Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Senin adın bile geçmedi

Birini çok ama çok ama sevmek…

Aşk…

 

Bazen hiç beklemediğin bir anda gelir. Kaybolduğunu sandığın bir kalabalığın içinde seni gören bir çift gözle çıkıp gelir aşk. Fark edilmiş olmanın verdiği mutlulukla…

 

Bazen bir şarkıyla…

 

Bazen de küçük cümlelerin içine saklanarak gelir. Hiç umulmadık bir şekilde, pat diye…

 

Kalbin de, bedenin de hazırlıksızken…

 

Beklenmedik jestlerle ve ummadık anda karşılaştığın şefkatle…

 

Olasılıklarla, arzularla, umutlarla, gururla, tutkuyla, kahkahalarla, gözyaşlarıyla, imkansızlıklarla gelir aşk!

 

Öyle bir gelir ki…

 

Aşka düşen insan neler yaşar, hangi duyguları işler ilmek ilmek kalbine? Ya da hangi duygularla boğuşur, hangi hislerle savaşır? Aşk denen illete tanık oluşu nasıldır, yaşadığı duygular nedir?

 

Kalbin deli atışları, kaçamak ya da tutkulu bakışlar, kesilen ya da artan iştahlar, neredeyse yirmi dört saat sevdiği kişiyi düşünmeler, ruhunuzda uçan kelebekler, telefon elde gezmeler, göklere çıkmalar, yürek sıkışmaları, ne yapacağını, elini kolunu nereye koyacağını bilememeler, onunla aynı şehirde nefes alıyor olmanın bile verdiği mutluluk ve anlatılmaz hisler, uykusuz geceler, şiir yazmalar, alev alev yanmalar, girilen çıkmaz sokaklar, serenat yapmalar…

 

Bu kadar mı sanıyorsunuz? Daha durun bakalım. Bulutlarda yürüdüğünü sanmalar, gülen yüz ve gözler, yanaklarda açan güller, gözü karartmalar, içinizin içinize sığmayışı, gökkuşağının renklerinin gözlerinize serilmesi, denizdeki o dalgaların içinizde coşarak aşk dalgaları halinde kalbin sahiline vurması, ‘Asla yapmam’ denilen şeyleri hiç düşünmeden yapmalar...

 

Sonra… El ele gezmeler, tutkular, kendi canına sararcasına sarılmalar, radyodan şarkı tutmalar, sabaha karşı ansızın uyanıp sevgiliyi düşünmeler, sarhoş gibi dolanmalar, yolda koşarcasına yürümeler, içindeki çocuğu tüm coşkusuyla sevdiğine sunmalar, yeryüzüne inen yıldızlar…

 

Mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlamalar, vitrindeki her giysiyi O’na yakıştırmalar, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçirmeler…

 

Depremler olur vücutta. Enkaz kaldırma değil de temelini aşk ve gerçek sevgiyle sağlamlaştıran yeni bütünler inşa edilir bu depremlerin sonrasında. Volkanlar patlar, duygular lav olur akar, sızar kalbe. Bu lavlar yakmaz tam tersi serinletir.

 

Fırtınalar kopar, sürükler sizi. Fırtınalar da ne ki... Kalp alabora olur ama bu, sert rüzgarlar gibi darmadağın etmek yerine ılık meltemler misali okşar kalbi. Bulutlar bembeyaz bir yoldur; ayağınızın, kalbinizin ve de aşkınızın izini bırakacağı.

 

Kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmez bir türlü.

 

Onunla birlikte film seyretmek, huzurlu bir anı paylaşmak, beraber bir kahvaltı hazırlamak, yemekler yapmak, tiyatrolara, resitallere gitmek, okunan kitaplar ve izlenen filmler üzerinde konuşmak… Dünyanın herhangi bir yerini onunla beraber görmek, birlikte saatlerce yürümek, yeni doğan bir bebeğin sevinci üzerine konuşmak…

     

Eros oklarını saplar ama hedefi on ikiden vurarak saplanan bu oklar acıtmaz. Tam tersi mutlu eder kalbi, her saplanışta. Aşkın yaşandığı süreçte saplanan bu oklar haz verirken aşk bittiğinde ucunu parlatıp ayrılık hançerine bırakır yerini bu kez.

 

Coşkusunun, hazzının, hüznünün şiddeti değişir kalpten kalbe ama yaşanan duygular aynıdır aşk söz konusu olduğunda ve de bir kalpte yerini aldığında. Yaşananların şiddeti farklı olsa da her kalpte, aşk bittiğinde kaybedenler daha çok benzer birbirine.

 

Peki ya aşk bittiğinde yaşanan bocalamalar?

 

İşte onu hiç sormayın derim ama... Buna da değinmemiz gerekiyor, her ne kadar aşk sonrasında yaşansa da yine aşkın yaşattığı duygular olduğu için.

 

En yakınınızdaki, en yüreğinizdeki vurur hislerinizi. ‘Canım’ dediğiniz döner size sırtını. En acıtanı da budur zaten. Nasıl da koyar bu, insana; tarif edilemez, yaşayan bilir ancak.

 

Anlatamayacağınız kadar çok üzülüp, çok acı çekersiniz, belki çilenizi hafife alanlar olur. Öyle bir yanar ki içiniz, hiç kimseye anlatamazsınız. Gerçi anlatsanız da anlayamazlar ki o anki içinizi yiyip bitiren acıyı. Günlerce ağlarsınız. Akan, bitmeyen gözyaşlarınızın nehirleri hatta denizleri geçtiğini düşünürsünüz.

 

Onun hasreti kalbinizde azılı bela olur. Ne yaparsanız yapın kurtulamazsınız. Çöreklenir kalbinizdeki en kuytu yere, ummadık bir anda sizi tekrar vurmak üzere. Dönülmez uzaklara gitmek gelir içinizden... Bir ‘Ah’ çekersiniz derinden. Ve anlamaya çalışırken, zor zamanları atlatmaya çabalarken çok sevdiğinizin yanınızda olmaması...

 

Ve bunlarla başlayıp süregelen, bir süre daha devam eden duygu bocalamaları...

 

Tüterken gözünüzde buram buram, özleseniz de onu her an, ağlasanız da olmaz duyan. Kaderedir küskünlüğünüz, sizi ondan ayrı koyan. Canınız acır, kolunuz kanadınız kırılmış gibi hissedersiniz kendinizi. Bir şeyler eksik… Nokta koyup da anılara, geçemezsiniz uykulara.

 

Tuzla buz olursunuz sanki. Çocuksu sevinçlerinizden eser kalmaz. Ümitleriniz darmadağın olur, her biri bir yöne savrulur; hayalleriniz yaralanır, kanar bir süre. Hisleriniz karanfiller misali örselenip, incinir. Aklınız başınızdan gider, anlamı kalmaz hiç bir şeyin. Kapatırsınız kalbinizin kepenklerini. Beyaz örtüler örtüp anıların üzerine, siyah perdeleri çekersiniz bir zamanlar gözlerinizin gördüğü o cıvıl cıvıl renkler yerine.

 

O; gözlerinizde bir renk, kulaklarınızda bir ses ve göğsünüzde bir nefes olarak kalır. Nehirleri aratmayan taşıp sel olan gözyaşları, kendine gelememeler, ruh sıkışmaları, yerden yere vurulmalar, dibi boylamalar, düze çıkamamalar, vs...

 

İşte aşkın tüm halleri…

 

Sahi! Aşk nedir?

 

‘Aşk nedir?’ sorusuna verilen yanıtlar veya aşka ilişkin saptamalar hep eksik kalır. Ama yine de aşktan konuşmak, aşkımızı anlatmak isteriz. Hem de hiç durmadan anlatmak... Bunu neden yaparız?

 

Kendi aşkımızı, kendi hikayemizi kendimize karşı savunduğumuz için belki.

