Gündem Haberleri

GÜNDEM

    SEDAT ERGİN’İN 3 ARALIK 2009 TARİHİNDE ABD TEMSİLCİLER MECLİSİ TOM LANTOS İNSAN HAKLARI KOMİSYONU’NDA YAPTIĞI KONUŞMA

    Hürriyet Haber
    11 Aralık 2009 - 23:42Son Güncelleme : 11 Aralık 2009 - 23:42

    Bugün Türk demokrasisinin genel görünümü ve bu bağlamda spesifik olarak Türkiye’deki basın özgürlüğüne ilişkin konular üzerinde konuşmak üzere burada bulunuyorum.

    Sözlerime, Türk demokrasisinin mevcut durumu ve basın özgürlüğü konusunda, birbiriyle zıt düşüncelertaşıdığımı belirterek başlamak istiyorum.

     

    Çünkü, bir tarafta, Türk demokrasisi zenginleştirmekte olan olumlu trendler var. Ancak, diğer tarafta da, buna paradoks oluşturan bir şekilde tam  aksi yönde ilerleyen ve  Türkiye’nin demokratik yaşantısına gölge düşüren eğilimler var.

       

    Buradaki ironi, bu tartışmanın her iki tarafının da olgularla doğrulanabilir olmasıdır. Her iki tez de geçerlidir; her ikisi birlikte mevcuttur. Türkiye, aslında her ikisidir.

     

    Önce olumlu trendlerle başlayalım. Türkiye, 1999’dan bu yana Avrupa Birliği tam üyelik adayı statüsünde. Türkiye’nin AB sürecine angaje olması, -inişli çıkışlı olmakla birlikte- beraberinde dinamik bir siyasi reform sürecini getirdi. 

      

    Burada, Kürt sorunundan  başlayarak, siyasi sistemde meydana gelen esaslı değişikliklerinuzun bir listesi yapılabilir. Cumhuriyetin bu kronik sorununda geçtiğimiz on yıl içinde önemli bir ilerleme kaydedildi.  

     

    Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümeti’nin yakın dönemde başlatmış olduğu “Kürt açılımı, yakın Türkiye tarihi içinde atılmış en cesur adımlardan birini oluşturuyor.  Açılım, her ne kadar henüz spesifik öneriler içeren kapsamlı bir çerçeveye oturmamış olsa da, bu konuda bir hareketlilik (momentum) yaratılmış olması başlı başına önemlidir ve bu çok zor sorunun çözümü yolunda bir katalizör işlevi görecektir.   

     

    Değişime ilişkin bir diğer alan, askeri otoriteninyetkilerininsınırlandırılması olmuştur. Böylelikle, silahlı kuvvetler üzerinde sivil denetim açısından Türkiye Avrupa’nın demokratik standartları ile daha uyumlu bir hale gelmiştir. Ancak, bu alanda da kat edilmesi gereken daha yol var.     

        

    Washington’da Ergenekon davası üzerine bir tartışmanın sürdüğünü biliyorum. Kanımca, Ergenekon soruşturması, en azından başlangıç aşaması itibarı ile haklı gerekçelere dayanmaktadır. Ortaya çıkarılan büyük miktarda patlayıcı ve silahlar, bunları bulunduran şebekeleriniyi niyetli olduklarına işaret etmiyor. Bununla birlikte,  daha sonraki aşamalarında soruşturmanın basın ve akademik çevrelerdeki önde gelen muhalif seslerin susturulması için kullanıldığı yolunda eleştirel bir bakış da güçleniyor.

    Demokratik istikrarı güvence altına almak açısından “bu soruşturmanın sonuna kadar gitmesi”, ancak aynı zamanda AB Komisyonu’nun  eski Genişleme Komiseri Ollie Rehn’in de belirttiği gibi “geçerli tüm yargılama usulleri ve hukuk devleti kurallarına tam anlamı ile sadık kalınarak yürütülmesi gerektiği” hususunda kuvvetlenen bir konsensüs var.

     

    Denklemin diğer tarafında ise, olumsuz trendlerin bulunduğu uzun bir liste yer alıyor. Bu olumsuz trendlerin pek çoğu, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’ye ilişkin 2009 insan hakları raporunda da belgelenmiştir. Bu raporda bazı alanlarda ciddi sorunlar olduğu teyit edilmektedir. Rapor, bu alanları sıralarken, emniyet güçlerinin uyguladığı işkence, dayak ve taciz olaylarında artış olduğunu, benzer bir durumun kadınlara karşı şiddet konusunda yaşandığını,  ayrıca ifade özgürlüğünü yasaklayan pek çok yasa ve düzenlemenin hala yürürlükte olduğunu belirtiyor.

     

    Basın çevrelerinde tepkiye yol açan bir konu da, Başbakanlık basın bürosunun, bir grup muhabirin akreditasyonunu, “yalan haber” yaptıkları gerekçesiyle iptal etmesi oldu.

         

    Doğan Grubu’na kesilen vergi cezası da bir başka kaygı konusudur. Maliye Bakanlığı tarafından talep edilmekte olan toplam ceza 3 milyar doların üzerindedir. Cezanın çok büyük bir bölümü, bir Alman medya grubu olan Axel Springer’e yapılan ve toplam değeri yaklaşık 500 milyon dolar olan hisse devri işleminden kaynaklanıyor. Diğer bir ifade ile, ceza, ihtilaf konusu olan işlemin altı katından daha fazla tutuyor. Bu ceza, aynı zamanda bütün Doğan Grubu’nun toplam değerinden de daha fazla bir tutar. Bu cezanın orantısallığını ve haklılığını değerlendirmek  herkesin kendi vicdanına kalmış bir şeydir.   

     

    Avrupa’da ve ABD’deki meslektaşlarımıza, içinde bulunduğumuz bu zor dönemde bizimle girdikleri dayanışma için müteşekkiriz. The New York Times, The Washington Post ve Wall Street Journal gibi ABD’nin önde gelen gazetelerinde bizi destekleyen köşe yazılarını okumak, bizi gerçekten rahatlattı. Bize vermiş oldukları destek, özgür dünyada bu tür davranışların asla gözden kaçmayacağını da göstermiş oldu.

     

    Bence sorun, esas itibarı ile hoşgörüye ilişkindir.  Siyasetçiler ile gazetecilerin ilişkileri her zaman sorunludur ve gerilime açıktır. Bu demokrasinin doğasında var.

     

    Hoşgörü konusunda yakın zamanda yaşanan bir örnek oldukça anlamlıdır.  Başbakanımız Sayın Recep Tayip Erdoğan, geçenlerde yine köşe yazarlarına kızdı   ve hücuma geçti.  Başbakan, köşe yazarları daha az yazdığı takdirde Türkiye’nin daha huzurlu olacağını ileri sürdü.  Başbakan Erdoğan, iki gün önce partisinin parlamento grubuna seslenirken “Geçmişte bir köşe yazarı haftada bir ya da iki kez yazardı. Fakat şimdi her gün  yazıyorlar, hatta yarım saatte bir köşe yazısı yazıyorlar. Ne kabiliyetli insanlar” dedi.     

     

    Ben kendi halinde bir köşe yazarıyım. Ancak, başbakanımız istediği takdirde, yurdumun huzuruna katkıda bulunabilmek adına, fedakarlıkta bulunup daha az yazmaya hazırım.

     

    Eğer farklılıklara hoşgörü bir demokrasinin kalitesi bakımından başat bir ölçüt olarak alınırsa, Türkiye’nin bu alanda üst sıralarda yer alabileceğinden şüphe ederim.

     

              

    Demokrasi, farklı olabilmektir. Demokratik kültürün herhangi bir temel tanımı, farklılığa saygı ile başlar.

     

    Devmokrasi, diğer yandan da  kuvvetlerin birbirinden ayrılması demektir. Bunun için işleyen kontrol ve dengeleme mekanizmaları gerekir.

     

    Türkiye’de sivil kontrol ve dengeleme mekanizmalarının sürdürülmesi ve kuvvetlendirilmesi, demokrasi açısından hayati önem taşıyor. Bu bağlamda, özgür basının rolü esastır.  

     

    Basın özgürlüğünün bugünün Türkiye’sinde kazanmış olduğu önem,  Türk demokrasi tarihi boyunca hiçbir dönemde bu denli  hayati olmamıştır.

    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı