Gündem Haberleri

    Sayek: Eylem hemen bitmezse ölüm olur

    Hürriyet Haber
    05.12.2000 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Cezaevlerindeki ölüm oruçları, kritik bir dönemece girdi. Türk Tabipler Birliği Başkanı Füsun Sayek, tehlikenin büyük olduğunu bir-iki gün içinde eylemler sona ermezse, ölümlerin yanısıra, kalıcı sakatlıkların da olabileceğini söyledi. Sayek, "Hekimlerin rıza olmadan tıbbi müdahalede bulunmayacağını" vurgulayarak, "F tipinin izolasyon amaçlı kullanılmayacağının güvencesi verilmelidir" dedi. "Hekimin rızası olmayan kişiye müdahalesi söz konusu olamaz. Bu etik ve hukuki değildir" diyen Sayek, böyle bir müdahalenin son derece tehlikeli olduğunu söyledi. Sayek, bunun aksine davranan doktorların disipline verileceğini de kaydetti. Sayek, konuya ilişkin sorularımızı yanıtladı:

    Açlık grevinin 46. gününde vücut fonksiyonlarında ne gibi değişimler olur?

    46 gün çok uzun bir süre. Dünyada bu kadar uzun açlık grevi eylemi yaygın olmamakla birlikte, 13 açlık grevi incelendiğinde 42. günden itibaren ölümler meydana geliyor. Ölüm tabi ki bir son. Ancak, resmen öldü denilen tarihten önce de kişi ölmüş olabiliyor. 96 grevinden sonra onlarca kişi, ciddi sinir sistemi rahatsızlıklarıyla başbaşa kaldı. Başkalarının yardımıyla yürüyemeyenler var, toplumdan tamamen dışlanmış bir şekilde, artık fonksiyonlarını yürütemez olanlar var. Bizim dileğimiz yalnızca ölümleri önlemekle sınırlı değil, bu tür arazları da önlemek. Fevkalede tehlikeli 1-2 gün içerisindeyiz. Dolayısıyla acilen bu durumun sonlanması gerekir.Bizim arkadaşlarımız bir kaç günden beri Adalet Bakanlığı'nın yolladığı genelge doğrultusunda, örneğin İstanbul'da Sayın Ferzan Çitici'nin izniyle Bayrampaşa cezaevindeki tutukluları kendi tedavileri, bakımları altına aldılar. Oradan yaptğımız görüşmeler, artık 46. günde yeterli besin alamama sonucunda, her ne kadar su ve vitamin eklemesi yapılsa da, bir takım değişiklikler olduğunu gösteriyor. Yürüyememe, başdönmeleri, tansiyon düşüklükleri, kalp çarpıntıları, ciddi kilo kayıpları gibi. Şu anda 10 kg civarında kilo kayıpları sözkonusu.

    Peki bu noktada hekim sorumluluğunuz neyi gerektiriyor?

    Burada hekim olarak bizim bazı sorumluluklarımız var tabi. Bu sorumluluklardan bir tanesi, bütün dünyada hekimlere önerilen budur; bu olayın gerekçesi ne ise bunun çözülmesiyle ilgili görüşümüzü ifade etmek. Aslında toplumla idare arasında güven sorunu söz konusu. Biz Adalet Bakanlığı'nın bu güveninin yeniden yaratılması için bir ortam hazırlayabileceğini düşünüyoruz.

    Güven sizce nasıl sağlanabilir?

