Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Serdar Turgut: Çok aceleciyiz

Serdar TURGUT

Yıllarca önce yapmış olduğum doktora tezi çalışmasının adı ‘‘İktisadi Gelişme Süreçleri Üzerine Bir Deneme-1946-60 Dönemi Türk Ekonomisi Üzerine Gözlemler’’di.

Geçenlerde bu tezi yine şöyle bir karıştırdım.

Gördüm ki tezde müthiş bir hata yapmışım.

O zaman vardığım sonuca göre Demokrat Parti deneyimi Türkiye'nin demokratikleşmesi sürecinde muaazzam bir olaydı.

Tek partili dönemde ‘‘tüketici’’ olarak kitlelerin önemi yoktu.

Özellikle 1940 öncesi dönemde Türkiye hızla temel sanayileşmesini becermek zorundaydı.

Bu süreçte sadece yatırım yapılan sanayi -diyelim demir çelik- için gereken hammadde ve teknoloji önemliydi ekonomik düzlemde.

Özetle söylemek gerekirse, Kurtuluş Savaşı sonrasında 1940'lara kadar olan ekonomik gelişme süreci birey olarak tüketicinin var olmadığı, tüketimin sanayiler arası işleyen bir süreç olarak yaşandığı dönemdi.

Doğal olarak bu tür tamamen ihtiyaçtan doğan bir ekonomik yapı, demokratikleşmeye ihtiyaç duymaz.

Dahası demokratikleşme, ithal ikameci yani daha önce ithal etmekte olduğumuz ürünleri hızla yurtiçinde üretmeye girişen bir kalkınma hamlesiyle çelişir.

O kısa sürede ne pahasına olursa olsun temel sanayilerin kurulması gerekiyordu ve daha fazla tüketim, yani gelir talebiyle ortaya çıkacak kitleler bu ihtiyaçla çelişirdi.

***

Demokrat Parti, köylü kitleleri sadece üretici, yani sanayileşme hamlesine ucuz mal sağlayan ve böylece de Marx'ın Kapital'inde gösterdiği artık-değer sömürüsü sürecinde başrolü oynayan insanlar olarak görmedi.

Göremezdi de zaten, çünkü ekonominin ithal ikameci ilk aşaması tamamlandıktan sonra tüketici kitlelerin sisteme sokulması gerekiyordu.

Demokrat Parti bunu başardı. O 14 yıl, tarihimizde köylülüğün belki de altın dönemidir. (Sonra Adalet Partisi tepkisi yıllarında üç yıl kadar daha yaşandı bu altın dönem).

Tabii tüketmek, kendi başına kalabilecek bir eylem de değildir. Merkezin taleplerine, direktiflerine göre yaşamaya alışmış olan köylülüğün tüketici olmaya başlamasıyla birlikte Türkiye belki de çok istemeden demokratik sisteme dahil oldu.

Ben o zamanlar Marksist sistematiğe uygun olarak yazmış olduğum tezimde, Demokrat Parti dönemini işte bu nedenle alkışlamıştım.

***

Tezin sistematiğinin hálá daha doğru olduğunu düşünmekle birlikte sonuçlardan duyduğum heyecanın biraz prematüre olduğunu düşünüyorum artık.

Türkiye'nin demokratik sisteme geçişinde acele etmiş olduğuna bugün ciddi olarak inanıyorum.

Tabii köylülüğün tüketmesi ve oyuyla sisteme aktif oyuncu olarak dahil edilmesi, bugün yaşanan birçok sorunu da beraberinde getirdi.

Türkiye 1946 heyecanını bir 20 yıl sonra yaşasaydı, köylülüğün sisteme erken dahil edilmesi nedeniyle sistemde yaşanan ideolojik şok da yaşanmayacak, merkezdeki sistem kendini hazırlıksız olarak bulmayacaktı.

Bugün Anadolu'da ve onun uzantısı şehir varoşlarında dinin siyasallaşacağı, iç göçün yaşanacağı, gelir dağılımının bozulacağı ve popülist olmakla birlikte temelde halktan pek hoşlanmayan siyasetlerin gündeme geleceği, aslında 1946 yılında erken geçilen demokratik sistemle daha o gün belli olmuştu.

Türkiye bugün demokrasiye erken ve hazırlıksız geçmiş olmanın faturalarını ödüyor ve ödemeye de devam edecek.

***

Sadece siyasette değil başka konularda da Türkiye'de aceleci davranıldığını düşünüyorum.

Örneğin, alın borsayı.

Bence Türkiye gibi bir ekonomide borsa katiyen bulunmamalı. Çünkü çarpık ekonomik gelişme sürecinde çarpık bir burjuvazi gelişti Türkiye'de.

Bu burjuvazi aslında korkaktır. Dünyanın merkez kapitalist ülkelerinde burjuva sınıfında bulunan bazı hasletler maalesef bizimkilerin büyük çoğunluğunda katiyen yoktur.

Bunlara sahip olanlar ise ayakta durmak zorunda kaldıkları için fazla ses çıkaramazlar ve genel ortama, buna içleri basmasa da uyarlar.

Borsa gerçek bir burjuvazinin bulunmadığı, kısa sürede köşe dönme ideolojisinin neredeyse resmi ideoloji olduğu, üretmeden para kazanmaya alışık insanların işadamı olabildikleri bir ülkede, aslında ekonomik felaketin de hazırlayıcısıdır.

Bugün borsaya para yatıran milyonlarca insan, aslında var olmayan üretimlerin ve satılmayan malların paralarını kazanıyorlar.

Bu borsa, normal ülkelerde var olan borsaların duyarlı olduğu hiçbir ekonomik gelişmeye, siyasi olaya, ani sosyal sürprizlere duyarlı değil.

Duyarlı olmaması gereken şeylere duyarlı gibi, çünkü neye tepki verileceğini küçük oyuncuların toplam etkisi değil büyük oyuncuların manipülatif kararları belirliyor.

Teknik adamlar bunu, ‘‘Borsanın derinliğinin olmaması’’ tabiriyle açıklıyorlar.

İlk çok partili seçim 1966 yılında yapılsaydı, Türkiye belki o 20 yılda zorla da olsa devletten tamamen bağımsız olan bir burjuvazi yetiştirmeyi başaracaktı.

Ve bugün Amerika'da bile ‘‘Borsada acaba tehlikeye doğru mu gidiliyor’’ diye tartışılırken, ekonomiden sorumlu devlet adamının intihar girişimi yaptığı günden bir gün sonra borsanın ‘‘kendisini toparlaması’’ gibi ucube bir olay da yaşanmayacaktı.



X