"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Sevgilisi ölünce gönlünü Fener’e verdi

Doğada hiçbir şey yok olmuyor aslında, bir başka şeye dönüşüyor. Acılar da öyle. Unutulmuyor, kaybolmuyor, içimizde öylece duruyor.

Baş edebilmek için bazen o acıyı bir başka şeye dönüştürüyoruz. Feryal Pere’nin yaptığı gibi. On yıl önce canından çok sevdiği aşkını kaybedince, Pere’nin bütün hayatı Fenerbahçe oluyor. Kardeşi Mehmet Yılmaz’ın ona kombine bilet vermesi, belki de hayatını kurtarıyor. Psikiyatra gidip, antidepresan kullanacağına Şükrü Saracoğlu’nda Fener maçlarını izliyor.
/images/100/0x0/55ea163ff018fbb8f86a7358
Siz büyük bir aşk yaşadınız. Çok büyük bir aşk. Nasıl başladı?

- İkimiz de evliydik. Üstelik benim 11 yaşında bir oğlum vardı ve bu düzeni bozmak gibi bir niyetim hiç yoktu. Fakat günün birinde çok acayip bir şey oldu. Bir adamla tanıştım, adı Ömer’di. Aman Allah’ım, önüne geçemedik, aşk böyle bir şey işte... İkimiz de evlerimize söylediğimizde, aramızda klasik anlamda bir ilişki başlamamıştı. Ama kocama "Ben bu adama gideceğim" dedim.

O ne dedi?

- Haliyle çok hoşlanmadı bu durumdan. Dört kişinin de rıza gösterdiği bir şey değildi. Oğlum bir tarafta, eski eşim bir tarafta. Korkunç dönemlerdi aslında. Muhtemelen benim eski eşim de Ömer’in eski eşi de şimdi pişmandır, "Keşke öyle davranmasaydık" demişlerdir. Bir küsur yıl engel olmaya çalıştılar. Bayağı kahır çektik yani. Benim için en önemlisi oğlumdu. Sadece pazar günleri 13.00 - 15.30 arası görebiliyordum, sürekli ağlıyordum. Ama şunu öğrendim: Gerçekten aşksa, önüne geçemiyorsunuz. Öyle ya da böyle yaşanıyor ve tuhaf bir kararlılık hali oluyor üzerinizde. Bizim kimseyi acıtmak gibi bir niyetimiz yoktu. Yani "Sen beni üzdün, al işte ben de seni terk ediyorum!" değil, sahiden bir aşk uğruna oldu her şey.

Çevrenizdekiler nasıl tepki gösterdi?

- Annemin, babamın ve kardeşlerimin "Hey kendine gel!" diyeceğini filan sanıyordum, hiç öyle demediler, "Senin hayatın" dediler.

Hemen mi evlendiniz?

- Evet. Dünyanın en güzel evliliğiydi. Venedik’te iki kişilik bir düğün. Elimizde Murano kadehler ve şampanya, meydanda yürüyoruz. Benim üzerimde beyaz gelinlik, onun üzerinde smokin, nasıl mutluyduk anlatamam. Kanallarda gondolla geziyoruz, dünyanın bütün turistleri fotoğrafımızı çekiyor, gülüyoruz, gülüyoruz, gülüyoruz.

Kaç yaşındasınız?

- 33.
/images/100/0x0/55ea163ff018fbb8f86a735a
İlk evliliğinizi kaç yaşında yaptınız?

- 21.

Zorunuz neydi?