    Sorunun temelinde F tipi cezaevlerine itiraz vardır. Fiziki yapısı kadar işleyişe dair güven sorunu vardır. İdarenin hızla bu konunun çözümü yönünde adım atması gerekmektedir. Bu arada bizler bakımımız altındaki tutuklu ve hükümlülerle, ölüm orucunun olası sonuçlarını tartışıyoruz. Bunun haricinde, bugün aldığımız haber, hiç birinin tedaviyi kabul etmeyecekleri yönünde. Böyle olduğu sürece bizim, bu kişileri zorla tedavi etmemiz söz konusu olamaz. Aynı şekilde, bilinçleri kapandığında da hastaneyi götürülmeyi kabul etmiyorlar, yazılı ifadeleri var. Dolayısıyla hekim olarak bizim sadece onlara olacakları anlatmak, günlük muayenelerini yapmak, istedikleri takdirde gerekli desteği yapmak sorumluluğumuz var. Bunun dışındaki sorumluluk ne yazık ki olamıyor. Çünkü, hem uluslararası kurallar hem yasalar, kişilerin iradesi dışında bir müdahale yapmamızı engelliyor.

    Hekim olarak açlık grevlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Burada tabi ki hekimler, açlık grevlerinin uygun bir eylem biçimi olup olmadığını tartışmak durumunda değil. Hekimler 'bunu yapmayın' demek hakkına sahip değiller. Sonuçta hekim olarak bizler çok dolaylı bir role sahibiz. Bizler varolan sınırlı sorumluluğumuzu sonuna kadar götüreceğiz. Şu anda Adalet Bakanlığı'nın genelgesi doğrultusunda sorumluluğumuzu yerine getiriyoruz. Hekim arkadaşlarımız, ekipler halinde girip ölüm orucundaki tutuklu ve hükümlülerin günlük bakımını yapıyor.

    Sözünü ettiğiniz, tutuklu ve hükümlülerin iradeleri dışında tıbbi bir müdahale mi?

    Hayır, zaten zorla müdahale tıbben de çok sakıncalıdır. Zaman zaman tam ters tepkiler de olabilir. Hekimlerin de kişilerin onayı olmadan müdahalede bulunma yetkisi yoktur. Kişi kendi iradesiyle bir karar almıştır. Bu kararın da biz kişiyle görüştükten sonra kendi iradesi olduğunu düşünürüz. Başka bir irade kabul edilemez burada. Dolayısıyla biz hekimler, "Ölsem de bana müdahale etme" diyen kişiye zorla müdahale edemeyiz. Bu bizim günlük yaşamda da karşılaştığımız bir durum. Örneğin gerekli olduğunu düşündüğüm bir hastaya göz ameliyatı öneririm, ameliyatı olmazsa görme yetisini kaybedeceğini de söylerim. Ama hasta, ameliyat olmayı kabul etmezse bunu yapamam. Ne etik olarak ne de hukuken uygun değildir.

    "Doktor sorumluluğum, hastayı her şartta hayatta tutmayı gerektirir" diyenler de var?

    Hayır, bu konuda hekimler arasında bir tartışma yoktur. Hekimler arasında bir ayrım varmış gibi haberler yapılmaktadır. Bu çok yapaydır. Bu konuyla ilgileri ve uzmanlıkları olmayan bir iki hekim arkadaşımızın kişisel görüşleridir. Tüm dünyada hekimler bu konuda pek çok çalışma yapmıştır. 1975 yılında Tokyo bildirgesi vardır. 1991 yılında Malta bildirgesi vardır. Bireysel olarak zaman zaman hekimler 'herşeye rağmen müdahale etmek isterim' diyebilir. Bunu diyen hekim, hastayı reddetme hakkına sahiptir. Yani 'bana bir şey yapma' diyen hastaya müdahale etmek yerine, 'Ben sana bir şey yapamayacağım. Üzgünüm. Sana başka bir hekim öneriyorum' deme hakkına sahiptir. Böyle düşünen arkadaşlarımızı bunu yapmaya davet ediyoruz. Bunun dışında hekimlerin yapabileceği bir şey yoktur. Kişinin rızası olmadan herhangi bir müdahale söz konusu olamaz. Aksi halde biz hekimliğimizi kötüye kullanmış oluruz. Bir de burada intihar edenleri hiç kurtarmayalım deniliyor. Ancak bunda çok farklı düşünün ülkeler de var. Mesela Holanda da acaba intihara kalkışanı tedavi etmeyelim mi?" şeklinde ciddi tartışmalar yapılıyor. Ölüm iradesi göstermiş diye. Dolayısıyla bunlar tartışması süren konular ama bizim konumuz olan açlık grevleri, ölüm orucu intihardan farklı değerlendirilmesi gereken bir konu.

    Hükümet, geçen haftaki Bakanlar Kurulu'nda "kritik duruma gelindiğinde zorla tıbbi müdahalede bulunulacağı" yönünde bir açıklama yaptı...

    Bu kararı ben okumadım. Ama böyleyse bunun çok büyük talihsizlik olduğunu düşünürüm. Biz önceki gün üç saate yakın Adalet Bakanı ile görüşme yaptık. İknayı önemsiyor, zorla müdahaleden hiç sözetmiyor. Sayın Türk'ün iyiniyetli tavrı var. Asla zorla besleme konusunda bir ifade kullanmadı. Biz ikna konusunda hastaya yaşayacaklarını anlatırız. Bu ikna anlamına gelmez. Bu aktarım içerisinde bu işi bırakmaya zorlamak değil, doğruları anlatmaktır sorumluluğumuz. Bunu kişilerin algılayabildiğini düşünüyoruz zaten.

    Hükümetin isteği doğrultusunda zorla tıbbi müdahalede bulunan doktorlara yönelik tutumunuz ne olacak?

    Hekimin hastayı reddetme hakkı vardır. Ama zorla hastayı beslemiş hekimi, etik kurullarımıza sevkederiz. O kurullar etik olmayan olayları soruştururlar.

    Tutuklu ve hükümlüler, grevi bugün bıraksalar kalıcı arazlar oluşur mu?

    Sinir sistemini ciddi biçimde etkileyen durumlar oluyor. Denge bozuklukları, konuşma bozuklukları... Bazılarında kalıcı olabiliyor. Uzun süreli açlığıa herkesin tepkisi farklı. Ama cezaevinde olanların dirençleri zaten düşüktür, zaten olumsuz koşullarda yaşandığı için. Bir kısmında çok ciddi harabiyet olabilir, onu şimdiden söylemek mümkün değil. Ama 96'da açlık grevi yapanların bir kısmı tekerlekli sandalyeye mahkum oldu. Bir kısmı kendi başına tuvalete gidemiyor. Bir kısmında görme bozuklukları oldu. Tüm bunlar olabilecek şeyler.

    Ölüm oruçları F tipi cezaevlerini protesto için başladı. Oysa F tipinin insanca olduğu savunuluyor. F tipinin insan sağlığı üzerindeki etkileri nelerdir?

    F tipi cezaevi izolasyon amaçlı kullanıldığında sakıncalı. Çünkü kişilerin bir odada tüm ihtiyaçları gidererek kalması onların sağlıklarını da bozan bir uygulama. Sürekli olarak o ortamda tuvaleti ve banyoyu kullanıyor bile olmanız hijyenik anlamda tehlikeli bir durum. Bunun dışında sosyal izolasyon, en önemli endişe. Kişiler saldırganlaşıyor, endişeli bir ruh haline giriyor. Başka ülkelerde yapılan araştırmalar var, cezaevlerindeki intihar oranlarına bakmışlar. İntihar edenlerin büyük kısmının tek kişilik odalarda kaldığını görmüşler. Ayrıca, duyuda ve algılamada azalma oluyor. Görme ve işitme duyusu azalıyor, hayaller görüyor. Kadın mahkumlar erken adetten kesiliyor, erken menopoza giriyor. Pek çok fiziki ve psikolojik yan etkisi var. Bunların çözümü de tabi ki, ortak kullanım alanların mutlaka yaratılması ve bunun uygulamada yapılacağının güvencesinin verilmesi gerekir.

    Mahkûmlar ölüm sınırında

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı