"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Saygın arzu nesnesi

<B>9</B> Aralık sabahı... Ben bir doğum günü çocuğuyum! Ama mutsuz bir doğum günü çocuğu.

Paris'te bir otel odasında yalnızım.

Üstelik burası soğuk.

*

Eskiden ayaklarımın yorganın dışında kalması hoşuma giderdi.

Şimdi...

Yaşlanıyor muyum nedir?

Hep ayaklarım üşüyor.

Bak, yine aynı şey oldu, ayağıma geçirdiğim kırmızı yün çoraplarımdan biri yorganın içinde kayboldu.

Nerede bu?

Kim uğraşacak şimdi onu bulmakla!

Ben kendim kaybolmuşum, çorabım da kaybolmuş çok mu?

*

Acıyacağım işte kendime!

Bugün benim doğum günüm, herşeye hakkım var.

Hayır, kalkmayacağım yataktan.

Çiş de yapmayacağım, dişimi de fırçalamayacağım.

Aynen...

Telefonumu da açmayacağım.

Herkesi kendimden mahrum bırakacağım.

Açsam mı acaba?

Yok.

*

Kutlama kabul edecek bir ruh halinde değilim.

Anında kendimi ele veririm.

Hatta ağlayabilirim.

Hem ne diyeceğim zaten?

‘‘Doğum günümü kutlamak için dün Paris'e birlikte geldiğim kocam, beni terketti, başka bir otele mi yerleşti’’ diyeceğim?

Niye söyleyeyim canım.

En fenası, benim bir hediyem bile yok!

Kedim var ama.

O da yanımda değil.

Evet, evet, buna da üzülebilirim!

*

Dün gece, ‘‘Bak gidiyorum. Kalmamı istiyorsan özür dile’’ dediğinde, şu lanet olası özrü dilese miydim?

Mutlaka almıştı bana bir hediye...

Niye bu kadar inat ettim ki?

Al işte adam uçak biletimi, pasaportumu bırakıp gitti.

N'apim yani?

Kaderime küseyim.

*

Peki o puf'un üzerinde duran kırmızı kutu ne?

Yoksa...

Fiyonklara bakılırsa bir hediye!

Yoksa Zafer...

Öyle bir zıplıyorum ki yataktan, bir Amok koşucusu edasıyla odanın bir ucundan bir ucuna koşuyorum, yapışıyorum kutuya.

‘‘Sana...’’ yazıyor kutunun üzerinde.

Sadece, ‘‘Sana...’’.

*

Fiyonk, ipek bir elbise gibi kayıyor kutunun üzerinden.

İşte şimdi elimde, çırılçıplak ve parlak.

Gözlerimi kapatıyorum.

Yalan!

Bir gözümle aradan bakıyorum.

Ve kutunun kapağını kaldırıyorum.

Oleeeeeeeeeeeeeeeeeeeey!

*

Paris ganimetim, 24 parça iç çamaşırıydı!

Sekiz külot, sekiz sütyen ve sekiz jartiyer.

Ve tabii çorapları...

Öldüm ben, öldüm.

Herşeyi ama herşeyi unuttum.

Onları tek tek okşadım, bağrıma bastım.

Galiba öptüm de.

Hızımı alamadım, üzerimdeki pijamadan kurtuldum, sağ ayağımdan sarkan kırmızı kalın yün çorabı da top yapıp, fırlatıp attım.

Hepsini ama hepsini tek tek giydim.

İşe siyahlarla başladım.

Çoraplar konusunda insan haliyle zorlanıyor, olsun becerdim. Son olarak dizlerime kadar uzanan dapdar yüksek topuklu çizmelerimi giydim ki... Aman Tanrım elimde bir kırbacım eksik!

Ben aynadaki görüntüme inanamıyorum.

O kadın ben miyim?

İşte ben bir arzu nesnesiyim!

*

Sonra beyazları denedim, sonra kırmızıları, sonra asker üniforması kumaşından olanları, sonra turuncuyu...

Hiç üşünmeden.

Evet, evet, evet.

Ben bir arzu nesnesiyim!

Tuhaf olanı buna hiç bir itirazım da yok.

Hoşuma gidiyor.

Kendimi her zamankinden daha fazla kadın hissetmeme sebep oluyor.

Oysa bizlere çocukluğumuzdan beri, arzu nesnesi olmamamız gerektiği öğretiliyor. Çünkü o zaman ‘‘saygın’’ bir kadın olabilmemiz mümkün değil. İyi ama 24 parçalık ganimetimle saygınlığı kim takar şimdi! Hem bu iki kavram neden bir arada olamıyor? Neden ya o ya bu deniyor. Neden saygın bir arzu nesnesi bulunmuyor?

Yeryüzünde hangi kadının itirazı olabilir böyle iç çamaşırlarına? Hiçbir kadın çirkin olamaz bunların içinde. Ben saygın bir kadınım böyle şeyler giymem diyen var mıdır? Yani yalan söylemiyor mudur? Kim kendi içindeki kadının aynadaki yansımasını görmekten hoşlanmaz...

Kendimi öyle bir doldurmuşum ki, bu halde fotoğraflarım çekilse itiraz etmem!

*

İstanbul'a dönerken kırmızı iç çamaşırı kutumu yanımdan hiç ayırmadım.

Bu durum kocamın da pek hoşuna gitti.

Bu arada barıştığımızı yazmıyorum.

Anlaşılıyor zaten değil mi?

Ama gümrükçüler duruma inanamadılar.

‘‘Bunlar ne?’’ dediler.

Zafer bir şeyler geveledi.

Anladığım kadarıyla Türkiye'de bir iç çamaşırı dükkanı sahibi idim, bunlar da numunelerdi!

*

Ganimetlerim kucağımda, kapağı havaalanından eve atmaya çalışırken, gözlerim Boğaz hattındaki Tarkan billboard'larına takıldı.

Şaka gibi, o sırada radyoda da tam ‘‘Hüp’’ çalıyordu.

Yaptığı işe son derece saygı duyuyorum ben, benim gözümde Tarkan saygın biri. Onun şarkılarını dinlerken de onu çıplak hayal etmiyorum.

Ama evet, billboard'larına bakıyorum, adam aynı zamanda da bir arzu nesnesi...

Birden ayılıyorum.

Demek aynı anda ikisi birden olabiliyor!

Ama şu var tabii: Biz kadınlar genelde sadece erkeklerin arzu nesnesi olabiliyoruz. İşte o yüzden Tarkan çok ileride ya. Adam, hem erkeklerin hem de kadınların arzu nesnesi olabilmeyi becerebiliyor. Ben de o billboard'a bakarken ‘‘Ne güzel bir erkek bedeni’’ diyorum, pek çok erkek de bunu içinden geçiriyor. Nedense gelecekte de böyle insanların çoğunlukta olacağını düşünüyorum.

Gibi sosyolojik bir cümleyle bu yazıya son vermek istiyorum.

Öyle yapayım ki, aklınızda kalan tek şey, donlar, sütyenler ve jartiyerler olmasın!
X