- Acelem vardı! Öğrenciydim. Şimdi İletişim Fakültesi. O zamanlar Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne bağlı Basın Yayın Yüksek Okulu’ydu. En sevdiğim hocaydı: Kitle iletişim profesörü Ünsal Oskay. Bütün kızlar aşıktı, ben de hayrandım tabii. O beni çoktan gözüne kestirmiş. Ünsal’ın bana evlenme teklif edişi de çok komiktir. Odasına gittim. Oda loş değil, öyle romantik bir ışık filan da yok, gündüz vakti. "Parmağındaki söz yüzüğü mü?" dedi, "Değil hocam" dedim. "İyi, ben seninle evlenmeyi düşünüyorum da" dedi, "Peki hocam" dedim. Sıfır flört. O zamanlar 35-36 yaşlarındaydı, o da gençmiş ama bana çok büyükmüş gibi gelirdi. Mina Vargı en yakın dostlarımdandır, nikahımdaki sayılı arkadaşımdan biriydi. Gerisi Ünsal’ın akademisyen çevresiydi. Nikahta bir ara eğildi ve bana "Hep hoca, hep hoca. Nedir bu? Hadi teneffüse çıkalım" dedi. Benim teneffüse çıkabilmem biraz zaman aldı tabii! 13 yıl evli kaldım. 13 sene master yaptım diyebilirim. Her gün müthiş bir hocanın evindesin, sürekli öğreniyorsun, öğreniyorsun. Ömer’e duyduğum aşk dışında vahim bir şey yoktu. Ömer karşıma çıkmasaydı, hep Ünsal’la kalabilirdim de. Ama Ömer, ah Ömer.

Eski eşiniz bir başkasına gitmenizi hazmedemedi mi?/images/100/0x0/55ea163ff018fbb8f86a735c

- Kim eder ki? Neyse ki zamanla her şey düzeldi. Hatta Ömer’e, Çınar’a babalık yaptığı için teşekkür etti. Benim hayatta en istediğim şey, Çınar’la Ömer’in arasının iyi olmasıydı. Hiç unutmam, bir gün Paul Newman’ın bir filmini izliyoruz. Paul Newman üvey baba. Kendini sevdiği kadının çocuğuna sevdirmeye çalışıyor ama olmuyor, çocuk oralı değil. Zamanla yakınlaşıyorlar. Derken Paul Newman ölümcül bir hastalığa yakalanıyor ve ölüm döşeğinde onun ardından en çok ağlayan o çocuk oluyor. Ömer bana dedi ki "Bak, sana söz veriyorum, Çınar’la bir gün böyle olacağız.." Ben de finali filan unuttum ve salak gibi "İnşallah" dedim. O kadar istedim ki aralarının iyi olmasını. Gerçekten de 10 yıl sonra onların sonu da aynen o filmdeki gibi oldu.

Su kenarında boş iki şezlong gördüğümde hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum

İnsanın hiç aklına geliyor mu böyle boktan bir final?

- Asla. Ben Çınar ve Ömer’e bakar, "Ben öleceğim arkamdan ağlayacaklar" derdim. Öyle olması için de dua ederdim, onlardan önce gideyim, acılarını görmeyeyim. 5 Ocak, yeğenim Yasemin’in doğum günü. Hep beraber yemek yedik, her şey normaldi. Ömer de turp gibi adam, ama ertesi gün beni aradılar, "Ömer’i hastaneye kaldırdık" dediler. "Allah Allah neden bayılmış ki?" dedim, kalktım hastaneye gittim. Bir baktım herkes orada, kardeşlerim, /images/100/0x0/55ea163ff018fbb8f86a735earkadaşlarımız, ahbaplarımız... "Zahmet etmeseydiniz, niye geldiniz ki?" diyorum ben hálá. Meğer beyninde üç tümör varmış, kanser akciğerden beyne sıçramış. Hiç ipucu da yoktu. Ne ağrı, ne öksürük, ne halsizlik. Tümörün birini burada aldılar, sonra klasik rota, Amerika. New York’taki meşhur kanser merkezine gittik.

Eee?

- Eee’si yapacak bir şey yokmuş, "Evinize gidin" dediler. Ben orada gökdelenlere tekme attığımı hatırlıyorum. Bu binaları diktiniz ama iki buçuk santimlik bir tümöre çare bulamadınız diye.

Sonra İstanbul’a mı döndünüz?

- Yok hayır. Çınar, San Diego’da bir alternatif tedavi merkezi buldu, atladık oraya gittik. Kardeşim Mehmet, Çınar, Ömer ve ben, doktor olan en küçük kardeşim de geldi. Yürüyüşler yaptık, denize baktık, şaraplar içtik, hatta gizlice sigaralar. Çok çok güzeldi. Orada şöyle bir yöntem uyguluyorlar; diyorlar ki "Seni 6 ay sonra kontrol edeceğiz." Halbuki senin iki ayın kalmış, bunu biliyorlar ama "Sen şimdi al bu ilaçları!" diye sana süper gaz veriyorlar. En azından 6 ay daha yaşayacağım zannediyorsun, moralin iyi oluyor. Tabii bir süre sonra döndük İstanbul’a, bir ay geçti, yine bayıldı, hastaneye gittik. Gidiş o gidiş, çıkamadı. Çok yazık oldu benim güzelim sevgilime.

