Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Seçim “uyarısı”nı anlamak, anlamamak, direnmek...

İsrail’den Türkiye’ye uçarken, Hürriyet’in Pazar ekinde Nilüfer Göle ile yapılan söyleşiyi okuduğumda “kendi konumumuz”un tanımını okudum sanki.

Seçim sonuçları üzerine kendisinden bekleneceği gibi gayet çarpıcı ve önemli gözlemler ve yorumları dile getiren Prof.Göle, Ak Parti yönetici kadroları ile Erbakan dönemindekileri karşılaştırırken, “İlk işleri Kaddafi’yi ziyaret etmek olmuştu. Şimdi ise mitinglerden önce tüm Avrupa kentlerini gezen, dünya şartlarına uyan insanlar oldular. Kazandıkça AKP hem kendini değiştirdi, hem de Türkiye’yi. Önceleki Avrupa Birliği ile bile birebir temas kuracak kültürel sermayeleri yoktu. Kadroları olmamasına rağmen bunu gerçekleştirdiler. Tabii ki Türkiye’deki sivil toplum örgütlerinin, aydınların, medyanın, parlamentonun ve siyasetçilerin desteğiyle...” diyor.

Onun beş yıl öncesine ilişkin tanımladığı durum, bugün için de geçerli aslında. “Kendi konumumuz”dan kastettiğim de bu. Seçimlerden üç gün sonra, İsrail’de Herzliya’da Interdisciplinary Institute adında ülkenin “en prestijli düşünce kuruluşu” diye nitelenen merkezde, Soli Özel ile birlikte kafaları hayli karışık ve yüzde 47’lik bir Ak Parti seçim zaferinin ardından Türkiye’nin gidebileceği yönden kaygılı bir topluluk önünde seçim sonuçlarını ve Ortadoğu’ya muhtemel etkilerini tartıştık.

Toplantının sonunda, kafası en karışık olan bazılarının kaygıları dağılmış gibiydi. Aralarından biri “Perspektifimi değiştirdiniz. Geleceğe bir paradigma değişikliği ile bakmak gereğini duydum” dedi.

Soli Özel, oradan ayrılıp Washington’a Brookings Institution’a seçim sonuçlarını yorumlayacağı bir başka toplantıya gitti. Seçimden bir ay önce, “seçim tahmini” üzerine aynı yerde, aynı program çerçevesinde ben konuşmuştum. Oradaki konuşmada, seçimlerin “aritmetik” sonuçlarına ilişkin söylediklerim beş aşağı-beş yukarı gerçekleşti.

Anlatmak istediğim, seçim öncesinde ve sonrasında, Ak Parti’nin tartışmasız seçim zaferiyle ortaya çıkacak “olgu”nun Türkiye’nin –Ak Parti kimliğiyle birlikte- değişimine işaret edeceği idi.

“İçe kapanmacılık”, “AB aleyhtarlığı”, “ırkçı-milliyetçi-devletçi ulusalcı” zihniyetin, Türkiye halkı tarafından tartışmasız bir reddi anlamına gelen “devrimci” seçim sonuçları, “siyasi organizma” anlamında Ak Parti’ye yüzde 47 ile iktidar verdi. Ama, iktidara gelen “demokrasi ve özgürlük cephesi”dir.

Bu anlaşılmazsa, hiçbir şey anlaşılmaz. Türkiye anlaşılmaz.

 

***      ***   ***

 

Nitekim, siyaset sosyologu Prof. Ali Yaşar Sarıbay, dünkü Radikal’de Neşe Düzel’e “Seçim, AKP için yeni bir ölçüt getirdi. Demokrat olup olmama ölçütüdür bu. AKP bütün tavrını bu ölçüte göre ayarlamak zorunda. Dolayısıyla, geçmişteki hataların hepsinden dönmek zorunda. Çünkü demokratlık şeffaf olmayı, hak ve özgürlüklere duyarlı olmayı zorunlu kılıyor. Daha önce yapılan hatalar, din vurgulu girişimler artık olmayacak. Çünkü yüzde 47’lik bir oy oranı AKP’ye bir uyarıdır. Aslında bu, ona yapılan ‘değiş’ uyarısıdır” diyor.

