaşılan. Bir balıkçı, “Kos’un üstünde bulut varsa bilki Bodrum’a yağmur yağar” demişti. “Kısmet” dedim içimden.
Solda evler bitti, Bodrum’un yeşil yüzü göründü. Sağ tarafta ise antik dönemdeki adı Arkonessos olan Karaada uzanıp gidiyordu. Buraya niye kara demişlerdi acaba? Oysaki tepeler yemyeşildi. Sonra karşımıza girintili çıkıntılı sahilleri, zeytin ağaçlarıyla kaplı yamaçlarıyla Orak Adası çıktı. Ortadaki küçük Kıstak Adası’nı geçince, doğudan esen rüzgâr sertleşti, dalgalar tekneyi hop hop hoplattı. Kos’tan kopup gelen kara bulutlar da ilk damlalarını dökmeye başladı.

BALIK HAYALLERİ

İlk demir attığımız yer Çökertme Koyu oldu. Buranın diğer bir adı Fesleğen Koyu idi. Bu adı belki de yamaçlarının fesleğenle kaplı olmasından almıştı. Zeki, öğle yemeği için tencereye su koyarken, türküdeki Çökertme’nin burası olmadığını hatırlattı. Yalıkavak Beldesi’nin batı sahilindeki Geriş Köyü’nün altına düşen bölgenin eski adı Çökertme’ydi, türkünün kahramanı kaçakçı Halil de oralıydı. Öğleyi makarna ve salatayla atlattık. Asıl ziyafet akşamaydı. Yemekten sonra demir alıp, pruvayı Gökova’ya çevirdik. Kıyı kıyı gidecektik. Zeki ile birlikte sirti oltalarını kıçtan denize saldık. Pervanelerin çalkaladığı sulara dalıp gitmiştim. Aklım, fikrim misinanın ucuna takılmıştı. Koca bir lüfer veya kofana, belki irice bir palamut, belki de bir sinarit... İğneye atlayacak balıktan başka bir şey düşünmez olmuştum. Tüm sorunlar, dertler, sıkıntılar misinanın üstünden kayıp, denize akıp gitmişti sanki. O an aklıma Orhan Veli düştü nedense: “Gün olur başımı alır giderim,/ Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda./ Şu ada senin bu ada benim,/ Yelkovan kuşlarının peşi sıra.”

YENİKÖY’ÜN GÖRMEK İSTEMEDİĞİM ABİDESİ

İskele tarafında Yeniköy Termik Santralı’nın dumanlı koca bacası görününce oltayı topladım. Gökova’nın çirkinlik abidesini görmemek için Zeki tekneye yol verdi. Bir hızla geçip gittik. Biraz sonra Ören sahilleri göründü. Orası da yazlıkçılarıyla vedalaşmış, kendi başına kalmıştı. Niyetimiz Ören Burnu’nu dönüp, cennet Akbük’te gecelemekti. Kıran Dağları’na yaslanmış Akbük’e karadan birkaç kez gelmiş, koyun kimsesizliğine ve sessizliğine hayran olmuştum. İlk kez denizden geliyordum. Ama hesaplarımız tutmadı. Güneyli rüzgârlar sakin koyu kıpır kıpır etmişti. Ferhat Kaptan, “Sabaha kadar sallanırız, uyku tutmaz” dedi. Ben de içimden bir kez daha “Kısmet” dedim. Halbuki gece yıldızlara bakarak uyumayı hayal etmiş, heyecanlanmıştım.
Hızla karşıya, Sedir Adası’na geçtik. Orta Ada, rüzgâra siper olmuş, turkuvaz suları sütliman etmişti. O ara güneş göründü. Vakit geçirmeden mayomu giyip, eylül sonunda Gökova’nın gök mavisi sularıyla kucaklaştım. Sonra eylül  güneşinin cılız sıcağına sığındım. Zeki, motoru indirip, adaya gidelim dedi. O an canım, ne geçmişin kalıntılarını ne de Kleopatra plajının altın sarısı incecik kumlarını görmek istedi. Tembel tembel yatmayı tercih ettim.  
Gün akşama dönmeden İngiliz Limanı’na girdik.

CENNET KOYLARDA

Ertesi gün kahvede çay içerken, bu koyların usta balıkçısı Ercü Kaptan oltalarımıza bir göz attı. Sonra da “Bunları çöpe atın” dedi. Üşenmedi bize yeni, usta oltalar bağladı, “Hadi şimdi rasgele” dedi. Bir heves palamarı çözüp, iskeleden ayrıldık. Koylar ve balıklar bizi bekliyordu. Her havaya kapalı, sakin suların oynaştığı Löngöz Koyu, bir kış limanı olan Okluk Koyu, güneyli rüzgârlara kucak açan Hırsız Koyu, Kıran fırtınasının bile söz geçiremediği Çanak Koyu, Kösemen adaları, Yedi Adalar, Bördübed kıyıları... Eylülün izin verdiği kadar yüzdük, balık tuttuk, gecelerin sessizliğini dinledik, Gökova’nın tadını çıkardık.
Yola çıkışımızın üçüncü günü geri dönüp, marinaya kıçtankara ettiğimizde, benim aklım başımdan gitmişti. Gözümde hâlâ mavinin tonları, ağaçların yeşilleri uçuşuyor, kulaklarım sessizliğin sesiyle çınlıyordu. Bu zamansız mavi yolculuğun tadı damağımda kalmıştı. Zeki’yle vedalaşırken, “bunu saymam” dedim, “yıldızları seyredemedim, yakamozlu denizlerde kürek çekmedim...” Zeki beni zehirlediğinin farkındaydı. Hınzırca bir gülüşle, “Gelecek yıl tam zamanında çıkarız” diye yanıt verdi.
(Bu gezinin ulaşım partneri Mercedes-Benz AŞ’dir)

GÖKOVA’YI SEVEN DENİZKIZI

Usta denizci Sadun Boro, “Vira Demir” adlı kıymetli kitabında İngiliz Limanı’nı şöyle anlatmıştı: “70’li yılların sonuna kadar bu koyun etrafını koca koca çam ağaçları çevirirdi. Onlara bağlandığınız zaman dalları teknenizin üzerini örterdi. Yüksek ağaçlar perde gibi rüzgâra mani olur, neredeyse demir atmaya gerek kalmazdı...”  İskeleye yaklaşırken kıyıda bir denizkızı heykeli gördüm. Heykeltıraş Tankut Öktem’in yaptığı heykeli, Sadun Boro, Can Pulak ve diğer “Gökova düşkünleri” buraya yerleştirmiş ve altına şunu yazmışlardı: “Bu deniz kızı düşlerini süsleyen cennete erişebilmek için nice engin denizler, ufuklar aştı. Kıtalar, adalar dolaştı. Ta ki Gökova’ya ulaşana kadar...”
Gözlerden gizlenmiş bu koyun iskelesine kıçtankara yaptık. Balık yakalayamadığımız için, balıkları iskelenin lokantasında yedik. Gece ilerleyince yatmak için tekneye döndük. Ben uyku tulumuna girip, arka güverteye uzandım. Gözümü zifiri karanlıkta gökyüzüne diktim ama yıldızları göremedim. Denize doğru uzayıp giden yakamozlar da yoktu. Ama ay ışığının, çıt çıkmayan gecede, kara bulutlara yol gösterdiğine şahit oldum.

 

False