Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Sedat Ergin sakalına kına yakıp bir tutamını da toprağa gömmeli

Sedat Ergin’in sakal bırakması Dışişleri’nde, Meclis’te ve gazete sayfalarında günün konusu oldu. Sedat, Osmanlı İstanbulu’nun klasik semtlerinden olan Hırkaişerif’tendir.

Bu semte adını, Hazreti Muhammed’in hırkasının muhafaza edildiği mekán olması sebebiyle ‘Hırkaişerif’ adını alan meşhur cami verir. Çocukluğunda ‘Hırkaişerif’in manevi iklimini teneffüs etmiş biri olarak Sedat Ergin’in dini ve sosyal derinliği olan ‘sakal’ konusunda gerekli herşeyi bildiğinden asla şüphe etmiyorum. Ama, bitip tükenmeyen iş koşuşturması yüzünden sakalıyla ilgili olarak yapması gereken işlerden bazılarını unutması ihtimalinin bulunduğunu düşünüyor ve bu görevlerini hatırlatmayı bir dost vazifesi addediyorum. İşte, Sedat Ergin’in mutlaka yapması gerekenler: Sakalını okutacak, sonra kına sürecek, bir tutam sakal kılını toprağa gömecek ve okuttuğu sakalı artık asla kesmeyecek!

SEDAT Ergin’in sakal bırakması, devlet meselesi gibi oldu. Dışişleri’nde, Meclis’te ve gazete sayfalarında birkaç günden buyana Sedat’ın sakalından sözediliyor, duasının edilip edilmediği, yakışıp yakışmadığı yahut kesip kesmeyeceği tartışılıyor.

Sedat, Osmanlı İstanbulu’nun klasik semtlerinden olan Hırkaişerif’tendir. Bu semte adını, Hazreti Muhammed’in hırkasının muhafaza edildiği mekán olması sebebiyle ‘Hırkaişerif’ adını alan meşhur cami verir.

Çocukluğunda ‘Hırkaişerif’in manevi iklimini teneffüs etmiş biri olarak Sedat Ergin’in dini ve sosyal derinliği olan ‘sakal’ konusunda gerekli herşeyi bildiğinden asla şüphe etmiyorum. Ama başkentin hem siyasi havasını teneffüs etmek, hem de diplomatik nabzını elinde tutmak gibisinden ağır bir sorumluluk taşıyan Sedat’ın yaşadığı devamlı koşuşturma yüzünden sakalıyla ilgili bazı ‘vecibeleri’ni unutması ihtimalini de düşünerek bu vecibeleri hatırlatmayı bir dost vazifesi addediyorum.

Sedat’ın sakalıyla ilgili olarak öncelikle ifade etmem gereken çok önemli bir husus var: 18. yüzyılda yaşamış olan ansiklopedist álimlerimizden Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, ‘Márifetnáme’ isimli eserinde insanların iç dünyalarını dış görünüşlerine göre yorumlar. Bu yorumda sakalı da bir değerlendirme unsuru yapar ve ‘Sakalı uzun olan, hünersizdir. Sakalı sık olan, kabadır. Siyah ve seyrek sakal, zekáya delálet eder. Değirmi sakallılar olgundur’ buyurur. Ben, Sedat Ergin’in zeká ve kabiliyetini uzun seneler öncesinden yakinen bilenlerdendim ama sakalının yer yer ak düşmesine rağmen siyah ve seyrek olduğunu fotoğrafından görüp İbrahim Hakkı Hazretleri’nin sözünü ettiği gruplardan üçüncüsüne, yani ‘olgun zevát’ arasına girdiğinin böyle yüksek bir makamdan tasdikine şahit olmam, beni ayrıca memnun etti.

DÖRT GÖREV DÜŞÜYOR

Şimdi, sözünü ettiğim ‘sakal vecibeleri’ni Sedat’a hitaben ve maddeler halinde sıralıyorum:

1. Sakal bırakmanın málum, peygamberimizin tavsiyesi olduğu söylenir ve senin gibi eski bir İstanbullu’nun dedelerinin yolundan giderek sakalının duasını yaptırması şarttır Sedatçığım! Buna ‘irsál-i lihye merásimi’ yani ‘sakal bırakma töreni’ denir. Dua gayet kısadır ve genellikle cuma namazından sonra bir hoca efendi tarafından okunur. Hoca duayı bitirdikten sonra ‘Yarabbi, bu zátı hayırlı bir ádem eyle’ deyip yüzüne üç defa üfler, duaya katılanlara yine İstanbul ádetlerine uyarak mükellef bir ziyafet çekersin ve merasim tamamlanmış olur. Dışişleri Bakanı Abdullah Bey’in de sözünü ettiği ‘sakal duası’ bundan ibarettir ve senin için en uygun dua mekánı, Hırkaişerif Camii’dir! Duana gelip ‘Ámiiiin’ demek ve çekeceğin ziyafette hazır bulunmak hususunda emrine ámádeyim!

