GeriSeyahat San Gimignano’da geceler geçmişe açılır
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
San Gimignano’da geceler geçmişe açılır

San Gimignano’da geceler geçmişe açılır

San Gimignano, Toscana’nın en karakteristik ortaçağ kentlerinden.

Geçmişin mimari dokusu öylesine güzel korunmuş ki, her adımda dün ve bugün arasında gidip geliyorsunuz. Yağmurlu bir nisan ikindisinde kente yolum düştü, karanlık çökerken taş duvarlardaki ışık ve gölge oyunları görülmeye değerdi.

Kara bulutlar yol boyunca peşimizi hiç bırakmamıştı. Sabah Floransa yakınlarındaki otelimizden çıkmış, gün boyu Toscana’nın küçük tepelerini, uçsuz bucaksız bağlarını, zeytinliklerini aşmıştık. Önce kuzeybatıya koşturup Leonardo Usta’nın doğduğu Vinci köyünü, müzesini keşfetmiş, birkaç kez yağmura yakalanmış, ardından rotamızı güneye çevirip 50 kilometre ötedeki mucize şehre ulaşmıştık.

Nisanın ikinci haftasıydı. Henüz bağlar yapraklanmamıştı. Fakat toprak göz alıcı bir yeşillikle kaplanmıştı. Çimenler, kurşuni yeşil zeytinlikler, kehribar rengi köyler hafif hafif serpiştiren yağmurun ve zaman zaman bulutların arasından başını uzatan güneşin altında öylesine parlıyordu ki, Leonardo Usta’nın biraz önce gökyüzünden fırçasını uzatıp dereyi, tepeyi boyadığını düşünebilirdiniz.

İki gündür rehberimiz Ertürk Durmuş her fırsatta aynı cümleleri tekrarlıyordu: “Bence insan San Gimignano’yu görmeden ölmemeli. Öylesine etkileyici bir kent ki her gidişimde daha çok seviyorum...” Oysa nerelerden geçmiştik buraya gelinceye kadar: Siena, Floransa, Lucca...

ZENGİNLİK KAYNAĞI SAFRAN, ŞARAPÇILIK

Geniş bir ovada geniş çayırların, küçük koruların içinden kıvrılarak ilerliyorduk. Bu bahar ikindisinde yol öylesine tenhaydı ki, şoförümüz Toscanalı olmasa yanlış yönde ilerlediğimizi sanacaktık. Ufukta volkan gibi aniden yükselen tepeyi gördük önce. Sonra 300 metrelik tepenin üstüne şapka gibi oturmuş San Gimignano ve meşhur kulelerini. Elimdeki rehber kitaba bakılırsa, bu geniş ova bir zamanlar sık ormanlarla kaplıydı. Şimdilerde ise sarı çiçekleriyle bu tabloyu güzelleştiren kanola tarlalarına, bağlara, zeytinliklere dönüşmüştü.

UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki şehir trafiğe kapalıydı. Araçlar girişteki geniş otoparka bırakılıyordu. Minibüsten indiğimizde serin ve şiddetli rüzgârın şamarıyla kendimize geldik. Hemen dış surları geçip en güneydeki San Giovanni Kapısı’ndan içeri attık kendimizi. 300 metre irtifadaki şehir üç surla kuşatılmıştı. Sekiz kapısı vardı. Yollar Cisterna Meydanı’nda birleşiyordu. Biz de ana meydana doğru yürümeye koyulduk. Yazın turistle dolan sokaklarda birkaç şemsiyeli koşturuyordu. Dükkânlar kapanma hazırlığındaydı.

Kentin tarihi görünümünü, ortaçağ büyüsünü bozacak hiçbir şey yoktu çevrede. Asırlar boyunca bu yoldan her geçen fani yerlerdeki taşlarda küçük de olsa bir iz bırakmış, zeminde küçük dalgalar oluşmuştu. Duvarların dibinde, yağmur oluklarındaki izlere bakılırsa ne fırtınalar, kamçı şiddetinde yağmurlar atlatmıştı San Gimignano.

