|
HYP
Kuruluş
16.02.2005
Halkın Yükselişi Partisi, İçişleri Bakanlığı’nca onaylandı.
17.02.2005
Halkın Yükselişi Partisi; Genel Başkan Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk
tarafından Ankara Sheraton Otel’de verilen “Basın Konferansı” ile
halkımıza ve dünyaya tanıtıldı.
HALKIN
YÜKSELİŞİ PARTİSİ BASIN KONFERANSI
(Genel Başkan Yaşar Nuri Öztürk’ün Konuşması)
Aziz milletimiz ve saygıdeğer basın mensupları,
Ülkemizi; büyük Atatürk’ün hedef gösterdiği, muasır medeniyet seviyesinin
üstüne çıkarmak azim ve inancıyla kurduğumuz Halkın Yükselişi Partisi’nin
kurucu üyeleri olarak huzurundayız.
Halkın Yükselişi Partisi, ideolojik eksenli değil, insan merkezli olan,
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2.maddesindeki talep istikametinde bir
sosyal demokrasiyi benimseyen, ‘yenilikçi sosyal piyasa modeli’ni yani
‘stratejik planlamalara dayalı serbest piyasa ekonomisi’ni esas alan bir
siyasal partidir.
Partimiz; Türkiye’nin; bilgi toplumuna yaraşır bir bilim ve teknoloji
üretimi ile sosyal, diplomatik, askerî ve ekonomik alanlarda küresel bir
güç olarak yücelmesini sağlayacak diriliş ve yükseliş mücadelesini onur
bilenlerin vücut verdiği bir siyasal kurumdur.
Meş’alemiz barış, sevgi ve paylaşım meş’alesidir.
Muhtaç olduğumuz barış, her şeyden önce, tepe ile taban, devletle halk,
cumhuriyetle din, laiklik ile İslam arasında kurulacaktır.
Cumhuriyet’in 81.yılını kutlarken dinle devletin, laiklik ile İslam’ın
kavga ettirildiğine tanık olmaktayız. Bu dıştan güdümlü kavga sona
erdirilmedikçe, iç ve dış tehditlere karşı dirençli bir Türkiye inşa
edebileceğimizi söylemek gerçekçi bir yaklaşım olamaz.
İnanıyoruz ki, partimiz; andığımız bu barışı sağlayacak niyet, birikim,
bilgi, dirayet ve kadro gibi unsurları bünyesinde toplayan tek siyasal
oluşumdur. Milletimiz bize icra gücü verdiğinde tüm dünya, bunu nasıl
başardığımızı kısa bir süre sonra görecektir.
HYP
neden kuruldu?
55 yıllık çok partili yürüyüşten sonra bütün bir toplum halinde hâlâ şunu
soruyoruz: Demokrasimiz gerçek bir demokrasi mi?
Tabloya bir bakalım: Anayasayı değiştirecek bir çoğunlukla iktidar olan
partinin genel seçimlerde aldığı oy, kullanılan oylar itibariyle %34,
geçerli oylar itibariyle %24. Yani yüzde 76 dışarıda. Bu partinin
TBMM’deki sandalye sayısı ise %67 oyun karşılığı.
Böyle bir iktidarın, %90 küsurla kabul edilmiş bir anayasayı, yani ulusal
mutabakat metnini değiştirme gücü var.
Bu
olgunun önümüze koyduğu gerçek şu: Türkiye’de çok başlı ve büyük bir
demokrasi sancısı var. %24 oyla %67 sandalye işgal eden partinin demokrasi
adına tartıştığı tek şey ise türban olmaktadır. Batı bizi buraya
sıkıştırmıştır. Ama demokrasinin %24 oyla %67 sandalye sağlayan bir sistem
olamayacağını, bunun ancak örtülü bir padişahlık sistemi olduğunu asla
söylemiyorlar.
Demokrasi adına hiç değilse türban kadar, kadınlarımızın siyasetten
dışlanmışlığını da tartışabilsek. 550 üyeli parlamentomuzda kadın
milletvekillerinin sayısı kaçtır? Bu sorunun cevabı düşündürücü, biraz da
utandırıcı değil mi? Bu ülkede nüfusun %52si kadın. Milletin vicdan ve
iradesinin tecelli yeri olan TBMMde kadınların oranı ise % 3. Galiba kadın
konusunda Türkiyeyi uluslararası mahkemelere şikâyet ederken esas bunu
dava konusu yapmaları gerekir.
Çünkü sancının faturasını ödeyen onlar değil, biz. Bu sancının açtığı
derin yaranın üstüne ithal pomatlar sürülerek acı ve sancı yok edilemez.
