Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

“Şark Cephesi”nde yeni bir şey yok; Diyarbakır’da çok şey var...

Görmeyeli –görmeyeli pek uzun zaman da olmadı ama..- Diyarbakır’ta ne değişmiş diye sorarsanız, Ulu Cami önünde turistlere üç-beş kuruş karşılığı gönüllü rehberlik yapan çocukların sayısındaki artış ve “rehberlik hizmetinin kalitesi”ndeki fark derim.

Yaş ortalamaları 10 civarındaki oğlan çocuklar ya da tümünün gözleri istisnasız çok güzel, hepsi çok şirin küçük kızlar birarada, Diyarbakırlı olmadığını, dışarıdan geldiğini saniyesinde gözünden anladıklarının çevresini sarıyorlar ve kalın ve yörenin sevimli Türkçe lehçesiyle hep bir ağızdan başlıyorlar,  “Aha buranın arkası Cahit Sıtkı Tarancı’nın evi. Cahit Sıtkı Tarancı 1910’da Diyarbakır’da doğdu...” diye koro haline haykırmaya ve şairin ölümsüz “35 yaş” şiirini okumaya...

“Yaş otuzbeş

Yolun yarısı eder

Dante’nin dediği gibi

Ömrün yarısı...”

Bir seferinde, gözlerinden zeka fışkıran ufaklıklardan biri Dante’nin kim olduğunu bizim gibi bihaber-bilgisizlere açıklama gereği duymuş olmalı dizenin arasına bir parantez açarak “Dante, bir İtalyan şair” dedi.

-         Peki Cahit Sıtkı Tarancı kim?

-         Şair.

-         İtalyan mı?

-         Yok. Diyarbakırlı.

-         Türk mü, Kürt mü?

-         Kürt.

Ulu Cami, M.S. 639’dan Diyarbakır, İslam ordularının eline geçeli beri cami. Ondan önce Mar Toma adıyla bölgenin en büyük kilisesi imiş. Cami imamı, Mar Toma’dan önce havra olarak tapınağın 3000 küsur yıldır var olduğunu anlatıyor, camiin Hanefi tarafındaki minbere işaret ederek “Yunus Peygamber’in burası havra olduğunda ibadet ettiği yer işte şurası” diyor.

Cami, Hanefi, Şafii, Hambeli ve Maliki dört bölümlü. İbadet amaçlı ilk ikisi kullanılıyor, son ikisi değil. Kürtleri çoğunluğu Şafii olduğu için cemaati daha kalabalık olan Şafii bölümü. Türkçe “hutbe”nin cemaatin çoğunluğu pek anlayamadığı için pek de anlamlı olmayan, üstelik “Ordumuza Kuzey Irak’ta başarı” dilekleri içeren, Ankara’dan Diyanet İşleri’nden adeta “Görülmüştür” damgasıyla gönderilen hutbelerin cemaatin gazabını çekmemek için imam tarafından inisyatif kullanılarak okunmadığı bölüm de orası.

Anlayacağınız, Diyarbakır, tarih boyunca çok şeyler görmüş yaşamış, dolayısıyla her yönüyle, her bakımdan çok değişmiş bir şehir.

Burada değişmeyen ne var diye soracak olursanız, şehrin değişmeyen canlılığı, hareketliliği, rengarenkliği, insanlarının yüce gönüllülüğü, sıcaklığı, ruh güzelliği.

Ve, bitmez tükenmez çilekeşliği.

Yerden bir karış yükseklikteki taburelerin, “kürsi”nin üzerine oturmuş çaylarımızı içiyoruz. “Buraya her gelen ağlayarak gelir, giderken ağlayarak gider” diyor karşımdaki yaşlı Diyarbakırlı. “Mahrumiyete, belaya geldiğini sanır, giderken ise buraya öyle tutulmuştur ki, gitmez istemez” diye devam ediyor. “Burada hiçbir zaman Türklere, Türk insanına karşı bir saldırganlık olmadı. Olmaz da...”

Bir diğeri kuka ağacından yapılmış minik gümüş kakmalarıyla küçük tesbihini uzatıyor, “Al abey” diyor, “Bu zarif bir tesbihtir. Bir hatıra kalsın sana...”

Diyarbakır. İlk görüşteki aşklarımdan biri. 1971’in o ilk anısından bu yana hiç değişmedi bu duygum. Her seferinde ayağımı bastığım her an içim mutlulukla kaplandı, tanımlayamadığım tuhaf bir esriklik sardı her yanımı.

Diyarbakır’ın kendisine özgü bir “büyüsü” var. Bunu bilen bilir. Fark eden eder.

Yine “büyülü” idi Diyarbakır.

Diyarbakır’da değişen bir şey yok.

 

***         ***      ***

 

Sosın sosın...

Sosın, bir çiçek adı. Şarkıda geçiyor. Şarkı çalındığı, söylenmeye başladığı anda, “Sosın sosın” nakaratında Kervansaray’ın, 1527 yılında İpek Yolu tüccarlarına develeriyle birlikte yerleşecekleri bir han olarak inşa edilen Kervansaray’ın 3000 kişi alabilen avlusunda, her köşeden halaya kalkılıyor. Yılın mevsim olarak en güzel döneminde, yarım ayın gökten avluya düştüğü Diyarbakır gecesinde.

Şair-yazar Bejan Matur, bir seferinde bana “Kürtler halaya dayanamaz. Bir toplulukta kimin Kürt olduğunu anlamak için, halayı başlatmak yeter” demişti.

Bejan Matur, şimdi Diyarbakır Kültür Sanat Vakfı’nın Başkanı. Yeni kurulan Vakıf, kuruluşunu ilk etkinliğini Amerika’dan İranlı dünyaca ünlü etnik-mistik caz sanatçısı Azam Ali ve Niyaz adlı grubunu Diyarbakır’a getirerek gerçekleştirdi.

Diyarbakır Kültür ve Sanat Vakfı, Diyarbakır’ın “gerçek kimliği”ni dünya ile bütünleşen kültür ve sanat etkinlikleriyle vurgulamak amacında. Bu nedenle, Diyarbakır “büyüsü” ile örtüşen “büyülü” bir sesi, Azam Ali’yi İranlı, Filistinli, Amerikalı, Türk sanatçılardan oluşan Niyaz ile birlikte Diyarbakır’a getirmiş.

Azam Ali,  gece boyunca Farsça şarkılar söyledi. Çoğunlukla İran’ın Horasan yöresinden aşk ve gurbet şarkıları. En sonunda, Güneydoğu’da tüm düğünlerin değişmez şarkısı “Sosın Sosın”ı Kürtçe söylemeye başlayınca, Kervansaray avlusundakileri dalgalandı. Şarkının ilk icrasında halayı kaçırınca, “Sosın Sosın” ikinci kez istendi ve Diyarbakır eliti yüzlerce yıl önce döşenmiş basalt taşlarıyla Kervansaray’ın tarihi zemininin her köşesinde halaya kalktı.

Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu, halaya kalkanları işaret ederek ve gülümseyerek, “Geçenlerde bir Alman diplomat geldi. Sosın söylenerek halay çekenleri gösterdi. ‘Bu ne böyle?’ diye sordu. ‘İki adım öne, iki adım geriye.’ Oysa bu Kürtlerin tüm tarihi gibi bir şey. İki adım öne, iki adım geriye...” sözleriyle halay üzerinden Kürt tarihi deneyimini açıklamaya girişti.”

O ana dek yerlerinden kımıldaman ciddiyetle konseri dinleyen Diyarbakır elitinin halay çekmesinin bir şeyler anlatması gerektiğini söyleyecek oluyorum, Diyarbakır Ticaret Odası Başkanı Mehmet Kaya, kinayeli biçimde araya giriyor: “Kürtler sadece halayda bir araya geliyorlar”...

Siyasi farklılaşma ve bölünmüşlük, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Diyarbakır’ı istiyorum” çağrısının yerine gelmesini mümkün kılacak mı? Yaklaşan yerel seçimlerde Ak Parti “Diyarbakır kalesi”ni düşürebilecek mi?

Bu sorunun cevabı, önümüzdeki dönemde sadece Diyarbakır’ın yakın gelecekteki “kaderi”ni, Güneydoğu’nun yaşam koşullarını değil, “Kürt sorunu”nun gündemde nasıl seyredeceğini de önemli ölçüde belirleyecek.

Bu sorunun cevabı şimdiden alınabilir mi?

Büyük ölçüde evet.

Diyarbakır’a ayak basan “yolcu” çok da vakit geçmeden, bu sorunun cevabını bulabiliyor.

Diyarbakır, çok büyük bir ihtimalle, yine DTP’li bir adayı seçecek. O “cenah”tan gelecek bir aday yönünde tercih kullanacak.

DTP kapatılırsa da öyle olacak. Hele kapatılırsa, öyle bir sonuç, neredeyse kesin gibi.

Yani, “Diyarbakır kalesi”nin Ak Parti tarafından düşürülmesi, imkansız değilse de, çok çok zayıf bir ihtimal.

Bunu anlamak için, ister Oral (Çalışlar) ile benim yaptığım gibi Mardinkapı’dan Hançepek yönünde yürürken sizi bir çay içmeye davet eden isimsiz Diyarbakırlılar ile kaldırımın üzerine atılmış kürsilerde sohbete koyulun, ister meslek kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin yöneticileriyle Hasanpaşa Hanı’nda bir araya gelip  konuşun. Birkaç dakika içinde, bunun neden öyle olacağını da anlayabilirsiniz.

Hemen herkesten işiteceğiniz ortak değerlendirme, Tayyip Erdoğan’ın 22 Temmuz’dan (2007 Genel Seçimleri) sonra pekala mümkün olan bu ihtimali “gerekli hiçbir şeyi yapmayarak” heba ettiği duygusunun seslendirilmesi.

“Kürt kimliği”ne saygı anlamında hiçbir adımın atılmamış olması, çok sayıda kişinin ifade ettiği biçimiyle “PKK’nın Diyarbakır’da psikolojik üstünlüğü” tekrar ele geçirmiş olmasını sağlamış.

Bu, “Malatya’nın Batı’sında” işitilmesi hoş olmayacak bir şey belki ama bir “olgu”; gerçeklerin olduğu gibi görülmesi ve anlaşılması için bir ipucu.

Ekonomik paket, bölgeye –başta Diyarbakır-  dökülecek paralar, Diyarbakır için “öncelikli önem”de değil. Konu, “ekonomik geri kalmışlık”tan çok öncelikli biçimde “psikolojik” ve “siyasi”.

“Sorun”un en can alıcı yönünün “kimlik sorunu” olduğu Diyarbakır’da kolaylıkla fark edilebiliyor.

“Kimlik sorunu”na hitap eden hiçbir adımın atılmış olmadığı algılamasının yol açtığı “PKK’nın psikolojik üstünlüğü” olgusu, PKK’dan uzak hatta PKK’ya karşıt konumdaki şahsiyetlerin ve Diyarbakır “kanaat önderleri”nin de “manevra alanı”nı hayli kısıtlamış. Kendilerini, Başbakan ve hükümet tarafından “silahsızlandırılmış” hissediyorlar ve öne atılmak konusunda çok tereddütlüler.

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un görüştüğü meslek kuruluşları ve sivil toplum örgütleri yöneticileri, komutanın gelişine oranla gidişinden sonra daha da geri çekilmiş, adeta pısmış vaziyetteler. Genelkurmay Başkanı’nın gelip kendileriyle görüşmesi, olabilecek “siyasi kredibiliteleri”ni iyiden iyiye kuşkulu hale sokmuş ve sanki bir “ölüm öpücüğü” işlevi görmüş.

Böyle bir “psikolojik Diyarbakır ortamı”nda DTP çevrreleri, yerel seçim sonucundan, “Diyarbakır kalesi”nin korunacağından, bir yıl öncesinde olmadıkları kadar güvenli bir ruh halindeler. 

***            ***          ***

Ankara’da onca toplantı, açıklama, “terör zirvesi” vs. Diyarbakır’ın ara sokaklarına, insanlarının düşünce ve en önemlisi duygu kıvrımlarına girmedikçe, bunlara derinlemesine nüfuz etmedikçe, arzulanan sonuçları vereceğe benzemiyor.

Diyarbakır rahatsız. Gizli, belli-belirsiz bir gerginliği içinde barındıyor.  Her an, herhangi bir şekilde “patlama potansiyeli”ni saklı tutuyor.

Ama, şehir bir yandan da her zaman olduğu gibi canlı, hareketli, sevecen, sıcak.

Diyarbakır’a gelip Selim Amca’da kaburga yemeden şehirden ayrılmak –kendisine de söylediğim gibi- Mekke’ye gidip Kabe’yi görmeden dönmeye benzer. Selim Amca’da İstanbullu kalabalık bir grupla karşılaştık. Hepsi İstanbul-Osmanbey’de yerleşik tekstilciler. Diyarbakır’a ömürlerinde ilk kez gelmişler.

“Burası” dedi aralarından biri, tümünün duygularına tercüman olarak, “Hiç bizim İstanbul’da duyduğumuz sandığımız gibi değilmiş.”

-Nasıl yani?

“Çok hoş bir şehir burası.  Her yanıyla. Özellikle insanlarının dostluğu, cömertliği, sıcaklığıyla...”

Diyarbakır’da değişen bir şey yok!.. 

X