İşkence Müzesi’ni geçip, taş yapıları, aradaki dar sokakları, bu sokakların üstündeki binaları koruyan kemerleri hayranlıkla seyrederek Duomo ve ona geçitle bağlı Cisterna Meydanı’na vardık. Dünya şampiyonu meşhur dondurmacıda tek müşteri yoktu. Oysa internetteki yaz fotoğraflarında meydanı baştan başa aşan kuyruklar görmüştüm. “Gele gide Sergio Dondoli’yle dost oldum, sizi de tanıştırayım” dedi rehberimiz. Fakat İngiltere’den madalyalı dondurmacı Dondoli o gün şehir dışındaydı. Birer külah dondurmayla tekrar yola koyulduk. (www.gelateriadipiazza.com)         

Bu güzel şehri 2300 yıl önce Lidyalı göçenler, yani Anadolulular kurmuştu. Etrüsklerden yaklaşık 700 yıl sonra Hun ordusunun saldırısından mucize eseri kurtulmuş, mucizeyi o dönemin kardinali, sonranın azizi Geminianus’un yarattığına inanılmıştı. Bu nedenle katedraline azizin ismi verilmişti. Ovaya hâkim bir kaleyle güçlendirilen şehir ortaçağ boyunca Roma ve Vatikan’a giden hacıların uğrak yeriydi. Gerek yolcular gerekse safran üretimi, bağcılık, şarapçılık sayesinde önemli bir servet birikimi oluşmuştu. Roma ve gotik üslubun ağırlıkta olduğu yerel mimari doku da bu sayede zenginleşmişti. 14’üncü yüzyıldaki veba salgınında halkın yarısı ölse de kent varlığını korumuştu. Kentin geçmişteki yapısı, meydan yakınındaki San Gimignano 1300 Müzesi’nde sergileniyordu. Michelangelo ve Raffaello’nun seramikleri de aynı müzedeydi.

HAYAL GÜCÜNÜ KIŞKIRTIYOR

Cisterna Meydanı’nın taşları ıslanmış, uçuk renkler canlanmıştı. Kiremit kırmızısı zeminle kehribar renkli duvarların uyumunu seyrederken ortadaki çeşmeye takıldı gözüm. 1346’da yapılmıştı, uzun zaman kentin tek su kaynağı olmuştu. Toscanalı yönetmenler, Taviani Kardeşler’in filmleri geçti gözümün önünden: San Lorenzo Geceleri, Babam ve Ustam, Pirandello’nun öykülerinden uyarladıkları Kaos... Onların filmlerinde görmüştüm ilk kez tepelerin üstüne kondurulmuş taştan Toscana kasabalarını. Ve bu duvarların arkasındaki birbirinden tuhaf kahramanları... Kasaba meydanına dev çömlek yerleştiren baron, dolunayda kurt gibi uluyan adam, ağaca tırmanıp “kadın istiyorum” diye bağıran Ciccio Ingrassia, onu tek kelimeyle sakinleştirmeyi başaran cüce rahibe... Sanki bu kahramanlardan her biri bu sihirli kasabanın bir köşesinde saklıydı. Çağrışımlar zinciri bir kez devreye girmeye görsün, San Gimignano’da hayal gücü dört nala koşuya geçiyordu. Tıpkı Taviani Kardeşler’in filmlerindeki gibi. 

Kalenin önünden geçip, arka mahallelere yürüdük. Cephesine iki mermer büst yerleştirilmiş küçük taş evle de burada karşılaştık. Tablo kadar güzeldi. Yapılar öylesine iyi korunmuştu ki sanki kent bin yıldır yerli yerindeydi. Her adımda, zaman tünelinde geçmişe doğru ilerlediğimi hissediyordum. Bu illüzyon sadece benim gibi sıradan gezginleri değil, büyük edebiyatçıları da etkilemişti. Yürüdüğüm sokaklardan 14’üncü yüzyılda Dante geçmiş, E.M. Forster ‘Meleklerin Uğramadığı Yer’de burayı anlatmıştı. Zeffirelli’nin filmlerine set olmuştu...