Nitekim yok edilememiştir.
Bu
sancının vücut bulmasına yol açan ve yaptıkları yanlışların cezasını acı
bir tasfiye ile ödeyenlerin olup bitenler karşısında fazla sesleri
çıkmıyor.
Mevcut iktidarın, anılan sistem çarpıklığının müsebbibi olmadığını
söylemek gibi bir savunması olabilir, ama bu çarpıklığı demokrasi adına
övmek ve buna dayanarak kendisinin demokratik bir iktidar olduğunu
söylemek gibi bir hakkı olamaz.
Mevcut iktidar; demokrasinin, ulusal mutabakatın değil, antidemokratik
kabul ve dayatmaların yol açtığı bir sistem çarpıklığının ürünüdür.
Bu
ülke üzerinde hesapları ve çıkarları olanlar, anılan çarpıklıklardan
ustalıkla yararlanmaktadırlar. AB sürecinin karşılıklı çıkarların
uzlaştırıldığı bir süreç olmaktan çıkıp ‘Türkiye’den istenenleri birer
birer alma’ sürecine girmesinin esas anlamı budur.
Kıbrıs’ta işimiz kader-kısmete kalmıştır. Kıbrıs’ı Rumların tasarrufuna
bırakmamak üzere politika üretemeyenler, bu konuda halkımızı oyalama ve
afsunlama politikası üretmeyi hüner sanmaktadırlar. Kıbrıs konusundaki
tavır da gösteriyor ki, AB politikalarımız birer teslimiyet ve yalvarı
politikasına dönüşmüştür. Bu politikaların tek getirisi, içeride halkı
aldatmaya yarayacak bahaneler elde etmekten ibarettir.
AB
süreci, Türk halkına artık hiçbir ümit vermemektedir. Türk milleti, AB ve
onunla masaya oturanlar tarafından aldatılmıştır.
Siyasal partilerimizi yaratıcı projeler üreten odaklar yapmayı başaramamış
durumdayız. Partilerimiz hizip kavgası üreten ocaklara dönüşmüştür.
TBMM’deki siyasal partilerin grup toplantıları, siyaset ve proje üreten
mekanlar olmaktan çıkarılıp parti başkanlarının haftalık basın
toplantılarına dönüştürülmüştür.
Fikri, sözü ve halk adına eleştirisi olan milletvekilinin bu
toplantılardaki nasibi, genel başkanla dalaşarak ‘fırça yemek’ ve sonunda
grubu terk etmek olmaktadır.
Değerli basın mensupları;
Siyaset; fildişi kulede teori üretmenin değil, hizmet ve eylemin öne
çıktığı bir disiplindir. Ne yazık ki, Türkiye’de siyaset, acı gerçek
yerine tatlı yalanın öne çıkarıldığı bir aldatma sanatına dönüştürülmüş
bulunuyor. Kaderimize âdeta egemen olan bu tabloda, görevini yapmayan
aydınların payları büyüktür.
‘Tatlı yalan siyasetleri’nin açtığı derin hüsran, halkımızın siyasete olan
güvenini tahrip etmiş, aldatılmış halkımızın ruhsal dengelerini sarsmış,
ahlak değerlerini erozyona uğratmış, siyasetin yolsuzluk ve talan mesleği
gibi algılanmasına zemin hazırlamıştır.
Son
seçimlerde, kalabalık bir listeyle halkın önüne çıkan partilerin hiçbirine
oy vermeyen kitlenin %32’ye yaklaşmış bulunması bunun şaşmaz kanıtıdır.
Türkiye, tarihin ve insanının önüne demokratik ve güvenilir bir umut
koymaya mecburdur. Aksi halde hepimize yazık olur.
Halkın Yükselişi Partisi, işte bu umudu halkın önüne koyacak bir siyasal
yapılanmadır.
Haram lokmanın, tutarsızlığın, yalan ve talanın öne çıktığı bir meslek
gibi algılanır hale getirilen siyaset; ülkenin birikimli, üretken, dürüst,
yurt ve insan sevgisiyle dolu evlatlarını cezbetmek şöyle dursun,
tiksindirmeye başlamıştır.
Değerli basın mensupları;
Ekonominin temel göstergeleri olan rakamlara baktığımızda tablo şudur:
Cari işlem açığı, tarihimizin bu güne değin kaydetmediği korkutucu bir
rakama ulaşıp 16 milyar dolar seviyelerine dayanmıştır. Dış ticaret açığı
ise 30 milyar dolar civarındadır. İşsizlik son iki yılda % 4 artmış,
istihdam neredeyse sıfırlanmıştır.
