Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Serdar Turgut: ‘İmkansız Ülke’

Serdar TURGUT

Rebecca West Yugoslavya'yı ilk kez 1937 yılında gördü.

Aslında kısa bir ziyaret için orada kalmak niyetindeydi Bayan West.

Ancak gördüklerinden tam anlamıyla büyülendi.

Adeta çıkışı kaybolmuş bir labirentti o topraklar.

Bu ülkeyi oluşturan sıradan gündelik ahlaki tavırları anlamayı başaran bir insanın tüm insanlığı, tüm insanlık tarihini ve dahası Tanrı'yı anlayabilecek kapıyı kendisine açacağına karar verdi.

Gezi edebiyatının en muhteşem eserini o gün yazmaya koyuldu.

Dört yıl sürdü yazması.

‘‘Black Lamb and Grey Falcon’’ adlı büyük eser tamamlandığında tam tamına 1100 sayfaydı.

‘Siyah Kuzu ve Gri Şahin’ adına Yugoslavya denilen o labirente bir çıkış kapısı oluşturma amacındaydı.

Ama yine de tam başarılı olduğu söylenemez. Çünkü Rebecca West bütün objektif olma iddiasına rağmen yine de olayı Sırp bakış açısıyla yansıtmıştı sonuçta.

***

Neden o kadar zor bu ülkeyi anlayabilmek?

Neden Yugoslavya'nın son günlerinde Rebecca West gibi ülkeyi dolaşıp bir kitap yazan Brian Hall'ın dediği gibi burası bir ‘İmkansız Ülke’?

Cevabı yine Hall'ın kitabından (The Impossible Country- A Journey Through The Last Days of Yugoslavia) aktaralım (sayfa 6).

Çünkü Rebecca West'in de keşffetiği gibi bu ülkeyi anlayabilmek için kişinin Roma, Bizans, Osmanlı, Avusturya-Macaristan ve Rus imparatorluklarını, Hıristiyanlığın ilk dönemlerini, Katolik-Ortodoks ayrımının tarihini, milliyetçiliğin ortaya çıkışını ve yükselişini, faşizmi ve nazizmi ve dahası büyük ‘K’ ile yazılmış olan ‘Kötülük’ kavramını felsefi anlamda incelemesi gerekiyor.

Yani öyle yüzeysel bakışla, derinliğine inmeden katiyen çözülemeyecek bir ülke burası.

Derinliğine inildikçe de insanı içine çekiyor. Aynen bir bataklık gibi.

Battıkça batıyorsunuz. Kin, nefret, insanın şeytanlaşabilmesi, amansız kötülük olaylarının temelinde rasyonel düşünceler yattığını gördükçe de panikliyorsunuz.

Amerika'nın ve dahası NATO'nun bu ülke üzerinde derin düşündüklerini sanmıyorum.

Zaten hemen hiçbir olay üzerinde derin düşünmüyorlar.

Bu nedenle de korkarım ki Rebecca West gibi işin içinden çıkamayacaklar. Battıkça batacaklar.

Bu yazıları eski adı Yugoslavya olan bu toprakları anlama çabasının bir ürünü olarak görün.

Yazarken netleştirmeye çalışacağım olayı. Meseleyi savaş teknolojisi ve gündelik diplomasi dışına çekip hep birlikte düşünelim diye yazıyorum bunları.

***

‘Ulus-devlet’ konusunda temelde iki ana farklı felsefe vardır.

Birincisi Fransız Devrimi ve Amerikan İhtilali ile yerleşen ulus-devlet anlayışıdır.

‘Yurttaşlık’ kavramına dayanır bu.

Devlet milleti oluşturur. Öncelik devlettedir, yurttaşlar bu devletin yurttaşı olmayı kabul ettikleri anda milletin parçası olurlar.

Lütfen unutmayın, son derece basit ve özet olarak veriyorum bakışı.

Tabii beyaz ırk dışında kalanlar, kadınlar, işçiler bu yurttaşlık tanımının beraberinde getirmesi gereken hakları uzun süre alamadılar.

Bir bakıma bu ulus-devlet tanımının tarihi de bunların verdikleri yurttaşlık haklarını alma kavgasıyla yazılmıştır.

Bu mücadelelerin sonucunda tek bir istisna dışında bütün Batı ülke-devletlerinde milliyet, ortak paylaşılan yurttaşlık kavramıyla tanımlanır.

Ortak etnik kökene dayanılarak yapılmaz bu tanım.

***

Bu tek istisna ise Almanya'dır.

Orada yurttaşlık etnik kökene göre tanımlanır.

Safkan Alman olması beklenir insandan yurttaş olabilmesi için.

Bunun kökenleri de Napolyon'un bazı Germen bölgelerini istila ettiği 1806'ya uzanır.

1789 İhtilali'ni geçirmiş olan ve yurttaşlık tanımıyla ülke-devleti tanımlayan Fransa'nın bu saldırganlığı o dönemde müthiş bir Alman tepkisinin doğmasına neden olmuştu.

Milliyetçi bir tepkiydi bu ve sonuçta Almanlar Fransızların ülke-devlet idealine karşı ‘romantik’ bir polemik başlattılar.

Almanlar, Aydınlanma hareketinin tersine devletin milleti oluşturduğunu düşünmüyorlardı.

Onlar insanların devleti oluşturduklarını öne sürüyorlardı.

İnsana dayandığı için, devleti oluşturan insanlar arasında ortak etnik köken olması gerektiğini öne sürdüğü için bu romantik bir tepki olarak anılıyordu.

Ama tabii ki sonuçları itibariyle bunun çok da romantik gelişmelere yol açtığı söylenemez.

Çünkü ‘VOLK’ anlamında millet Avrupa'da sonunla acılarla bitecek yolculuğuna o tarihte başlamıştı.

***

Çoğu insan Almanya'da nasıl olup da nazizmin kısa sürede yayıldığını, halktan bu kadar destek gördüğünü anlayamadı.

Hálá bu konuda kitaplar yazılıyor. Hitler'i anlamaya çalışıyor insanlar.

Etnik kökene dayalı ulus-devlet ve romantik polemik hatırlanmazsa olayı anlamak mümkün değildir.

Orada doğup büyüyen, hatta kendi çocukları bile orada doğan Türklere hálá neden yurttaşlık hakkı vermediklerini de anlayamazsınız bunu bilmeden.

Sırpları da anlayamazsınız bunu hatırlamadan.

Çünkü Katolik oldukları için Almanya'dan koşulsuz destek alan Hırvatlar gibi Ortodoks Sırplar da aynen Almanlar gibi etnik kökene dayalı bir ulus-devlet arayışı içindedirler.

Bu ‘emelleri’ için acımasız olabilirler. Hatta rahatlıkla ölürler.

Bu nedenle de NATO bu olayı bombayla bitirebileceğini sanıyorsa çok yanılıyor.

Bu gerçeği en iyi Almanlar ruhlarında hissediyorlardır, buna eminim.

(Yarın: O bölgede neden herkes çok acımasız? Neden kötülük o topraklarda büyük ‘K’ ile yazılıyor hep?)



X