"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Seçen misiniz seçilen mi?

Bir arkadaşım var benim, sıkı bir adam. U uuuf acayip işler hallediyor. Acayip ilişkileri var. Tanımadığı kimse yok. Bütün sosyal çevrelerde aktif. Yakışıklı da.

Millet kıskançlıktan tırnaklarını yiyor, birlikte olduğu kadınlara iç geçirerek, imrenerek bakıyor.

Öyleee bir adam işte.

Şirket gibi.

Marka, marka...

*

Yeni bir ilişkisi vardı.

Kızla da ben tanıştırmıştım.

Salağım işte.

Meğer kız, bin yıldır adamı bilirmiş, takip edermiş, ölürmüş de punduna getirip tanışamazmış...

Paldır küldür bir ilişkinin içinde buldular kendilerini.

Bir romantizm, bir romantizm.

Her yerde alt alta üst üsteler.

Birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlar.

*

İçimde bir kuşku, acaba bizimki, bu kızın canını acıtır mı?

Onu istemeden kırar mı diye.

Çünkü kız masum, adam çok kurt ve çok popüler.

Otomatikman, ya kadınlar çocuğun peşine bırakmaz da, bizim yakışıklı onların peşinden giderse diye düşünüyorum. Ya da kızdan sıkılırsa. Kız onu kesmezse? O zaman ne olacak? Adam yoluna devam edecek, kız üzülmüş olacak.

İçimden niye bulaştım ki böyle işlere diyorum.

*

Bir kere daha anladım ki, hiçbir şey göründüğü gibi değil.

Kuşkularım gerçek oldu.

İlişkileri bir süre sonra bozuldu.

Ama daha bizim haberimiz yok olandan bitenden.

Bir keyifsizlik hissediliyor sadece.

Ne olup bittiğini araştırmaya fırsat kalmadan, bir gün çıkıp geliyor ve diyor ki:

- İtiraf ediyorum, keleğe geldim.

Kız adamı terk etmiş.

*

Bizimki psikoloğa gitmiş.

Psikolog da demiş ki:

- Sen ilişkilerinde seçilensin. O yüzden başına bunlar geliyor.

Düşünmeye başladım ne demek istiyor diye. Çok basit gibi duruyor ama aslında ağır laf. Seçen olmak başka bir şey, seçilen olmak başka. O küçük kız, bilmem kaç yıldır adamı kafasında kurmuş, tasarlamış, planlamış, yani seçmiş. Bizimki ise, dışardan baktığında çakal gibi duruyor ama aslında sadece bir kurban, yani seçilen. Görünüşünün aksine küçük bir oğlan çocuğu oturuyor içinde ve hep sevilmek istiyor. Oysa her gelen onun ambalajına takılıyor. İsmi biliniyor ya, merak ediliyor ya, etrafında bir parıltı, bir hale var ya, millet onu bir A.Ş gibi algılıyor. Ama bütün bu caf caflı görüntünün arkasında basit bir gerçek var, o seçen değil, seçilen, o yüzden de keleğe gelmesi son derece normal.

*

Seçilen olmak ve sevilmeyi istemek...

Farkındaysanız iki fiil de pasif.

Ve bunun hayatta aktif olmakla bir alakası yok. Hayatta etkin biri bile olsan, duygusal ilişkilerinde pasif konuma geçtiğin anda keleğe gelebiliyorsun, kolaylıkla terk edilebiliyorsun. Çünkü seçenin seni ne kadarlık bir süre için seçtiğini bilebilmen mümkün değil. Seçen, ilişkide aktif olan, seni seçtiği gibi bir süre sonra bir başkasını da seçebilir. İnsan olması gerekmiyor, başka bir şeyi, başka bir dünyayı seçebilir.

Hayatta seçebilenler ve seçilmekten başka çaresi olmayanlar gibi bir bölünme var ne yazık ki.

*

Bu soruyu aslında hepimiz sık sık sorarız. Sevmek mi önemli sevilmek mi diye. Aslında ‘‘Seçen misin? Seçilen mi?’’den hiçbir farkı yok. Nedense hepimizi baştan çıkartan fiil sevilmek gibi durur. Hepimiz sevilmek isteriz. Bütün boşluklarımız onunla kapatacağımızı düşünürüz. Bir başkasının bizi ne kadar çok sevdiğiyle. Hep öyle öğütlenir, seni çok seven bir adamla evlen denir. Herkesin beyni sevilmek gerektiğiyle yıkanır. Sevilmeyi başarabiliyorsan, mutlu olursun gibi bir sonuç çıkar ortaya.

Psikoloğun bizim adama sorduğu soruda aslında başka bir gerçek gizli:

- Seçen misin seçilen mi?

Sen seçilensen, seni sen olduğun için seçmeyebilirler.

Her zaman böyle bir şey olacak diye bir kural yok, ama eğer senin dışındaki özellikler nedeniyle seçilmişsen, işte sen gittin. Parmak kadar kız seni elinde oynatır. Bizim adam, yaşadığı deneyimden ve pskoloğun ağır lafından sonra dönüp bütün ilişkilerine bakıyor ve ne görüyor? Şimdiye kadar bütün ilişkilerde o seçilen. Hepsi adamın başka bir şeyinin peşine düşmüş.

Ve sonuç tabii ki hepsinde hüsran.

Hepsinde keleğe gelmiş.

*

Neyse arkadaşlar.

Arada bu soruya kafayı takmak gerekiyor: Seçen miyim seçilen mi?

Seçme seçilme oyunu.

Fakat size hak veriyorum, yorucu.

Üstelik her zaman sınırlarını net olarak belirleyebilmek kolay değil. Mesela ben kocamı seçtiğimi zannederken, alçak ‘‘Sen öyle zannet, senin haberin yok, ben seni seçtim’’ diyor.

Hem hoşuma gidiyor, hem de korkuyorum, hakikaten seçilen miyim, kendimi akıllı zannederken, keleğe gelmeyeyim...


Hoca dediğin böyle olur


Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü'nde Profesör Yahya Sezai Tezel, üçüncü sınıflara Uluslararası İktisat Dersi'nde bir ara sınav yapmış. Tek soruluk bir sınav. Fakat sorunun altına öyle bir not yazmış ki, insana hoca dediğin böyle olur dedirtiyor: ‘‘Eğer derslere devam etmiş, okuma ve çalışma sorumluluğunuzu yerine getirmişseniz cevaplarınızı yazmaya başlamadan önce planlayınız. Bunun için yeterince düşününüz. Bildiğim kadarıyla şu ana kadar hiç kimse düşündüğü için fizyolojik zarar görmemiştir. Hatta düşünmenin haz verici bir insan eylemi olduğu da söylenmektedir. Eğer derslere girmemişseniz, okuma ve çalışma sorumluluğunuzu yerine getirmemişseniz Allah yardımcınız olsun. İnşallah babanız ve/ veya kayınpederiniz zengindir...’’

Bu not bana çok yaratıcı, çok fırlama, çok hoş geldi.

Yine de o sınava girenlerin arasında olmak istemezdim!

Soru kazıkmış çünkü.


Arkadaşlarım nerede?


Geçen günlerde ortalık karıştığında aşağıdaki maili aldım. Size de aktarmaya karar verdim. Çünkü toplumsal olarak ruh halimizi birebir aktarıyor. Arkadaşıma katılıyorum. Bu zor günlerde, insan herşeye başını çevirebiliyor da, arkadaşlarından ses çıkmamısına katlanamıyor. Dayanışmadan başka bir şey kaldı mı elinizde?

*

Dolar bankalar arasında bir milyon altıyüzbini aşmış. Enis Öksüz istifa etmiş. Ecevit, dalga geçer gibi ‘‘Ekonomik program iyi gidiyor’’ demiş. Serdar Turgut'un ‘‘Teknokratlar Hükümeti’’ gündemi cızzz olmuş. Mustafa Koç, konuşmayı öğrendiğini dün gece CNN'de göstermiş.

Afferim herkese!

Doğrusu zerre kadar ilgilendirmiyor hiçbiri beni.

Hemen, sen de bu ülkede yaşıyorsun nasıl olur yahu demeyin.

Bu işsizlikte iş buluyoruz, iş yapıyoruz. Paramızı ödemeyi sallıyorlar. Bu arada dolar fırlıyor. Alacağımız yüzde 20 azalıyor. Toplantıda tam iş bağlayacağız, herşey yolunda gidiyor, bir telefon geliyor. Enis Öksüz- MHP- Derviş- Siyasiler- Dolar beşgeninden çıkan yeni bir kriz, toplantıyı dondurmakla kalmıyor, konuşulan herşeyi de geçersiz kılıyor.

Müşteriye film çekeceğiz...

Herşey onaylı.

Film için son hamledeyiz...

Hooop.

Dur bakalım.

Yine aynı beşgen iş başında.

Piyasalar daralıyor, iki üç ay sonra bile satış yapamayacağı kanısına varan müşteri işi durduruyor. Ama bu arada, insanların maaşları, işyerinin giderleri durmuyor. Her gün, bir önceki günden geriye düşüyoruz. Yürüyen bant misali. Bant, üzerindekinin hızından daha güçlü bir şekilde geriye hareket ediyor. Tecavüz kaçınılmazsa keyfini çıkar lafını hatırlıyorum. Ulan onun bile keyfini çıkaramıyoruz. Bunun için zerre kadar ilgilendirmiyor artık diyorum. Bu boktan durumları aşacağız elbette. Buna inanıyorum. Ülke olarak olmasa bile, bireysel çabalarla bir şekilde aşacağız. Temelde baktığımız zaman, bütün herşey geçer. Bu kriz de. Bu salakça moralsizlik de. Biz kalırız ayakta. Belki biraz beli bükük, süngüsü düşük ama yeni fikirlere açık, sıfırdan bile başlayabilecek güveni olan bizler, kalırız.

Bir de dostluklar...

Ama arkadaşlarım yok ortalarda.

Hani restoranlar barlar filan değil.

Bir ses, bir kıkırdama.

Yok işte.

Doğrusu işte bu, umurumda.

Hepinizi göreceğim geldi.

Nerelerdesiniz yahu?
X