Kaç yaşındaydı?

- 53. Çok gençti. Hayat boyu benden hiçbir şey esirgemeyen bir adamdı ama kendine bir Patek Philippe saat almadı. Bakıyor bakıyor, "Çok pahalı, boş ver" diyor, kıyamıyor. Artık hastanede, ölüm döşeğinde, Çınar ona bir tane hediye etti. Aman Allah’ım gözündeki ışığı anlatamam, gururla taktı onu koluna Babalar Günü’nde. Şu hayatta "Pişman değilim" demek harika bir şey. Ömer’le geçirdiğim her ama, her saniyeye değerdi.

En çok ne zamanlar kötü oluyorsunuz?

- Su kenarında iki boş şezlong gördüğüm zaman hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum.

CİMBOM’U HATIRLATMASIN DİYE KIRMIZI OJE BİLE SÜRMÜYOR

Eski TRT’ci. Sonra reklamcı. Şimdi de Star televizyonunun Kurumsal İletişim Direktörü. Ama ona mesleğini sorduğunuzda "Fenerbahçeliyim" diyor. Fener aşağı, Fener yukarı. Fenerbahçe TV’ye programlar yapıyor, Radikal’de Fenerbahçe yazıları yazıyor. Manyak Fenerlilerden. Hatta kırmızı oje sürdüğü zaman, "Oldu mu şimdi bu?" diyenlere, hak veriyor. "Cimbom’un kırmızısını çağrıştırıyor, gerçek Fenerliler kırmızı giymez, taraftarı üzmeye gerek yok" diyor. Sokakta yürürken hiç tanımadığı Fenerliler ona sarılıyor. Dünyanın en şeker kadını.

Terapi yerine Fener maçlarına gittim
/images/100/0x0/55ea163ff018fbb8f86a7360
Peki sonra?

- Ondan sonrası "Bir gün bir kitap okudum, hayatım değişti" gibi. (Kardeşim) Mehmet bana kombine bilet aldı ve Fener’in her maçına gittim. Ki, ben hiçbir yere yalnız gitmeyi sevmezdim. Yanımdakini dürtmem, konuşmam, ağlamamız, gülmemiz, kıkırdamamız lazım. Ama Fener’in maçlarına tek başıma gider oldum. Çünkü baktım, etrafta 50 bin tane ahbabım var. Müthiş bir şey. Bütün özel hayatım Fenerbahçe oldu.

O yas, buraya mı kaydırıldı?

- Evet. Psikiyatra gitmedim, antidepresan kullanmadım. Fenerbahçe’ye bütün yarım kalmış neyim varsa verdim. İyi de oldu. Radikal’e Fenerbahçe yazıları yazmaya başladım. Çünkü Fenerbahçeli yorumcularda ve yazarlarda insanı delirten bir şey var. Fenerbahçe’yle ilgili iyi şey söylemek ayıp ya, delikanlılığı bozar ya, habire yükleniyorlar. Hiç mi iyi şeyi yok canım bu takımın?

Peki hiç mi bir şey yok özel hayatınızda Fener’den başka?

- Görümcem ve anneme karşı çok mahcubum, onlar da çok istedi hayatıma birilerinin girmesini. Ben olmasın demedim, olsun da demedim. Ama olmadı. Benim için üzülüyorlar. Ama üzülecek bir şey yok. Ben iyiyim.

Kapattınız mı bu dosyayı yani? Ama hálá çok gençsiniz.

- Sen deli misin, kapatmayacağım da ne yapacağım! Zaten artık memleketin yarısının ablası oldum!

SAHİDEN HAYAT KISA

Hani bir cenazeye gideriz, ya da zamansız bir ölüm duyar, "Ne kadar da gençmiş, yazık!" deriz. Deriz ama üç saniye kötü oluruz, sonra her şeyi unutur, harala gürele hayata devam ederiz. Yine edelim. Ama iş sıkıntıları için kendimizi üzmeyelim, manasız şeyleri kafaya takmayalım. Değmiyor. Sahiden hayat kısa.
X