Türk ekonomisi 2004 yılında yaklaşık 63 milyar dolar ihracat, 97 milyar
dolar ithalat yaparak 34 milyar dolar dış ticaret açığı verdi. İhracatın
ithalatı karşılama oranı %65 olmuş ve toplam dış ticaretin millî gelire
oranı da %55 gibi ürkütücü bir düzeye ulaşmıştır.
AB
ile mevcut Gümrük Birliği (GB) ilişkimizde 9. yılı geride bıraktık. Bu 9
yıla toplu olarak baktığımızda görünen acı tablo şudur:
9
yıllık toplam ihracatımız 308 milyar dolar, ithalatımız ise 492 milyar
dolar. Yani dış ticaret açığımız 184 milyar dolar olmuştur.
Toplam dış ticaret açığımızın yaklaşık yarısı AB ülkeleriyle yaptığımız
doğrudan ticaretin sonucudur. Bunun anlamı, GB yoluyla uğradığımız açığın
en az 90 milyar dolar olduğudur.
Son
9 yıldaki toplam dış ticaretimizin millî gelire oranı %44’e fırlamıştır.
Bu oran önceki 9 yılda %26 idi.
Saygıdeğer basın mensupları;
40
milyon küsur insanımızın geçim kaynağı olan tarım ölüm noktasına
getirilmiştir. Türkiye Ziraat Mühendisleri Odası feryat ediyor: “Tarım
çöküyor!”
Gerçek şu: Toplam millî gelirimize tarımın katkısı %12-13, bu gelirden
tarım kesiminin aldığı pay ise, %2.5-3...
KOBİ’ler âdeta yok edilmiştir.
İçte ve dışta atılan etnik ve dinsel nutuklar, bu ezilen yığınları
birbirine düşürüp etkisizleştirmek için sergilenmiş oyunlardan başka şey
değildir. Bize sürekli, “Tarım ürünlerini bizden ithal edin!” teşvik veya
dayatması yapan ABD ve AB, kendi tarım kesimine verdiği desteği her geçen
gün artırmaktadır. AB’nin 2005 bütçesinde tarıma destek için ayrılan fon
43 milyar Euro...
Bizim tarım kesimi ise ölmemek için çırpınıyor. Bakana baş vuruyor:
“Gözünü toprak doyursun” diyorlar; Başbakan’a başvuruyor, ‘Erzurum
fırçası’ yiyor.
Değerli basın mensupları;
Türkiye, sanal bir ekonomiyle avutulmaktadır. Ülkeyi batağın ortasına iten
borçlarla sahte bir ekonomik bahar yaratılmıştır. Bu sahte bahar,
Türkiye’ye dışarıdan sokulan sistem dışı kaynak veya spekülatif sıcak
paranın aldatmasıyla yürütülmektedir. Türkiye’nin hissettiği sıcaklık,
vücudun mukavemet ısısından değil, damarlardan boşalan kanın yarattığı
hararetin hissedilmesindendir.
İşin gerçeği şudur: Bizler, artık kendimizin değil, hatta çocuklarımızın
da değil, torunlarımızın kredilerini yiyip bitirmekteyiz.
Ülkemizin mutluluğu ve geleceği için dışarıya politika uygulamak borcunda
olanların, onu başaramayarak içeride kendi toplumuna politika uygulamakla
teselli bulması hüzün ve ümitsizlik vericidir. Kayıt dışı diplomasi,
devletimizi dışarıda layıkıyla savunulmayan bir devlete dönüştürmüştür.
Devletimizin dışarıdaki mehabeti, 600 yıldır saygınlığımızın
tartışılmadığı Ortadoğu’da bile yok edilmiştir. Tarihimizde ilk kez,
askerimizin başına çuval geçirilmiştir. Kayıt dışı diplomasinin
tutarsızlıklarıyla bol keseden vaatler, en önemli müttefikimiz olan ABD’yi
allak-bullak ederek tâbir caizse, kanı tepesine fırlatmıştır.
Kendi söylediklerine inanmayanların yönetimi Türkiye’yi ve Türk halkını
boşluğa ve güvensizliğe itmektedir.
Kısacası, olup bitenleri ister yan yana, ister alt alta toplayın,
Türkiye’nin durumu yürekler acısıdır.
Peki, Halkın Yükselişi Partisi olarak biz neyiz ve ne yapmak istiyoruz?
Biz; ilhamını, enerjisini halkının imkânlarından yaratan bir siyasal
hareketiz.
