Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Serdar Turgut: Haider'in yükselişi normal

Serdar TURGUT

Uçaklarda adına ‘ekonomi sınıfı’ denilen bölümden gün geçtikçe daha da fazla nefret etmeye başladım.

Bunu başlıca iki nedeni var:

1- Bebekler ve çocukların yüzde 99'u ‘ekonomi sınıfı’nda uçuyor.

2- Almanlar bol para kazanmalarına rağmen kendi ceplerinden para harcamaktansa ekonomi sınıfında uçmayı yeğliyorlar.

Gerçi zaman zaman ‘first class’ veya ‘business class’a da çocuk alıyorlar ama onlar ya bir kontun oğlu ya da Osmanlı hanedanının kendilerine prens veya prenses sıfatını takmış kişilerinin çocukları olduğundan onlar benden çok daha az gürültü yapıyorlar oturdukları yerde.

Almanlar ise ekonomi sınıfı dışıda fazla ortada gözükmezler. Uçakta ‘gümrüksüz satış’tan 10 bin marklık alışveriş yaparlar ama yine de ekonomi uçarlar.

Kendi kafalarında bunun bir mantığını oluşturmuşlardır. Bir Alman'ın fikrini değiştirmek mümkün olmadığı için de bu mantığı sorgulamak imkánsızdır.

*

Rana uçağa biner binmez çantasını karıştırmaya başlıyor.

Lens takıyor, lens çıkarıyor, gözlüğünü takıyor, onu beğenmiyor bu sefer de güneş gözlüğünü takıyor, kitap çıkarıyor iki sayfa okuyor beğenmiyor, onu çantaya tekrar koyuyor, başka bir kitap aramaya başlıyor, cep telefonunu acaba kapamış mıydım diyerek en azından beş kez kontrol ediyor, çantanın içinden küçük kekler çıkarıp yiyor, sonra leblebi de yiyor, suyu hostesten istemek yerine kendi şişesinden içiyor, sonra yine lensini takıyor.

Yanı anlayacağınız yanı başımda hiç bitip tükenmeyen bir kinetik enerji mevcut.

Bunun anlamı da şu: Ekonomi sınıfında uçmakta olduğumuzdan ve ikimiz arasındaki mesafe Sevgililer Günü'nde birbirlerine sımsıkı sarılan iki insanın arasındaki kadar olduğu için kasıklarıma sürekli olarak dirsek yiyorum.

Oturma yönüne doğru dalak ve karaciğere çalışıyor Rana.

Ortalama 30 saniyede bir olan bir şey bu ve şairler her ne kadar ‘Aşk her şeyi hoş gösterir’ deseler de bana inanın bunu sevimli kılabilecek bir ‘Aşk’ daha henüz anasından doğmadı.

*

Ben her yolculuk başlangıcında inanılmayacak derecede sevimsiz olurum.

Hayatımı bir önyargı silsilesi şeklinde yaşamakta olduğumdan gideceğim her ülke aleyhine söylenmeye başlarım.

Sonra gidip gördüğüm yere de büyük bir sevgiyle bağlanırım.

Bu bir kısırdöngü ve Rana huyumu bildiğinden söylenmelerimi katiyen dinlemiyor iki senedir filan.

Son seyahatten önce özellikle kötüydüm çünkü Portekiz'e gidiyordum ve orası benim Avrupa'da Arnavutluk'tan sonra en az gitmek istediğim ikinci yerdi.

Söylendim, söylendim ama uçağa binince havam biraz iyileşti. Çünkü 150 kişilik uçakta sadece 30 kişi vardı.

Bunun anlamı da dirsek darbelerinden kurtulmam olabilirdi. Gerçi Rana evlilikte işi şansa hiç bırakmaz ve bu tür durumlarda bile arada bir uzanır ve orama burama yumruk atarak alışkanlıklarımın devamını sağlar ama olsun en azından 30 saniyede bir yapamaz ya bunu, bu bile bir gelişme bence.

Çok eskiden bir karikatür görmüştüm. Neredeyse bin kişilik bir sinema salonunda sadece üç kişi oturuyor. Bu arada yer gösterici dördüncü kişiyi de getirip oturmakta olan üç kişiden bir tanesini yana kaydırıyor ve dördü bir arada oturmaya başlıyorlar.

Uçakta da bu durum oldu ve diğer 120 kişilik boş yer dururken yanıma 2 metre 10 santim civarında sıska bir adam gelip oturdu.

Ben nasıl olsa kalkar gider diye düşünürken bir anda kafamdan aşağıya kaynar su dökülüverdi, çünkü adam konuştu.

O bir Alman'dı.

*

Ben Prusya, Avusturya ve Habsburg tarihini okudum.

Bir Alman'ın elinde yazılı bilet yeri dışında herhangi başka bir yere gidip oturmasının imkánsız olduğunu bu yüzden bilirim.

Almanların üç kilometre çapı olan bir bölge içinde tek bir araba olmadığı zaman bile kırmızı ışık yeşile dönüşmeden karşıdan karşıya geçmedikleri görülmüştür.

Almanlar saat 24.00'den sonra tuvalette sifon çeken insanları bile polise şikáyet ederler. Almanlar hem anal, hem de oral retentiftirler.

Bu dallama da yanımda oturdu, bacaklarını gerdi ve çantasından káğıtlar çıkarıp yazı yazmaya başladı.

On beş dakika istirahat ederse ırkına ihanet etmiş olacağı için bu fırsatı kullanarak raporlar filan yazmaya koyuldu.

Gerçi ben bu adamı inanılmayacak kadar fazla rahatsız ederek (bir ipucu vereyim: Kronik prostatım olduğunu söyleyerek 20 kez filan tuvalete gittim ilk yarım saat içinde) onu yerinden kaldırdım.

Ama konu bu değil. Asıl söylemek istediğim şu: Avusturyalılar ne kadar itiraz etseler de sonuçta onlar da aynı ırksal kökendendirler ve insanı bu şekilde olan bir coğrafyada faşizm en mükemmel yönetim şeklidir.

X