Ansızın boşluğa açılan bir sokakta, taş duvarların arasından fışkıran hatmi çiçekleriyle karşılaştım. Rüzgâra aldırmadan duvara yaslanıp bir süre aşağılarda göz alabildiğine uzanan zeytinlikleri, tarlaları seyrettim. Karanlık çöktüğünde, Mardin’deki gibi deniz yanılsaması yaratır mıydı bu boşluk? Cevabı bulmak, rüzgârın sesiyle tefekküre dalmak, San Gimignano’yu doyasıya yaşamak, suluboya resimlerini yapmak için bu evlerden birinde en az bir hafta geçirmek gerekirdi...

DUVARDAKİ MESAJ

Tekrar meydana döndüğümüzde alacakaranlık çökmek üzereydi. San Matteo Caddesi’nden aşağıya, kentin kuzey çıkış kapısına doğru yürüdük. Elişi porselen, ahşap, taş hediyelik satan dükkânlar, vitrinleri iştah açan jambonlarla, peynirlerle süslü şarküteriler kapanmıştı. Binalar taş süslemeleri, kepenkleri, kemerli pencereleriyle film setini andırıyordu. Güneşli bir günde her birini hakkıyla seyrederek caddeyi baştan başa yürümek saatler sürebilirdi. Oysa uzunluğu hepi topu 400 metreydi.

Fossi Caddesi’ne açılan tarihi sur kapısına yaklaştığımda duvardaki panoya takıldı bakışlarım. Belediyenin panosuna sadece başlığını anlayabildiğim bir bildiri asılmıştı: “Barbar istilasını durdurun!” Alttaki metinde Irak, Afganistan gibi ülkelerin adı geçiyordu. Dünyanın uzak köşelerinde yaşanan dramları dert edinen bu kasabanın halkını daha da sevdim...

Kentte ayrılan iki saat sona ermiş, ben San Gimignano’ya doyamamıştım. San Giovanni Kapısı’na yaklaşırken karanlık çökmüş, kandili andıran lambalar yanmaya başlamıştı. Aradaki bir sokağa girip, surların altındaki restorana yürüdük. Tuhaf bir his vardı içimde. Sanki bir köşeyi döndüğümde, ansızın birkaç asır geriye sıçrayacaktım. 14 milyonluk İstanbul’un kaosundan sonra yedi bin nüfuslu San Gimignano’daki bu ıssızlık, taşlara kazınmış öyküler ve sükunet insanı bir başka çağa, dünyaya sürüklüyordu.

İllüzyon hiç bitmesin istedim.

KULELİ REKABET

13’üncü yüzyılda Toscana yönetiminin kentin din adamlarını ve önde gelen iki ailesinden birini vergiye bağlaması, hatta mallarının bir kısmına el koyması San Gimignano’da 200 yıl sürecek karışıklıklara neden olmuştu. Vergiye bağlanan Guelph sülalesi, imtiyazlı Gibelline sülalesine savaş açtı. Bir yandan kanlı çatışmalar yaşandı, diğer yandan servet gösterisi olarak birbirinden büyük, süslü binalar inşa ettirildi. Gıda kurutmak için yaptırılan kulelerde yükseklik rekabeti doruğa çıktı. Yükseklik 70 metreye kadar ulaştı. Rekabete diğer aileler de katıldı, toplam 72 kule inşa edildi. 1252’de devlet desteğini alan Gibelline’ler, Guelph’leri katletti, kulelerini yıktı.
Fakat Guelph’ler toparlanıp savaşı sürdürdü. Yeni kuleler inşa etti. Çatışmalar sona erdikten sonra da yükseklik rekabeti devam etti. Sonunda yerel yönetim olaya el koydu: Bundan böyle bina yüksekliği Belediye Meclisi’ni geçemez! Ortaçağdan bugüne en yükseği 54 metre olan (1311’de yapılan Torre Grossa) yedi büyük kule kaldı.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle