Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Sanatçının ölümlü ölümsüzlüğü

ARTIK emekli olmuş İzmir Devlet Tiyatrosu’nun kimi sanatçılarını, Ankara Devlet Konservatuvarı’nı bitirişlerinin 50. yılında bir kutlama töreni için Ankara’ya çağırdılar.

Çağrıyı Hacettepe Üniversitesi (HÜ) yapıyordu, rastlantı bu ya, artık HÜ’ne bağlı olarak eğitim veren Ankara Devlet Konservatuvarı’nın da kuruluşunun 75. yılıydı.
Gittik, gördük. Sayımız azalmış bir hayli. Yaş 70’in üzerinde olmalıydı çünkü. Yıldönümleri rakamlara bağlandı mı, “Yaş otuz beş, yolun yarısı eder - Dante gibi ortasındayız ömrün” dese de Cahit Sıtkı, kendisinin de hesabı tutturamaması gibi, sözün güzelliğiyle avunmak kalıyor geriye.
Öyle... Gittik, gördük. Sayımız azalmış bir hayli.

* * *

Bir vakitler Türkiye’de tiyatronun sanatçı varlığının kaynağı İstanbul’da Belediye Konservatuarı, Ankara’da Devlet Konservatuvarı’ydı. Lise düzeyinde sayılan bu okulları bitirenler İstanbul’da Şehir Tiyatrosu’nun, Ankara’da Devlet Tiyatrosu’nun sanatçısı olurdu doğruca.
Konservatuvarlar yüksek öğretim düzeyine çıkarılıp üniversite ağı içine alınınca, yıllar boyu çeşitli kentlerde kurulan üniversitelerin çoğu, sahne eğitimi veren bölümler açar oldu. Sahne sayısı da sınırlıyken, ülkenin önceliklerini gözardı edip “konservatuvar açmak”, bir “heves” olmaktan öteye gidebilir miydi! Öğrenciye sanatçı niteliğini kazandıracak uzman sanatçıların eksikliği de üzerine binince, “niteliği eksik, niceliği yüksek”  bir dengesizlik içinde, Türkiye “diplomalı” sanatçılar kazanmış oldu.
Bugün sayıları bir hayli kabarık “diplomalı sanatçı”, Şehir Tiyatroları, Devlet Tiyatroları, ya da Devlet Opera ve Balesi’ne girmek için açılacak sınavları bekleye bekleye yıllarını geçirmekte.

* * *

Atatürk’ün buyruğu üzerine “Musiki Muallim Mektebi” 1936 yılında kurulur; tiyatro – opera – bale bölümlerinin açılmasıyla “Ankara Devlet Konservatuvarı” adını alır. Bu sanat anıtının temelini her biri kendi alanlarında ün yapmış üç yabancı atmıştır:  Müzikte Prof. Paul Hindemith, tiyatro ve operada Prof. Carl Ebert, balede Dame Ninette de Valois.
Hindemith 1963’te öldü – Carl Ebert 1980’de öldü. Ninette de Valois 2001’de öldü.
Bu “yüce” sanat insanlarını anımsayanlar var mı acaba, genç sanatçılar arasında!

* * *

“Sanatçı ölmez, ölümsüzdür.” diye bir söz vardır. Ankara’dan gelen çağrıya uyup katıldğımız “plaket verme” töreni bu sözü bir kez daha yalanlamış oldu. 70’ine ulaşamamış olanlar vardı, eksilmiştik.
Matematik kesinliktir de, ömrün matematiğini önceden kestirmek ne mümkün.
Sahne sanatçısının yazgısıdır bu : sahneden çekildiğinde unutulmak! Geride anımsanacak ne bir ses, ne bir adım kalır.
Oysa
Beethoven ölür, ölümsüzleşir besteleriyle. Picasso ölür, ölümsüzleşir resimleriyle.
Michelangelo’ya kim “ölmüş” diyebilir!
Yine de, HÜ Ankara Devlet Konservatuarı’nın kuruluşunun 75. yılını kutlamak üzere 2-8 Mayıs günlerinde düzenlediği etkinliklerde “genç sanatçılar”ı dinleyip izledikçe matematiğin de şaşırıp sonsuza göç ettiğini anlamak, ne mutluluk!
Ve hele “Atatürk’e Teşekkür Yürüyüşü”, İzmir’den Ankara’ya giden bir yolcunun aldığı en büyük ödül oldu.
Gidenlerle eksilse de, gençlerle sürecek o “yürüyüş”.

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI