Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Seçim meydanları, düzeysizliğimizi yansıttı

Yavaş yavaş başladı ve son haftalarda hızını arttırdı. Seçim meydanlarında duyduklarımız ve gördüklerimize hiç şaşırmayalım. Düzeysiz bir toplumun siyasetçisi de düzeysiz olur.

Yavaş yavaş başladı ve son haftalarda hızını arttırdı. Seçim meydanlarında duyduklarımız ve gördüklerimize hiç şaşırmayalım. Düzeysiz bir toplumun siyasetçisi de düzeysiz olur.

 

Yanlış mıyım?

 

Günlük yaşamımıza bir kulak verin yeter. Pazar yerinde, çarşıda, maçlarda, sokaklarda birbirimize nasıl hitap ediyoruz?

 

Argo konuşma TV’lerin en gözde malzemesi. Şimdi bir de lümpen deyimler yaygınlaşmaya başladı.

 

Durum böyle olunca, siyasilerimiz de aynı dili kullanıyorlar. Seçim meydanlarını dolduran halkın dikkatini çekmek, “amma iyi oturttu!” dedirtebilmek ve medyada görünebilmek için mutlaka çarpıcı bir şeyler söylemek gerekiyor.

 

Bizim “çarpıcı” diye nitelediğimiz söylemler ise, genelde yarı hakaret, yarı suçlama veya lekelemeye yönelik sözlerden oluşuyor.

 

İşte son haftalardaki meydanlar bu örneklerle dolu. Başbakan, muhalefet liderini yerden yere vuruyor. Biri, Öcalan’ın asılması üzerinden prim yaparken, rakiplerini en aşağılayıcı deyimlerle paralıyor. Lider düzeyinden alt sıralara indikçe söylemler daha da bayağılaşıyor. Ne hırsızlıkları kalıyor,ne hainlikleri...

 

Neden böyleyiz?

 

Hep böyle mi kalacağız?

 

Ne yazık değil mi?

 

AKP’NİN ÇOK GİZLİ OYU VAR

 

Son birkaç haftadır “mahalle baskısı” inanılmaz derecede arttı. Özellikle bizim laik mahalledeki durum çok gergin. Sanki AKP sempatizanı avı yaşanıyormuş gibi bir durum var. Sanki Arabistan ve İran’daki din polisleri gibi, ellerinde sopayla dolaşıp, AKP’ye sempatiyle bakanlar hemen oracıkta cezalandırılıveriyorlar.

 

Laikler mahallesi halkı çok duyarlı. AKP lehindeki en ufak methiyeden alınıyorlar. Satılmış davaya ihanet etmiş gözüyle bakıyorlar.

 

Birkaç dost meclisinde aynı tepkilerle karşılaştım. Sorun, özellikle “kime oy verelim” tartışmaları sırasında çıkıyor.

 

“...AK Parti’ye oy vereceğim, ancak bunu açıkça söyleyemiyorum diyenlerin sayısı da giderek artıyor. Bir süre önce Radikal’in manşetindeki haber aklıma geldi. Laik aydınların, AKP’nin iktidar olmasını istedikleri, ancak AKP’ye oy vermek istemedikleri yönündeki bir haberdi. Benim karşılaştığım örnekler tam tersine. AKP’ye oy vermeyi kafalarına koymuş, ancak bunu açıkça söylemekten korkan aydınların veya laik kesimin sayısındaki artış ilgimi çekiyor.

 

Neden korkuluyor?

 

Mahalle baskısından dolayı. AKP’li damgası yemek, sanki Cumhuriyet aleyhtarıymış anlamına geliyor.

 

Olacak iş mi?

 

Bırakın insanlar, istedikleri gibi oylarını kullansınlar. Kafalarındakileri seçsinler...

 

Mahalle baskısı sadece laik kesimde değil, Milli Görüşçüler arasında da çok yaygın... Orada da insanlar vatan haini avındalar... Anlayacağınız, hiçbirimiz bu baskıdan kurtulamıyoruz...

 

OY VERMEYECEKSEN, SESİNİ KIS, KONUŞMA...

 

Yarın Türkiye’nin en önemli seçimlerinden birini yaşayacağız. Her seçim önemlidir, ancak bu defakinin farklı bir anlamı var. Ortaya çıkacak olan sonuç, ülkedeki dengeleri etkileyecek.

 

Örneğin, 27 Nisan’da Genelkurmay Başkanlığı tarafından verilen memorandumun kamuoyu tarafından nasıl algılandığı ortaya çıkacak. Acaba Türk toplumu memorandumun gösterdiği yönde mi hareket etmiş, yoksa gelişmelere farklı mı bakmış, daha açıkça anlaşılacak.

 

AK Parti’ye desteğin gerçek boyutu da ortaya çıkacak. 2002 seçimlerindeki oy patlamasının ne oranda sürdüğü, ne oranda hızını kaybettiği belirlenecek.

 

Kürt kökenli vatandaşlarımızın TBMM’ne girmeleriyle birlikte de, önümüze yepyeni bir dönem açılacak. Bu sürecin kanlı mı, yoksa kansız mı geçeceği anlaşılacak. Kürt sorunu ve PKK’nın kaderi yine aynı süreç içinde çizilecek.

 

Ekonominin yeni yönü belirlenecek. Bugüne kadar yaşanan yüksek faizli dönem şu veya bu şekilde bitecek.

