Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Serdar Turgut: Reklamdaki ağlayan çocuk

Serdar TURGUT

Banka reklamının başlangıcında etkileyici bir ses, onu hepimizin tanıdığını söylüyor.

Gerçekten de öyle, hepimiz biliyoruz onu, tanıyor gibiyiz.

Bir yerlerde görmüşüz, nerede gördüğümüzü katiyen çıkaramıyoruz ama mutlaka görmüşüz onu.

Ağlayan çocuk posteri bu.

1979 yılında bir anda Türkiye'yi sarmıştı bu ağlayan çocuğun resmi.

Bir damla yaş sağ gözden akıyor, çocuk daha da ağlayacak, ama ara vermiş bize bakıyor.

O yıllarda herkes gördü onu; çünkü bu memlekette acıyı ve acı çeken insanların hislerini yayma aracı olan otobüs ve kamyon sürücüleri araçlarına astılar onun resmini.

Böylece yurdun dört bir yanına ulaştı ağlayan çocuk posteri.

Ve gariptir ki doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine, en ücra köyünden İstanbul'un en gelişmiş semtine aynı hislerle bağrına bastı insanlar onu.

Ve hatta birçok insan daha da ileriye gidip evlerine bile astılar o resmi.

***

Ağlayan çocuk resminin evlere asılabilmesi ve insanların bu resim aracılığıyla garip bir şekilde aynı hisleri paylaşabilmeleri aslında son derece acıklı.

Bir eve yabancı bir çocuk resmi asılacaksa normali gülen, eğlenen çocuğun resmi asılmalıydı.

Ama hayır, toplumsal bilinçaltımızda bir dürtü bizi millet olarak o resme bağladı.

O resme duyulan sevgi veya hissi bağlantı, sınıfsal sınırları yıktı. Etnik köken ayrımı da dinlemedi o resim ve bizi avucuna aldı.

***

O zaman, yani 1979'da ne olmuştu. Şimdi ne oluyor?

Murat Belge 4 Ocak 1980 tarihli Demokrat Gazetesi'nde ‘‘Bir Poster’’ başlıklı yazısında bu olayı inceledi.

Bu yazı, yazarın ‘‘Tarihten Güncelliğe’’ adlı kitabında da yer alıyor.

Aslında o da şaşırmış bu posterin bir anda yurt sathını sarıvermesine.

Cevap arıyor bu muammaya yazıda.

Murat Belge, ‘‘Kimsenin çocuğu olmayıp da herkesin çocuğu olabilecek bir çocuk (yani bizimkinden çok komşunun çocuğunu andırır bir çocuk), gözü yaşlı duruyorsa, bu çocuk (toplumsal) bilinçliliğin çok derin mahzenlerinde yıllardır uyukluyan duyguları uyandırabilir’’ diye yazmış.

Yani ‘‘Toplumumuz, genellikle, çocuklarına karşı suçlu bir toplumdur’’.

Suçluluk kompleksi bilinçaltımıza itilmiş durumdadır.

Ve bu poster, bu ağlayan ve ağlamasını da bizim çocuğumuz olmadığı için sentimental düzeyde rahatlıkla kabul edebildiğimiz çocuk, bir anda bilinçaltımızda bastırılmış duran suçluluk duygusunu ortaya çıkarır.

***

Bireysel düzeyde, insanların kendi çocuğuna karşı duyduğu bir suçluluk hissi tabii ki genelde yoktur.

Kime sorarsanız sorun, her anne çocuğu için dünyadaki her anneden fazla didinmiş, uğraşmış, hayatını feda etmiştir.

Keza her baba da öyledir.

Dahası anne ve babalar, çocuklarına ne kadar büyük fedakárlık yaptıklarını birçok kez de anlatmaktan hoşlanırlar.

Ancak burada söz konusu olan bireysel değil, toplumsal bir bastırılmış suçluluk duygusudur.

***

Neden bu duygu var? Neden ‘‘ağlayan çocuğu’’ bu kadar sahipleniyoruz.

Çünkü galiba hemen herkes, çocuklarımıza bir güzel gelecek hazırlayamadığımızın bilincinde.

Buradaki ‘‘çocuklarımıza’’ kelimesi soyut bir kelime. Her aile kendi çocuğuna iyi gelecek hazırlamak için uğraşır.

Ama bir de ‘‘memleketin hali’’ var ortada. Bu bilincimizin derininde bizi korkutuyor.

Bir yıl sonrasını görmeden yaşamaya alışmak zorunda kalan bireylerin normal ruh hali bu.

Yakın tarihimizi biraz hatırlarsanız bu korkunun neden olduğu da açıkça ortaya çıkar.

Ve tabii daha çok kendimiz için değil, ‘‘çocuklarımız’’ için korkuyoruz. Çünkü bize olan olmuş, alışmışız her şeye, ama çocukların da bizim gibi yaşayacak olması ihtimali bizi suçluluğa itiyor işte.

***

İşin kötü tarafı 20 yılda hiçbir şey de değişmemiş.

1979 yılında bu poster Türkiye'yi sardı.

Bugün banka reklamı yine o posteri hatırlatıyor ve hepimiz o resmi yine hatırlıyoruz.

1979 yılında çocuk olanlar da hatırlıyor, belki de hatırladık sanıyor.

Evet bu resim Türkiye'de onu daha önce hiç görmemiş olan insanda bile ‘‘A, ben bunu biliyorum’’ tepkisini doğuruyor.

Aslında o hissi, o gözyaşından gelen ‘‘biz bu çocuğun ağlamasına neden olduk’’ şeklindeki suçluluk duygusunu anında hissediyoruz.

Ne kadar acıklı, ne kadar insanı derinden yaralaması gereken bir durum bu. Bunu anlatacak kelime bulamıyorum.

Toplum bu duruma nasıl düşebildi, ne oldu da bunlar oldu ve acaba bunlardan nasıl kurtulacağız; bunu da düşünmek, konuşmak gerekiyor acilen.

***

Yazıyı Murat Belge'nin yazısından alıntıyla bitirmek istiyorum:

‘‘Neyi konuşuyoruz? Bir posteri. Yani sabit bir resmi. Burada bir vicdan varsa, bu niçin bir posterde somutlaşıyor. Aynı vicdan rahatsızlığını somut-pratik etkileriyle bütün hayat içinde örnekleyecek bir film, bir roman niçin değil? Sanırım şundan: Bu soruna ayırabileceğimiz zaman bir poster estantanesinden ileri gitmiyor da ondan. O çocuğun gözünün niçin yaşlı olduğunu anlatan edebi veya sinematografik bir anlatıya tahammülümüz hálá yok. Çünkü bir roman okuyacaksak, ya da sinemaya gideceksek, bize bundan ‘ilginç' görünen bir konuyu arıyoruz. Bu vicdan rahatsızlığının giderilmesine ayıracağımız zaman ise, hálá bir ‘poster'lik.

Bu gözlem, doğruysa, galiba hepsinden de acı.’’



X