2. Şimdi, dua ile meşrulaştırdığın sakalına kına yakman gerekiyor... Ebu Hureyre’den nakledilen bir hadiste ‘Yahudiler ve Hristiyanlar saçlarını boyamazlar, siz onlara muhalefet ediniz’ buyurulmakta, yani saçın ve sakalın boyanması gerektiği söylenmektedir. Bu hadis bizde saça ve sakala ‘kına yakılması’ şeklinde uygulanmıştır ve dolayısıyla ak düşmüş olan sakalına bir defa olsun kına yakman gerekmektedir. Ezdiğin bir avuç kınayı ‘vesime’ denilen otla karıştırıp sulandırarak sakalına sürersin, o kadar. Fakat itinayla sürmezsen birkaç haftalığına azıcık renk değiştirirsin, unutma!

3. Bitmediiii... Yine dini emirler uyarınca bıyığının sakalından kısa olmasına dikkat etmen ve bir başka İstanbul ádetini de mutlaka yerine getirmen lázım: Sakalını makasla ilk defa düzelttiğin sırada kestiğin kıllardan bir tutamını bir kenara koyacak, sonra aynı makasla tırnağını da kesecek ve ayırdığın o bir tutam sakal kılıyla tırnaklarını temiz bir toprağa gömeceksin! Bu ameliyeyi de yapmandan sonra, sakalınla ilgili görevlerin tamamlamış demektir.

4. Artık, işin dünyevi tarafına gelelim... Sen sen ol, bıraktığın sakalı sakın hááá kesmeye kalkma, yoksa Allah korusun, işinden olabilirsin!

Bunu nereden mi çıkartıyorum, bak anlatayım:

İbrahim Şinasi Efendi’yi bilirsin, hani bizim mesleğin yani gazeteciliğin pirlerinden sayılan ve ‘Tasvir-i Efkár’ gazetesini çıkartan meşhur Şinasi...

Şinasi, Fransa’da iyi bir tahsil gördükten sonra Türkiye’ye döner, ‘Meclis-i Maarif’e, yani bugünün Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki ‘Talim ve Terbiye Dairesi’ne tayin edilir, bir taraftan da gazetelere yazılar yazıp kitaplar çıkartmaya başlar. Ama 1856’da aklına eser, kimbilir, belki de uzun senelerini geçirdiği Fransa’daki edebiyatçılara özenir ve o devirde sakal kesmenin hem ayıp hem de yasak olduğunu bile bile traş oluverir. İşine matruş bir halde geldiğini gören mesai arkadaşları, vaziyeti zamanın sadrazamı Áli Paşa’ya yetiştirirler ve Paşa, Şinasi’yi hemen kapının önüne koyar.

GAZETECİ SAKALLI OLUR

Bizim mesleğin en eskilerinin, yani Ahmed Midhat Efendi, Namık Kemal ve Agáh Efendi gibi gazetecilerin Avrupa’nın sakalsız yazarlarına hayran olmalarına rağmen sakallarını bir türlü kesmeye cesaret edememelerinin sebebi, bu işe kalkışmanın uğursuz olduğuna inanmaları ve Şinasi gibi işsiz kalma endişeleridir.

İstanbul folkloru ağırlıklı bu dört madde, üniversiteye kaydolduğu hafta bıraktığı sakalını dört aylık askerliği dışında hiç kesmeyen ve neredeyse 30 seneden buyana sakallı olan bir gazetecinin tecrübelerine dayanmaktadır ve sadece Sedat Ergin’e değil, sakal bırakacak olan herkese tavsiyedir!

Sedat için sakal NiZAMNAMESi

1. Büyük dedelerinin yadigárı olan İstanbul’daki Hırkaişerif Camii’ne giderek sakal duası okutacak ve ‘irsál-i lihye merásimi’ denilen ‘sakal bırakma töreni’ ile misafirlerine ziyafet çekecek.

2. Bir avuç kınayı ezerek ‘vesime’ isimli otla karıştırıp sulandırdıktan sonra hafiften ak düşmüş sakalına sürecek ve azıcık renk değiştirecek.

3. Bıyığının sakalından kısa olmasına dikkat edecek, sakalını makasla ilk defa düzelttiği sırada kestiği kıllardan bir tutamını, aynı makasla keseceği tırnaklarıyla beraber temiz bir toprağa gömecek.

4. Türk basınının öncülerinden olan Şinasi’nin 1856’da sakalını kestiği için işsiz kalmasından kaynaklanan ‘gazeteci sakalını kesmez’ kuralına uyarak sakalını bundan böyle asla kesmeyecek, sadece kısaltacak.

Bu CD’de çalan müzisyen kesinlikle Mesud Cemil değildir!

MESUD Cemil,
Türk Müziği’nin çok önemli bir ismiydi. Müziğin efsanevi adının, Tanburi Cemil Bey’in oğluydu; bana göre babasından daha seçkin bir tanburi idi, radyoculuğu Türkiye’ye getirenlerdendi, Türkçe’ye herkesi gıpta ettirecek derecede hákimdi ve sözün kısası, çok önemli bir sanatkárdı.

Hayata 1963’te 61 yaşındayken veda etti ve ardında harikuláde müzik kayıtları, az ama birbirinden şık birkaç eser, hoş hatıralar ve çok büyük bir isim bıraktı.

Bu büyük sanatkár, müzik kayıtlarının bugünlere ulaşması konusunda her nedense gayet şanssızdı. Meselá, birkaç sene önce çıkan ilk albümünde yeralan uzunca bir tanbur taksimi hakkında CD’nin kitapçığında ‘Mesud Cemil’in tanbur icrasındaki zirvesi’ deniyordu ama sözkonusu kayıt ona değil, talebesi Ercümend Batanay’a aitti.

Derken, geçtiğimiz haftalarda Kalan Müzik’ten iki CD’lik bir başka Mesud Cemil albümü çıktı. Hayranı olduğum bu büyük müzikçiyi yeniden dinleyebilmenin hevesiyle albümü hemen aldım ve müzik sistemimin başına geçtim.

CD’nin kitapçığında ‘Suzidil taksim’ ibaresini okuyunca, ne yalan söyleyeyim biraz şaşırdım ve üzüldüm. Zira, Mesud Bey’in kayıtlarından oluşan en zengin kolleksiyonlardan birinin kendimde olduğunu zannediyordum ama Suzidil’den bir taksimini hiç işitmemiştim. CD’yi heyecan içerisinde cihaza yerleştirip meçhulüm olan kaydı dinlemeye hazırlandım fakat o da ne? Hoparlörlerden meşhur Ferahfeza taksim, üstelik taksimin son kısmının nağmeleri yükseliverdi! Albümü yapan zát, Ferahfeza’yı bambaşka bir makam olan Suzidil zannetmiş ve üstüne üstlük, CD’ye koyduğu eserin bir diğer parçanın sonu olduğunu anlayamamıştı. Ááááh kulak!

‘Ya sábır’ çekerek cihaza ikinci CD’yi koydum ama keşke koymaz olaydım! İlk sıradaki Rehavi taksim yerine ortalığı bu defa kalın perdeden bir uğultu sardı. Kaydın devri neredeyse yarı yarıya düşüktü; CD’de tam dokuz dakika beş saniye boyunca devam eden bir garabet vardı ve albümü ‘yayına hazırladığı’ iddia edilen kişi, makamları birbirine karıştırmadaki maharetinin yanısıra, bir kaydın devrini bile anlayamadığını ispat etmedeydi! Váááh kulak!

Mesud Bey’i bu CD vasıtasıyla tanıyabileceklerini düşünen genç müzisyenlere şu kadarını söyleyeyim: İçerisinde eksik, üstelik makamı bile yanlış yazılmış bir parça ile devri düşük kayıtların bulunduğu ama en meşhur eseri olan Nihavend Saz Semaisi’nin kendi icrasıyla verilmesinin akıl bile edilemediği bu albümde Mesud Cemil asla yoktur!

Müzik yapımcıları musikiyi bilen, dinlediğini de anlayan sanat danışmanları kullanmak zorundadırlar ve hiçbir müzik yapımcısı, hakkında daha önce çıkmış olan övücü yazıları sermaye edinerek ‘Bunu da yerler’ deme lüksüne sahip değildir!

Kalan Müzik’ten çıkan bu albüm, bana Mesud Cemil’i yakından tanımış olanların ondan naklettikleri bir sözü hatırlattı: ‘Kulak bazı insanlarda müziğe, bazılarında da şapka tutmaya yarar’ demesini...
X