Dünya Haberleri

    Sarkozy’nin insanları ve Ratatouille’un sıçanları

    Emre KIZILKAYA / DIŞ AÇI
    30.11.2007 - 12:58 | Son Güncelleme:

    Paris’teki “ikinci göçmen ayaklanması” ilkini gölgede bıraksa da sonuçta bastırıldı, ama sosyal bilimciler, Fransız başkentinden tüm ülke varoşlarına ilk fırsatta bir kez daha yayılacağını öngördükleri bir sonraki “yangın” hakkında uyarılarda bulunmayı sürdürüyorlar.

     

    Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ise, olayları “Serseriler Demokrasisi” (Voyoucratie) diye niteleyerek, sorunun toplumsal kökenlerini görmezden gelip, yüzeysel asayiş tedbirleri ve hukukun soğuk diliyle herşeyi çözebileceğini düşünmekte ısrarlı.

     

    Aslında İçişleri Bakanlığı yıllarından bugüne dek Sarkozy döneminde yaşananlara bakarsak, yarısı boş bir bardakla karşılaşıyoruz, ki neyi göreceğimizi duruşumuz belirliyor. İç politikada “sert düzen” yanlısı Fransız Cumhurbaşkanı, kendi döneminde çıkan bu tür sosyal patlamaları, dayattığı yöntemlerle öyle ya da böyle bastırmayı başardı. Ama bu isyanların giderek şiddetlendiği, yani gidişatın kötü olduğu; dolayısıyla yüzeyde değil, derinde bir sorun bulunduğunun şüphe götürmediği de pekâlâ söylenebilir.

     

    Sarkozy ne kadar inkâr ederse etsin, son olaylar, yıllardır süren göçmen akınının getirdiği toplumsal dönüşümün yarattığı sorunların derin kökleri olduğunu bir kez daha ispatladı. Bu sorunların, işgücünden yararlanmak üzere bir zamanlar yana yakıla davet ettiği göçmenler için gerekli altyapıyı kurmayan, kısacası kendisini geleceğe hazırlamayan Fransız devletinin siyasi hata ve eksiklerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı hâlâ tartışılabilir.

     

    Ancak haydi “Paris varoşlarında Haute Couture değil, Üçüncü Dünya var” diye bas bas bağıran sosyologları bir kenara bırakalım, Fransız kültür endüstrisinin ürettiği modern eserlerde bile çok kültürlülük ve onun getirdiği sorunlara önerilen “hegemon” çözümlerin izlerine giderek daha fazla rastlanmaya başladı; ki bunu da göz ardı etmek olsa olsa “devekuşu diyalektiği”dir.

     

    SADECE ÇİZGİFİLM DEĞİL

    Son dönemde popüler arenada "sinema" ve "Fransa" sözcüklerini yanyana getiren, belki de Amelie’den bu yana üretilmiş birkaç başat eserden biri olan Ratatouille’u ele alalım. Bu yıl gösterime giren ve dünya sinemalarını kasıp kavuran Pixar animasyonu, insanların dünyasında kabul görerek baş aşçı olmak isteyen “gastronom” sıçan Remy’nin hikayesini anlatıyordu.

     

    Birçok ülkenin bütçesini aşan bir maliyetle hazırlanan ve dünya çapında 600 milyon doları aşkın bir gişe geliri elde eden bu filmin, modern iletişim dünyasının acımasız sistemi içerisinde her izleyicinin bilinçaltına ulaşan eşsiz bir araç olduğunu kabul edersek, onun “sadece bir çizgifilm” olmadığını da anlayabiliriz.

     

    Biraz dikkatli incelendiğinde, filmin hemen her öğesinin günümüz Batı dünyasının zorlu toplumsal koşullarına göndermeler yaptığını ve bir çözüm önerisi (en azından özlemi) içerdiğini görebiliriz.

     

    TAŞI TOPRAĞI ALTIN PARİS

    Birkaç örnek verelim:

     

    Daha ilk sahne, filmin baş kahramanı olan sıçan Remy’nin, kalabalık kolonisiyle birlikte “taşradaki” yaşamını ve burada bir kasaba evinin yaşlı sahibiyle olan mücadelesini anlatıyor. Yaşlı kadın, mutfaktan gizlice yemek aşıran ve tavan arasında yaşayan “zararsız” sıçanları dehşetle savuşturuyor. Can havliyle kaçan tüm sıçanlar lağıma düşerken, Remy de kanalizasyon borularında tek başına kalıp uzun bir yolculuktan sonra kendisini Paris’te, yâni çok inandığı aşçılık yeteneklerini kullanmak için gerekli fırsatları bulabileceği “taşı toprağı altın” olan o biricik şehirde buluyor.

     

    Bu giriş sekansı bile, filmin alt metni hakkında bize bir ipucu veriyor. Herşeyden önce, yerli-göçmen geriliminin en yüksek olduğu Batılı sahnelerden Fransa’nın ve özellikle de Paris’in arka plan olarak seçilmesi, altmetnin dolaylı aktarımını kolaylaştırıyor.

     

    Fırtınanın, yâni denetiminde bulunmayan meşum bir gücün etkisiyle Paris’e sürüklenen Remy figürü, göçmenlerin “kökenlerine” yönelik olumlayıcı bir sinyal veriyor, âdeta “kader kurbanı” savunması için kullanılıyor: “Göçmenler de şehrimize tıpkı bu sıçanlar gibi, hayat kendilerini buraya sürüklediği için geldiler.”

     

    Öte yandan benzetmenin “ırkçı” tarafı da bâriz. Çünkü Doğulu “göçmenler” ile Batılı “yerliler” arasındaki kültürel farkın, fareler ve insanlar arasındaki biyolojik fark kadar büyük olduğu sezdiriliyor. Ancak yine de filmde aynen kullanılan şu cümleyle, temel mesajın ırkçılığı değil, kapitalist değer yargılarını yüceltmek olduğuna inandırılıyoruz: “Herkes aşçı olamaz, ama bir aşçı her yerden gelebilir.” Yâni aslında önemli olan, kökenin değil, mesleğin ve işini nasıl yaptığındır.

     

    ‘İYİ ÖRNEK’ VE ASALAKLAR

    Filmin gelişme bölümünde, sıçan Remy’nin insanların dünyasında kabul edilme çabalarını görüyoruz. Gustosu onlar kadar derin, aşçılık yeteneği onlar kadar gelişkin Remy, hiç şüphesiz, “ayaktakımı” göçmenler arasından sıyrılıp Batı’da yer edinmeyi başaran “iyi örneklerin” bir karikatürü haline getiriliyor.

     

    Bu noktadan sonra film, Öteki’nin asimilasyon hikayesine dönüşürken, insanların dünyasındaki başarısını yavaş yavaş tescilleyen Remy’nin peşine takılan soydaşlarının (sıçanlar) ona nasıl da ayakbağı olmaya başladıkları, sıçan imgesinde zaten gömülü olan asalak-göçmen havası gözümüze sokuluyor.

     

    Burada, bizim aksimize “uyum sağlayamayan,” “yaramaz” arkadaşlarımızla bağımızı koparmamız gerektiği mesajıyla birlikte, filmde üst üste yinelenen, “Ne yaparsan yap, sakın başkasının malını çalma” düsturunun altı çiziliyor. Mülkiyetin kutsallığına ısrarlı bir gönderme olan bu cümle, genel anlamda kamu düzeni ve yasanın üstünlüğüne, kısacası Sarkozy’nin de özlemlerine bir gönderme.

     

    Sıçanların elbirliği yaparak, her türlü zorluğa karşın birbirlerine yardım ederek başarıya ulaştıkları sahnelerde, aşırı bireycilikle atomize olmuş “yaşlı” Fransa’ya karşı, genlerine Doğu’nun “cemaatçi” kültürü işlenmiş , yerinde durmaz “genç” Fransa ünleniyor gibi görünebilir. Aslında filmde “ayaktakımı” sıçanların imece usülü, neşeyle hallettikleri işlerin çok da “hayırlı” olmaması, altmetne bir başka “Batı övgüsünü” usûlce sokuşturuyor.

     

    TÜRLÜ GİBİ TOPLUM

    Gerçi geçtiğimiz haftalarda The Guardian karikatüristi Steve Bell, “Bush’un finosu” Tony Blair’den boşalan koltuğu Sarkozy’ye verdi ve onu bir sıçan olarak çizdi; ama Ratatouille’a baktığımızda, Fransız toplumunun bilinçaltında asıl sıçan olanın Cumhurbaşkanı seçtikleri adam değil, sokaktaki “serseri” göçmen genci olduğunu görüyoruz.

     

    Filme ismini veren Ratatouille’un, sıçan (rat) kelimesini andıran bir yemeğin adı olduğu ve bu Fransız yemeğinin de bizdeki türlüye epey benzediği hatırlanırsa, modern toplumu bir “türlü” yemeğine benzeterek gerçeği kısmen gören altmetnin önerdiği çözümün, egemen ideolojiyle tam uyum içinde olduğu muhakkaktır.

     

    Sıçanlara (göçmenlere), insanların dünyasında, onların kurallarına göre oynamak kaydıyla şans verilmesi gerektiğini savunan bu egemen söylemin son kullanma tarihinin geçtiğini söylemek için ise, ne sosyolog, ne de kâhin olmak şart.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı