"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Sakin çocukların sesi

‘JOHN, okuldayken sakin bir çocuktu...’<br><br>Sonra ne olduysa, hayatı fena halde kaydı...<br><br>Son 10 gündür en çok dinlediğim şarkı bu oldu.

“The Duke and the King” adlı yeni bir ikilinin söylediği şarkı:

“One more American song...”

Yeni bir Simon and Garfunkel soundu.

Sanki yer yarılmış, aradaki bütün yıllar yerin dibine girmiş gibi, 70’lerin sesi yeniden yükseliyor.

* * *

Amerika’daki dergilerin çoğu, 2009’un, “İndie’lerin zaferi” olduğunu yazıyor.

“Indie”, “İndipendent” kelimesinden geliyor ve bağımsız sanatçılara ve onların eserlerini yayınmlayan şirkelere deniyor.

Müzik sektörünün önemli dergilerinden “Uncut”ın son sayısında yılın en iyi 50 albümü seçilmiş.

Dergi, yılın en iyi albümlerinden 15’inden örnek şarkılar seçerek bir de CD vermiş.

Bu CD’den müziğin nereye gittiğini anlıyorsunuz.

Tıpkı Vietnam Savaşı sonrası gibi, şimdi de Irak Savaşı sonrası kendi isyan tarzını yaratıyor.

Animal Collective’den olağanüstü bir şarkı dinliyorum.

“My girls...”

“Twilight” filminin de müziğini yapan Grizzly Bear’dan müthiş bir şarkı:

“Cheerleader”.

The Low Anthem topluluğu ve sanki “Crosby, Still Nash and Young geri döndü” dedirten bir şarkı.

“Ohio...”

“Fuck Buttons: Surf solar.”

Graham Coxon söylüyor:

“Brave the storm”.

Arkasından çok farklı bir şarkı dinliyorum:

“Keep the streets empty for me”.

Sokakları benim için boşalt...

Cyndi Lauper’ı al, Janis Joplin’i ekle, Jefferson Airplane’i yanına koy.

Ruh çağırır gibi, 70’li yılları çağır.

İşte ses oradan geliyor.

“Fever Ray” diye bir topluluk.

* * *

Indie’lerin hikâyesini okuyorum.

Bu yeni çocukların yaptığı müziğe, “Brooklyn art rock” diyorlar.

Hard rock, art rock’a dönüşüyor.

Hepsi Amerika’nın farklı yerlerinden gelmişler.

Çoğu New York’un Brooklyn bölgesinde oturuyormuş.

Hatta evleri bile birbirine çok yakınmış.

Üç-dört yıl öncesine kadar hiçbiri yaptığı müzikten doğru dürüst para kazanamıyormuş.

Şimdiyse artık CD’leri yılın en iyileri, en çok satanları arasına giriyor.

60’ların, 70’lerin sağlam köklerine inmişler.

Beachboys, Crosby, Stills and Nash, Bob Dylan, Leonard Cohen, Eagels ve daha birçok sound birbirine girmiş.

Tabii bir de “U2”...

Birbirinden çok farklı sesler, çok farklı şarkılar, ama gerçek olan bir şey var.

Beyaz müzik, tıpkı 60’lardaki, 70’lerdeki gibi başkaldırıyor.

Kırarak dökerek değil, sakinleşerek, bağırmadan, çağırmadan...

Yeni bir hippi nesli mi diye soruyorsunuz.

Ya bu yeni müzik yeni bir insanı yaratacak.

Ya da yeni insan şimdiden müziğini yarattı.

Bağımsız insan, bağımsız müziği ile geri dönüyor.

* * *

Bu oluşum, bugün Türkiye’de yaşadığımız şeylerden çok farklı.

Kendini en ileride zannedenlerin, en geride kaldığı bir çağın kapısındayız.

Önüne gelen herkesi damgalayıp, şucu bucu ilan eden, demokrasinin tarifi yetkisini kendinden başka kimseye tanımayan, yeni Soğuk Savaş mimarları, yeni MacCarthy’ler işte bu çığın altında kalıp gidecekler.

Dünyanın öteki ucundan başka sesler geliyor.

Vietnam Savaşı asker üniformalı faşistleri tasfiye etti.

Bu yeni dalga ise, sivil kıyafetli diktatörleri alıp götürecek.

Indie’ler, insana bağımsız düşünebilme hakkını verecek olan son insan hakları mücadelesinin bayrağını açtı.

Yeni ve gerçek demokrasi bu hareketten doğacak.

Türkiye, 1968 devrimini, devrimci çocuklarının totaliter zihniyeti nedeniyle ıskalamıştı.

Umarım bu defa ıskalamaz.

X