Siyaset bilinç ve tarzımızın niteliklerini şu ilkelerimizle ifade etmek
istiyoruz:
1.
Bizim siyasetimiz, her şeyden önce, icazeti kendi halkından alan bir
siyasettir.
2.
Bizim siyasetimiz bir mirasyedi siyaseti değildir. Hiç kimsenin kasasına,
masasına, tabelasına, amblemine, ismine dayanarak siyaset yapmayacağız.
Ürettiğimiz ne varsa ve ne olacaksa elimizin, emeğimizin, gayretimizin,
göz nurumuzun ürünü olacaktır. Şunun-bunun devamı olduğumuzu söyleyerek
duygu sömürüsü yapmaya asla tenezzül etmeyiz. Fikrimiz, kadrolarımız,
heyecanımız, söylemlerimiz, projelerimiz ve yöntemlerimizle yeniyiz;
yepyeniyiz.
"Ülkede kırk küsur parti var, siz neden kuruldunuz" diye soranlar var.
Evet, kırk küsur parti var ama bunların tümü bir ananın yavruları.Mesele,"
Bak anasına, al danasını". Bunların hepsinin genleri, özleri, ruhları bir
ve aynı. En başarılı yavru şu anda ülkeyi yönetiyor; durumumuz ortada.
Demek ki bu ana-yavru münasebetinde yeni hiç bir şey yok. Olsaydı Türkiye
bu halde olmazdı. Bu yetmiyormuş gibi şimdi bir de yavruların yavrularını
pazarlama hazırlıkları yapıyorlar. Üçüncü el yavrular dönemini başlatmak
istiyorlar.
Biz, yavrulardan biri değiliz. Bizi ana-dana münasebeti içinde görmeye
kalkmasınlar. Ana ile yavruların birbirinden farkı yok, çünkü genleri
aynı. Biz öyle değiliz; bizim genlerimiz, genetiğimiz farklı. Yeni
dediğiniz işte budur. Ve biz, kelimenin tam anlamıyla yeniyiz.
Maddî sıkıntılarımız çoktur. Ancak, bol paralı ve sıkıntısız siyasetten
hayır geleceğine inanmadığımız için bu halimizden şikâyetçi değiliz. Maddî
kuvvetimizin esası israfa, keyif ve talana uzaklık bilincimizdir. Bizler
kanaate, hatta kıtkanaate dost olan bir ekibiz. Bizim siyasetimizin maddî
kaynağını, dip dalgalarının coşkuyla ayağa kaldırdığı büyük kitleler
sağlayacaktır. Bu kitleler içinde elbette ki, aş ve iş imkânı geniş, gönül
ve iman insanları vardır. Bununla birlikte, biz, harcamalarımızı elimiz
titreyerek yaparız. Çünkü helal paranın hangi emeklerle, hangi
zorluklarla kazanıldığını bilmekteyiz.
3.
Halkımızı ve sizi aldatmayacağız: Riyakârlık, ikiyüzlülük asla
yapmayacağız. İkiyüzlülerin mukaddesatı olamaz. Böyle olunca da
ikiyüzlülerin din, iman, insanlık, çağdaşlık gibi değerleri telaffuz
etmeleri inandırıcı olamaz.
Önemli bir fikir, bilim ve iş adamı olan İtalyan Prof. Stefano D’Anna,
birkaç gün önce, Türkiye’den söz ederken şunu söylüyor:
“Türkiye, dünyada siyasal gücünü kanıtlamak istiyorsa yeni ve yaratıcı
insanlar üretmelidir, Pinokyolar değil.”
Türkiye, tatlı yalanlar yüzünden yaratıcı düşler göremez oldu. Türkiye
sürekli karabasan görüyor. Bu süreçten çıkamaz isek mahvoluruz.
Acı
gerçeği halkımıza söylemek bizim siyasetimizin olmazsa olmazı,
şahsiyetimizin imanıdır.
Bu
ilkemizin iki temel uzantısı vardır: Birincisi şudur:
Allah ile aldatmayacağız!
Ortak değerlerimizin başında gelen din, Pinokyo siyasetlerinin dinci
cephesindeki tüm açıkları kapatmak için kullanıldı. Halkımız, aralıksız
bir biçimde Allah ile aldatıldı.
Din
üzerinden siyaset, bu ülkenin en hain tahriplerine, en ağır insan hakları
ihlallerine vücut veren temel beladır. Bu belayı ülkemizin ve insanımızın
kaderi yapmak isteyenler, içten ve dıştan sistemli bir biçimde laikliği
tahrip edip ‘Ilımlı İslam’ adıyla emperyalizme hizmet eden sahte bir din
yaratarak Kurtuluş Savaşı ile kazandıklarımızı geri almak istiyorlar.