Seçimlerin “uyarı”sı aslında çok yönlü ve çok “adresli”. Bu “uyarı”, bir yandan “ordu muhtıra verir mi?” sorusunu soranlara ve hatta bu beklenti içinde olanlar ile böyle bir sorunun “adresi”ne de yönelik.

Prof. Sarıbay’ın bu soruya cevabı olması gerektiği gibi: “Vermek için meşru bir gerekçesi yok artık. Siyasetle ilgili mekanizmaların tıkanması, eskiden muhtıralara meşruiyet kazandırıyordu. Ama bu kez tıkanıklık seçimle aşıldı. Mesela MHP seçim sonrası oluşan yeni tabloda cumhurbaşkanlığı seçimi için uyumlu davrandı. Demek ki siyaset kendi kurallarıyla işliyor ve sorununu çözecek. Dışarıdan bir kurumun ‘Benim istediğim türden bir cumhurbaşkanı niye seçilmiyor’ deme hakkı ortadan kalktı. Çünkü ülkede seçim yaparak oyunun kurallarını kabul etmiş oluyorsunuz... Çoğunluk partisi de seçimde yüzde 47 oy almış bir parti. Cumhurbaşkanını seçme yetkisini tekrar onun elinden alma meşruiyetiniz yok artık...”

Seçime girmeyip, partisini CHP’ye “rehin” vermiş ve seçim mağlupları arasında yer almış olan DSP Genel Başkanı, hala Abdullah Gül ismiyle ilgili, “dayatmanın kabul edilemeyeceği”nden söz ediyor. “27 Nisan Türkçesi” dediğimiz bu. “Dayatma”, Ak Parti Genel Başkanı’nın, diğer parti yetkilileriyle temaslarıyla ilişkide benimseyeceği bir davranış tarzını ifade eden bir sözcük değil artık; halkın itirazı mümkün olmayan bir çoğunluk ile “tercihi.”

DSP Genel Başkanı ve benzerlerinin “dayatma” dediği ile onların “reddedilmiş olması” aslında eş anlamlı.

 

***      ***    ***

 

Bu çerçevede ve gelinen noktada, herkesin “ezber”ini gözden geçirmesinde yarar var. Başta medyanın. Hiç kimse, seçim sonuçlarını gördükten sonra “Meğerse biz ayda yaşıyormuşuz” ya da “Tarhan Erdem’den özür dileriz” diyerek paçasını sıyırıp, seçimlerden önceki tavrını aynen devam ettiremez. Ona-buna, yani bazı siyasi liderlere“Madem bizi yanılmamıza sebep oldunuz; istifa edin” çağrısında bulunamaz.

Demokrasilerde başarısız liderler seçim ölçüsüne vurulup yenilince, makamlarını terkederler.Başarısız futbol takımı teknik direktörlerinin ya sözleşmesi feshedilir ya ayrılırlar. Her değerlendirmesi ve yorumu yanlış çıkmış, gazete yöneticileri ve köşe yazarlarının “dokunulmazlığı” nereden geliyor? Dikkat edin, “askeri darbe kışkırtıcıları” da bunlar arasından çıkıyor.

“Türkiye seçim dersleri” alması gerekenler, bizdekilerle sınırlı değil. Washington’da Amerikan yönetiminin Türkiye’de demokrasiye “gölge düşmesi”ne çanak tutan yetkilileri ve bunların eteğinde dolaşan oradaki “Türk kılavuzları” da, Türkiye halkının tokatını yediler.

Türkiye’de “siyasi iktidarda devamlılık” ve daha da önemlisi “demokratik değişim ve özgürlük dönemi”nin başlangıcındayız.

Herkesin kendisini buna göre ayarlaması gerekli...

 

 

X