Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Serdar Turgut: Tartışmada üslup meselesi

Serdar TURGUT

Son 10 gündür birçok yazarın tartıştığımız konuyla ilgili yazılarını okudum.

Bence konu artık ağırlıklı olarak son derece güzel bir tartışma kanalına girdi. İlerde tabii ki yine gazete sayfalarında ve belki de dergilerde tartışmalar açılacak.

O zaman eğer katkıda bulunabileceğimi düşünürsem ben de tekrar bu konuya dönmek isterim.

Ben artık yavaş yavaş konu dışına çıkmak istiyorum şimdilik.

Ancak bunu yapmadan önce tartışma üslupları hakkında da birkaç laf etmek istiyorum.

***

Bilmiyorum okudunuz mu ama pazar günü Hürriyet'in ekinde yayınlanan yazımda, eğer gerekiyorsa bana nasıl hakaret edilebileceğini yazdım.

O mizah yazısının ikinci amacı, tartışmalarda ‘hakaret ve küfürün’ nasıl da kolay bir yöntem olduğunu göstermekti.

İlk amacı ise tabii ki insanları gülümsetmekti. Maalesef mizah yazısının böyle bir amacı olduğunu Türkiye'de açıkça yazmak gerekiyor.

Çünkü mizahı algılama düzeyi özellikle yazı işi ile uğraşan meslektaşların önemli bir bölümünde oldukça düşük düzeyde.

Okuyucularda bu sorun yok. Çok değişik kesimden insan hangi yazının ne amaçla yazıldığını, mizahın neye gönderme yaptığını, mizahın o anda neden gerekli olduğunu harika bir duyarlılıkla anlıyor.

Meslektaşların önemli bir bölümü ise bunu ya gerçekten anlayamıyorlar, ya da anlamak istemiyorlar.

***

Örneğin son 10 gündür süren tartışmalarda şöyle bir ikilem konuldu bazıları tarafından okuyucunun önünde: Beni kastederek, ‘Hayatı boyunca ciddi bir konuda yazı yazmamış bir insanın şimdi bunu yapmaya çalışması tuhaf’ şeklinde laflar edildi.

Kendim için değil ama mizah kavramı açısından bu lafa kızdım.

Bizim memlekette ciddi yazı denilince, herkesin bildiği şeyleri tekrarlayan ve tarihin uzun döneminde hiçbir önemi olmayacak gündelik olayların detayları üzerinde kafa patlatan yazılar anlaşılıyor.

Bunun dışındaki yazılara pek iyi gözle bakmamaya çalışıyor bu ekolden olanlar.

Oysa mizah çoğu zaman yazara meseleleri tam 12'den vurma imkánı veren bir silahtır.

‘Ciddi yazarlar grubu’ genellikle çok da iyi yazı yazmayı beceremeyen insanlardan oluştuğu ve mizah da son derece zor bir yazı türü olduğu için tartışmada getirilen bu argüman genellikle bir kıskançlık ürünüdür de...

***

Bu 12'den vurma olayına tek bir örnek vereyim.

Şemdin Sakık'ın yakalandığı günlerdi. Ortalıkta bir ifade metninin dolaştığı ve bunda birçok tanınmış isme göndermeler yapıldığı konuşuluyordu.

Ortada dolaşan isimlere bakınca olay buram buram komplo kokuyordu.

Bu ‘ifade’ye dayanılarak adı geçenlere kötülük yapılmasına çalışılacaktı.

Ben hemen bir yazı döşendim ve ‘iyi haber alan kaynaklardan öğrendiğime göre’ Rana'nın, babamın ve Ertuğrul Özkök'ün adının da ifadede geçtiğini, bunların da bir an önce öldürülmeleri gerektiğini belirttim.

Benim en keyif aldığım yazılarımdan bir tanesi buydu ve ortamın değişmesine eminim ki bunun da katkısı büyük oldu.

Şimdi bu yazıya bakarak benim yine Rana'dan veya Ertuğrul Özkök'ten bahsettiğim üzerinde odaklanmak mümkün tabii ki.

Ama aklı çalışan ve kötü niyetli olmayan bir insanın yazının ne demek istediğini anlamaması herhalde mümkün değil

Okuyucudan bu yazıya öylesine muhteşem tepki almıştım ki, komplonun tutmayacağını daha ertesi gün anlamıştım bile.

***

Tartışmalarda bir de ‘genç’ söylemi sık sık kullanılıyor.

Hoşuma gidiyor bana ‘genç’ denildiğinde.

45 yaşındayım. Genç olmamın fiziksel anlamda ne zaman biteceğini ve zihinsel oluşumumun hangi yaşta (50? yoksa 60 mı?) benim tartışmalara katılmama imkán sağlayacak düzeye geleceğini artık bilemiyorum.

Bu da güzel bir şey çünkü gerçek olmasa da bu durum benim kendimi gerçekten de genç hissetmeme yol açıyor.

Bazı yazarlar ise benim gençliğimi ön plana çıkararak bir de ‘Eleştiri yapma haddini kimden aldığımı’ sordular.

Bu tavrı Cüneyt Ülsever güzel bir yazıyla (5 Şubat 2000, Hürriyet) eleştirdi. Benim ise buna verecek cevabım yok, çünkü kimden izin almam gerektiğini tam olarak bilemiyorum. Komiserin adını verirlerse her sabah gider yazıyı ona gösterir, ‘uygundur’ damgasını vurdurduktan sonra yazıyı gazeteye gönderirim.

Stalinizmi tam olarak yaşayamadım diye üzülüyordum, bunu da böylece gerçekleştirmiş olurum.

X