 

İşte; aşkın olasılıklarla başlayıp, mutluluğun en çabuk aşkla gelip en çabuk aşkla gittiğini, bazen kendi aşkımızı kendimizin sabote ettiğimizi, ne kadar farklı başlasa da her aşkın aynı yerde noktalandığına, aşkın başlangıç sebebinin sonradan aşkın bitiş sebebine dönüşebildiğini, artık kimsenin aşktan ölmediğini, monotonlukların ve alışkanlıkların dışında hiçbir şey olmasa bile zamanı geldiğinde aşk, kendi sona eriş bahanesini, kendisinin yaratıp bitirdiğini ‘Senin Adın Bile Geçmedi’ adını verdiği son kitabında anlatıyor İclal Aydın.

 

‘Senin Adın Bile Geçmedi’ dese de onu unutmadığını da…

 

***

 

Aşk…

 

Şimdilerde, kimse kimsenin hayatının kadını / adamı değil. Eskiden hastalıklar bile aşkı referans alırken mesela verem aşkla bağdaştırılmışken; kanser gibi sebebi üzüntü ve ruhsal bir çöküntüyle açıklanan bir hastalığı kolektif bilinç aşk acısına yormuyor bugün. Jane Austen’in bütün bir dünya edebiyatını etkilemiş olan ‘Aşk ve Gurur’daki gibi sonsuz aşklar yok belki. Ya da Çalıkuşu’ndaki gibi…

 

Evet günümüzde böyle ince aşklar kalmadı maalesef. Eskiden sevdiğini uzaktan bir kez olsun görebilmek, iki cümle konuşabilmek için yapılanlar… Sevdiğini beş dakika görebilmek için katedilen yollar…

 

Çalıkuşu Feride günlüğünün arka kapağına mavi mürekkeple yazarak bitirmişti sözde yaşam öyküsünü. 'Bu geceye kadar hep bir parça senindim Kâmran' diye. Bir başkasının kadını olmaya giderken ebediyete dek Kâmran'a teslim etmişti aslında kendini. Yazıp bırakmıştı. Kâğıda, tarihe, boşluğa, aslında sevgiliye...

Ama şimdi eskiden aşkta yaşanan bu inceliklerin yokluğu, aşkın yok olduğu anlamına gelmiyor tabii. Aşk da yazı gibidir, yok oldu demekle yok olmuyor. Öldü demekle ölmüyor. Biçim, üslup değiştirir ama ölüp, yok olmaz. Tıpkı yazı gibi aşktan da vazgeçilmez!    

 

Yazmak; kendini, aşkını, yaşadıklarını en iyi şekilde ifade edebildiğini ummaktır.

 

Aşkın o kadar sahici ve güçlüdür ki; o sahiciliği ve büyüklüğü mektupta bütün çıplaklığıyla görecek olan karşı tarafın kayıtsız kalamayacağını umarak yazmak…

 

Bizler de yazıyoruz aşkımızı. Kâğıda, tarihe, boşluğa, duygulara, tutkuya, aşka, aslında sevgiliye...

 

Hangi durumlarda tek çare oluyor yazmak? Ve ne oluyor, nasıl oluyor da; kendisinin metne dönüştürülmesinde, mektuplara dökülmesinde diretiyor aşk?

Yaşadıklarımızı kâğıda dökerken; kalbimiz, anılar, duygular bir bir açılırken aslında serüvenin sonunun olmadığını görmek…


Hep sevilebileceğimizi ve sevebileceğimiz birinin birden çıkıp gelebileceğini, yine yeni yeniden başlayabileceğimizi görmek...

 

Aşık olduğumuz o kişiyi çok sevdiğimizi bilerek…

 

Onu anıp, içten bir tebessümle ya da buruk gülümseyerek…

 

Ve bunu tarihe, kâğıda, kelimelere, cümlelere, tutkuya, aşka…

Veeee…

Hayatımdaki cesaretim, tutkularımdaki esaretim, kalbimdeki emanetim!

Senin adın bile geçmedi bu yazıda. Ama bil ki; tutkularımın devleştiği, duygularımın yönettiği kalbimde; diğer yazılarımda da olduğu gibi bu yazıdaki her cümlede, her kelimede, her bir harfte sen varsın!

 

                                                       MELİKE BİRGÖLGE

 

 

 

 

 

 

 

X