 

Bunun gibi daha birçok önemli sorun, yarın akşam sandıklardan çıkacak iktidar ve muhalefet sayısıyla çözümlenecek veya daha güç bir duruma girilecek.

 

İşte böylesine hayati bir seçimde hepimizin görevi oyumuzu kullanmaktır. İster tatil, ister iş mazereti olsun, hiç önemli değil. Önemli olan, seçimi doğru yapmak.

 

Eğer oyunuzu kullanmıyorsanız, sonradan ağzınızı açmaya, şikayet veya eleştiri yapmaya da hakkınız olmaz...

 

Canım bir tek benim oyum neyi değiştirir ki?” demeyin. Tüm değişiklikler, hep o tek oyların toplamıyla gerçekleşir...

 

YİNE DE GÜNAHLARINI AFFETTİREMEYECEK...

 

Kıbrıs sorunu bugüne gelmişse, bence son yıllardaki en büyük suçlusu AKEL lideri Hristofias’tır. Papadopulos’u Cumhurbaşkanı yaparak, M. Ali Talat’a ihanet ederek, adanın bir daha birleşmemek üzere bölünmesine yol açmıştır. Eğer Hristofias’ın desteği olmasıydı, Kıbrıs sorunu bugün kapanmış ve Türklerle Rumlar Avrupa Birliği’ne girmişlerdi. Bu tarihi fırsatın kaçmasındaki en büyük günahı AKEL lideri işlemiştir. Papadopulos’un ne olduğunu herkes biliyordu. Annan Planı’nı reddedeceğini, Ada’yısonu belirsiz bir sürece sokacağını tahmin etmemek imkansızdı.

 

Hristofias 47 yıldır AKEL’in lideridir.

 

Son derece sempatik, insan canlısı ve tüm siyasi hayatı boyunca Kıbrıs’ı tekrar birleştirmek içinçabalayan bir liderdi. Komünistlik damgası yediğinden dolayı hiçbir zaman ön plana çıkamamıştı.

 

M. Ali Talat’ın bir zamanlar en iyi anlaştığı Rum politikacıydı. İkisi de sosyalist yaklaşıma sahip, ikisi de Kıbrıs’ta ortak çözüm arayan politikacıydılar. Çok iyi hatırlarım, Talat ne zaman Hristofias ile buluşsa, Ankara kaşlarını çatar ve Denktaş tarafından da sert şekilde paylanırdı. Talat, bu nedenle “vatan haini” olarak nitelendirildi. Bütün bu suçlamalara rağmen, hiçbir zaman Hristofias’ı satmadı. Tutumunun arkasında durdu. Eğilip, büzülmedi.

 

Ancak Hristofios, Talat’ı sattı.

 

Papadopulos’un Cumhurbaşkanlığı ve Annan Planı’na HAYIR oyu verilmesi için kampanyaya katılarak, Talat’ı sırtından vurdu.

 

Hristofias’ın bu tutumu aslında Rumlar’a bir ihanetti. Bu tutum sayesinde Kıbrıs tam anlamıyla bölündü ve büyük olasılıkla, Türkiye AB’ye tam üye olamadıkça çözüm bulunamayacak.

 

Hristofias herhalde sonunda günahını gördü ki, cumhurbaşkanlığına adaylığını koydu. Papadopulos’un ne kadar büyük zarar verdiğini, Kıbrıs’ı bölerek en büyük suçun işlenmek üzere olduğunu fark etti ki, ilk defa ön plana çıkmayı kararlaştırdı.

 

2008’deki seçimleri kazanıp kazanamayacağı belli değil. Şansı var, ancak Kıbrıs’ın kaygan zemini kimin nereye geleceğini bu kadar önceden tahmin ettirmez.

 

Hristofias, seçimi kazansa dahi acaba işlediği büyük günahı affettirebilecek mi?Ben pek sanmıyorum. Zira Papadopulos’un verdiği zarar inanılmaz derecede büyüktür.

 

KONSERİ İPTAL ETTİK DE NE KAZANDIK?

 

Yunanlı şarkıcı Dalaras’ın İstanbul’daki konseri, biliyor musunuz, iptal edildi. Gerekçesi, Yunanlı sanatçının Türkiye aleyhindeki sözleri.

 

Bravo doğrusu... “Dünyaya bir demokrasi ve hoşgörü dersi verdik...”

 

Doğrudur,  Dalaras Türkiye’yi eleştiren bir sanatçıdır.

 

Ne var bunda?

 

Türkiye’ye her gelen, bizi sevdiğinden, mavi gözlerimize hayran olduğundan mı koşuyor sanıyorsunuz?

 

Bu olaydan sonra, Dalaras, korkup Türkiye’ye yönelik eleştirilerinden vaz mı geçecek? Gelmesini engellemeseydik, asıl biz kazanacaktık. Gelip görecek, konuşacak ve bazı gerçekleri içine sindirecekti. Şimdi, tam aksine eleştirilerinde bir misli haklılık kazandı.

 

Bazılarının “Kardeşim, Türk düşmanı bir adam mı besleyeceğiz, para mı kazandıracağız” dediğini duyar gibi oluyorum.

 

Evet efendim... Siz hala soğuk savaş dünyasında kalmış olabilirsiniz. Ancak bari susun da, bu ülkeye daha fazla zarar vermeyin.

X