Halkın Yükselişi Partisi olarak inancımız odur ki, din üzerinden siyasetin
en hayasız ve akıl dışı şekli, laiklikle İslam’ı birbirine zıt
göstermektir. Ne yazık ki, bu gaflet ve dalalet oyununa bu ülkede
hukukçuluk perdesi altında destek veren aymazlar vardır.
Laiklikle İslam’ı birbirine zıt gösteren şeytanî siyasetlerin oyununa
gelen bir başka aymazlık ise, çağdaş ve laik olmayı dinciliğin bütün
yıkımlarına seyirci kalmakla eşitleyen anlayışlardır.
İkiyüzlülükten uzaklığımızın ikinci belirişi şudur: Atatürk istismarı
yapmayacağız.
Atatürk’ün ıstırabına, idrakine, ülküsüne, gayret, dirayet ve ferasetine
mirasçı olacağız ama onu, eksiklerimizin kapatılmasında bir paravan olarak
kullanma bedbahtlığına asla girmeyeceğiz.
4. Haram yemeyeceğiz: Siyaseti kişilerden aşırma, devlet ve kamuyu talan
etme sanatı gibi anlayan yaklaşımları insanlık düşmanı ilan ediyoruz.
Haram lokmada balığın başının dokunulmazlık zırhı olduğu kanaati
halkımızın vicdanına yerleşmiş bulunmaktadır. Halkımız emin olsun, o zırhı
delmek bizim iktidar ve icraatımızın ilk hamlesi olacaktır.
“Devletin malı deniz, yemeyen domuz” şeklindeki eşkıya tekerlemesini şu
şekle dönüştürerek tarihe yeni bir örnek sunacağız: Devletin malı deniz,
haksız yere bir lokmasını yiyen domuz.
5.Eleştiri getirenleri, özellikle basını düşman bellemeyeceğiz:
Eleştirinin kesilmesi için basına, halka, kurumlara, kişilere sansür,
baskı, kin, küskünlük gibi susturucu-bastırıcı tavırlara asla
gitmeyeceğiz.
6.
Kin ve düşmanlık üzerine siyaset yapmayacağız: Siyaseti hayır üretmede
yarış kurumu olarak görmekteyiz. Siyasetlerimiz, rakipleri yıpratmayı,
çamurlamayı başarı sanan şeytanî bir kulvara asla sokulmayacaktır.
Eleştiriyi tüm özgürlük ve dirayetimizle yapacağız ama işimize asla kin ve
düşmanlık sokmayacağız. İnsanları ithamda yalnız ve yalnız kesinleşmiş
yargı kararlarını belge kabul edeceğiz.
Değerli basın mensupları;
Bu
duygu ve düşüncelerle, Halkın Yükselişi Partisi’ni ülkemizin siz aziz
evlatlarının bilgi, koruma ve eleştirisine sunuyor, önümüzdeki zamanın
bizi daha birçok mutlu beraberlikle yüz yüze getirmesini Yüce Allah’tan
diliyor, hepinize şahsım, kurucu arkadaşlarım ve tüm gönüldaşlarım adına
saygı ve sevgilerimi iletiyorum!..
Prof.
Dr. Yaşar Nuri Öztürk
Halkın Yükselişi Partisi Genel
Başkanı
18.02.2005
HYP Genel Başkanı ve Kurucular Kurulu üyeleri saat 14:00’da Anıtkabir
ziyaretini gerçekleştirdi.
“Aziz Atatürk,
Milletimizi; hedef gösterdiğin, muasır medeniyet seviyesinin üstüne
çıkarmak azim ve inancıyla kurduğumuz Halkın Yükselişi Partisi’nin kurucu
üyeleri olarak, ta’zim, şükran ve minnetlerimizi arz etmek için
huzurundayız.
Gösterdiğin yoldan asla şaşmayacağız. Aydınlık yolunu kirletmeyi amaç
edinmiş gaflet, dalalet ve hıyanetlerin tahribine asla seyirci
kalmayacağız.
İman, coşku ve atılım kaynağımız, senin ve silah arkadaşlarının mukaddes
hatırasıdır.
Makamın cennet, ruhun şâd olsun!”
18.02.2005
Prof. Dr.Yaşar Nuri Öztürk
Halkın Yükselişi Partisi Genel
Başkanı
19.02.2005
Halkın Yükselişi Partisinin Genel Başkanı, kurucuları ve halkımız, el ele
gönül gönüle tüm yurda dağılarak çalışmalara başladı. |