Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Satılık mutfak var!

Pakize SUDA

Ne zaman bir televizyon programından teklif gelse bizim evde kıyamet kopuyor. Ben yapı olarak yaşadıklarını çabucak unutan biriyim; başımdan geçen hiçbir şey bana ders olmaz.

Her gün hayata sıfırdan başlarım. Kardeşimse saniyesi saniyesine hatırlar; hatırlamakla kalmaz, bana da hatırlatır. Çarkıfelek'ten teklif geldiğinde de öyle oldu. ‘‘Bak abla, her teklifi kabul ediyorsun, sonra da günü geldiğinde ağlayarak gidiyorsun, yeter artık, ya gitme ya da ağlama’’ dedi. Kız haklı, her seferinde giderken ‘‘Bu son’’ diyorum, ama doğururken tövbe edip, bir sene geçmeden yeniden hamile kalan kadınlar gibi gelen teklifi güle oynaya kabul ediyorum. Çekim gününe kadar hayat normal akışında devam ediyor, çekim günü olanlar oluyor.

Bir kere sabah erken gitmem gerekiyorsa, ‘‘Ya uyur kalırsam’’ korkusundan geceyi ayakta geçiriyorum. Saat kurmak falan beni tatmin etmiyor. İkinci sorun sesim: ‘‘Eyvah! Ya sesim kısılırsa’’, ‘‘Bakın! Göreceksiniz, mutlaka kısılacak’’ derken, sesim yüzümü kara çıkarmıyor ve kısılıyor.

Gelelim en önemli probleme. Ne giyeceğim? Bu kadınların baş sorunudur, dolabın karşısında yaşadığımız sıkıntıyı hiçbir yerde yaşayamayız biz. Genellikle giyecek hiçbir şeyimiz yoktur. Dolapların tıklım tıklım olduğunu söyleyen annelerimize verilecek cevabımız hazırdır: ‘‘Onların hepsi demode’’, ‘‘Şişman gösteriyor’’, ‘‘Yakışmıyor’’, ‘‘Kaç defa giydim onları, bıktım artık.’’ Dolabın önünde ağlayan genç kızlar bilirim ben, hele sevgilileriyle buluşmaya giderken...

Kıyafet sendromu

Yaş ilerledikçe törpülense de bu sendrom hemen hemen bütün kadınlarda vardır.

Ben de bu kadınlardan biri olduğum için günlük hayatımda değil ama, bir programa katılacağım zaman fazlasıyla yaşıyorum. ‘‘Fazlasıyla’’ diyorum, benim herkesten farklı olarak, seçtiğim kıyafeti bir de kardeşime beğendirme zorunluluğum var, hemen her konuda yaşadığımız fikir ayrılığı, giyim kuşam, daha doğrusu benim giyimim konusunda had safhaya çıkıyor. Çarkıfelek'e giderken de öyle oldu.

O her zamanki gibi vücut hatlarımı örten bol ve uzun bir şey giymemi önerdi, bense bir dirhem yağımı bile sizlerden gizlemekte ısrarlı olduğumu söyledim. Evden çıkmama birkaç saat kala eski tecrübelerine dayanarak benim son hezeyanlarımı duymamak için odasına kapandı. Kapanmadan siparişini verdi, ‘‘Artık düğmesini nereye çevirirsen çevir, her daim ılık olan ütümüzün yerine o uzay mekiği gibi ütülerden al gel’’ dedi. (Evde bir tek işe elini sürmez, ütümüzün düştüğü bu durumu nereden biliyor acaba? Fadime tembihlemiştir.)

Siyah, imdada yetişiyor

Oh! Özgür irademle giyinebileceğim. Giyineceğim de, nasıl? Ortada elle tutulur bir şey yok. Her şeyi giyip çıkardım, kendimden nefret ettim, bir daha ağzıma tek lokma koymamaya yemin ettim, ter içinde kaldım ve nihayet her gün işe giderken giydiğim siyah pantolonumla siyah bluzumu giydim, belime de gri, sinek telinden yapılmış gibi duran, röntgen filmi gibi içindekileri gösteren bel çantamı taktım. Bu arada evde annem, ablam ve yeğenlerim de var. Giyinip odadan çıktığımda hep bir ağızdan ‘‘Böyle mi gideceksin?’’ diye bağırdılar. Belli ki kardeşim vekalet vermiş bunlara. ‘‘Evet!’’ dedim, ‘‘Bana karışmayın.’’ Hem uykusuzum, hem sesim kısık, hem de şişmanım, dokunsalar ağlayacağım. Bunu fark etmiş olmalılar ki fazla üstelemediler. Annem okul günlerinde olduğu gibi, ‘‘Allah zihin açıklığı versin yavrum, hiç korkma, evde hepsini biliyorsun, orada da bilirsin inşallah’’ dedi. Ablam opera sanatçısı olduğu için kapı aralığında ses açma egzersizi yaptırmaya çalışıyor, hem yarışıp hem şarkı söyleyeceğim ya. Yardımcımız Fadime'nin istekleri var, bulaşık makinesi istiyor, Ece bir gün önceden ‘‘arabayı almadan gelme’’ demişti. İmtihana gider gibi heyecanlı, dertsiz başıma dert açtığım için pişman, elimde alışverişe çıkar gibi sipariş listesi, yola çıktık. Arkadaşım Alev götürüyor beni. Saat 18.30. Bilenler bilir bu saatte İstanbul'un trafiğine doyum olmaz, biz bununla yetinmedik bir de yanlış yola saptık. Adım başı durup yol soruyoruz, çamurlara saplandık, kaybolduk ve ben ağlıyorum. Alev, ‘‘Kağıthane yönünden gelirsem çıkarabiliyorum burayı, Levent'ten gelince karıştırdım’’ demez mi? ‘‘Ah Alev'ciğim bunu daha önce söyleseydin yola iki saat önce çıkar, Kağıthane'ye uğrar öyle gelirdik’’ dedim. Stüdyoya vardığımızda pantolonumun paçaları dizime kadar çamurdu ve ne televizyon makyajı yaptırmaya vaktim vardı ne de arabanın hangi zarfta olduğunu araştırmaya (!)

Yarışma başlarken

Bu arada yarışmacı arkadaşlarımdan da söz edeyim. Esmeray'ın buğulu sesini, hanımefendiliğini özlemişim, yıllar önce ‘‘Unutma beni’’ demişti bir şarkısında, eminim sevenleri onun bu dileğini yerine getirmişlerdir. Boran Kaya'yla ilgili, reklam aralarında oturduğumuz kibrit kutusu büyüklüğündeki odada odun gibi bir puro içtiğini ve hiç giren çıkan olmadığı halde ‘‘Kapatın kapıları kimse girmesin bu odaya’’ diye bağırdığını hatırlıyorum. Bir de ‘‘Kimse ne içersiniz diye sormadı, kendi imkanlarımla bir nescafe söyledim’’ dediğini. Bu arada ben de görevli bir hanım kıza ‘‘Sahi çay yok mu burada’’ diye sordum, ‘‘Var tabii, nasıl içersiniz çayınızı’’ demez mi?

Ben de ‘‘Orta şekerli olsun’’ dedim gırgırına. Kızcağız ciddi ciddi, ‘‘Pakize Hanım'a orta şekerli bir çay’’ diye seslendi içeriye.

Nihayet yarışma başladı. Bundan sonrasını anlatmaya gerek yok, zaten seyrettiniz, performansımı gördünüz, ne zeki olduğumu da... Yalnız harf seçmekte gösterdiğim isabeti zarf seçmekte gösteremediğimden elimde bir adet ‘‘hazır mutfak’’la kalakaldım. Şimdi ben bu mutfağı nereme kurdurayım? Odanın birini iptal edip mutfak yapsam, evde zaten bir mutfak var, iki mutfak görgüsüzlük olacak. ‘‘İşimiz üç nalla bir ata kaldı’’ deyip bir kenarda bekletmeye kalksam nerede bekleteceğim, bir de depo kirası mı vereyim? Bir ara çalışma odasına kurdurmayı bile düşündüm. ‘‘Tencere dolaplarına kitaplarımı koyarım, raflara kalem kutularını dizerim, tezgahı da yazı masası olarak kullanırım’’ dedim. Kim anlayacak? Üzerinde ‘‘mutfak’’ diye yazmıyor ya. Gerçi masanın orta yerindeki lavaboyu izah etmekte zorlanabilirim, ama ben ‘‘kadın’’ım, elbet masam erkeklerinkinden farklı olacak, benim yazı yazmak dışında asli görevlerim var.

İnsanoğlu böyledir işte, yaranılmaz. Taş atıp da kolum mu yoruldu? Adamlar 3 bin dolarlık mutfak verdiler, daha ne istiyorum? Fazla mal göz mü çıkarır?

Dünyanın bin türlü hali var, eski mutfağım başıma baki mi bakalım?

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI