Gündem Haberleri

GÜNDEM

    "SADECE DİPLOMAT"IN KALEMİNDENSAVAŞ YILLARINDA ROMANYA VE GAGAUZLAR (2)(Büyük Hatip HAMDULLAH SUPHİ TANRIÖVER...) Çetin Altan'ın bir sözünü okumuştum geçenlerde.

    Hürriyet Haber
    13 Aralık 2000 - 00:00Son Güncelleme : 13 Aralık 2000 - 00:01

    "SADECE DİPLOMAT"IN KALEMİNDENSAVAŞ YILLARINDA ROMANYA VE GAGAUZLAR (2)(Büyük Hatip HAMDULLAH SUPHİ TANRIÖVER...) Çetin Altan'ın bir sözünü okumuştum geçenlerde. Üstad'a sormuşlar: "Bu gazeteler niçin satmıyor?" diye. Notunu aradım, aceleyle, bulamadım. Ama, cevabı, yanlış hatırlamıyorsam, şöyleydi: "Şimdiki gençler zaten toplam 300 kelime ile konuşuyor. Gazetelerin kelime dağarcığı ise, taş çatlasa 600 kelime. O yüzden satmıyorlar, herhalde." Eski deyişle, "meth" ederken "zem" etmek diye buna deniyor. Tıpkı, Mustafa Denizli'nin, "Hocam, Elvir Baliç gol attı. Ne diyeceksiniz?" sorularını cevaplarken, gol orucunu nihayet bozabilen Baliç'i över görünüp yerdiği gibi: "Eh, koca sezonu bir tek gol bile atmadan kapatacak değildi, herhalde…" Hamdullah Suphi Tanrıöver, umarım, güzelim lisanımızın bugün yaşadığı fukaralığı hissetmiyordur. Şayet farketse, kahrından mezarında ters dönerdi. Edebiyatın üç beş kolunda kalem oynatmış bu muhterem insan, zamanında, yani Servet-i Fünun, Fecr-i Âti ve Edebiyat-ı Cedîde akımlarının kıyasıya rekabet ortamında, fazla ağdalı bir üslup kullandığı için eleştirilmiş. Bir asıra kalmadan dilin ne kadar yoksullaşacağını görebilselerdi, eminim o saat mütareke ilan ederlerdi. Bu mümtaz edebi zevatın zarif kavgaları, bugüne kıyasla, aşırı bolluk içinde, kıymetini, belki de, tam bilemedikleri bir zenginliğin nimeti. Tanrım, ne talihli imişler… Öyle bir dil hazinesinin içine doğmuş olsam, ben de teferruata dalardım. Ne yazık ki, bugün bırakın faizi, ana parayı kurtarma derdindeyiz. Büyük hatibimiz, Bükreş'ten kaleme aldığı ağdalı, çetrefil, aşırı süslü telgraflarıyla, şifreye döküş aşamasında Zeki Kuneralp başta olmak üzere tüm kançilarya mensuplarına kök söktürmüş olabilir. Ancak, muzip astlarının bu zorlu sınava karşı, "Hababam Sınıfı"nı hatırlatan bir hile-i şer'iyye geliştirmeleri de ne şirin… Türk yazarı ve devlet adamı, Hamdullah Suphi Tanrıöver (1886-1966) için, Meydan-Larouesse'da şu bilgiler veriliyor: "Numune-i Terakki Mektebi ve Galatasaray Lisesi'nde okudu. "İstanbul Erkek Muallim Mektebi'nde hocalık, Dâr-ül Fünun'da Türk-İslam sanatları müderrisliği yaptı. "Osmanlı Meb'usan Meclisi ve TBMM'de Saruhan mebusu (bugün, Aydın vilayetine bağlı bölge) oldu (1920). "İki kere Maarif Vekilliği yaptı (1920 ve 1925). "Bükreş Büyükelçiliği'nde bulundu (1935-1944). "İstanbul milletvekilliğine seçildi (1946-1957). "Türk Ocakları'nın kurulmasında ve geliştirilmesinde çalıştı." Şimdi, buraya kadarı, işini "kariyer" faslı. Hamdullah Suphi üstadımızın edebi özgeçmişi ise, özetle şöyle: "Yazı hayatına Fecr-i Âti topluluğunda, şiirle başlayan Hamdullah Suphi, şiir, hikâye, makale türlerinde yazmakla birlikte, Türk Edebiyatı'nda, hitabet gücüyle tanındı. "Türkçülük ülküsünün savunucusu olduğu yıllarda, nutuklarıyla milli edebiyat akımını etkiledi. "İzmir'in işgal edilmesi üzerine, İstanbul'da yapılan mitinglerdeki konuşmalarıyla da, Milli Mücadele'nin başlamasında etkili oldu. İki önemli eseri zikrediliyor: Dağ Yolu (hitabeler, 2 cilt, I/1928, II/1931) Günebakan (makaleler, 1929) Gördünüz mü, kançılaryayı düğüm eden muhteşem hatibimiz, madde I, Galatasaraylı!.. Madde 2, Fecr-i Âti mensubu. Yani, "fecr" Arapça'da sabaha karşı gökyüzünün aydınlanması, "tan" (yani, güneşin doğuş anı) vakti anlamına geldiğine göre, "âti" de "gelecek" demek olduğuna göre, istikbalde bir ışık, ir tür aydınlanma gören ya da uman, Osmanlının son döneminin mümtaz ediplerinin oluşturduğu bir zümreye mensup. II. Meşrutiyet ertesinde, Servet-i Fünun akımına alternatif gelişen bu edebiakımın önde gelen isimleri arasında kimler yok ki? Mehmed Fuad Köprülü, Refik Halid (Karay), Ali Süha (Delibaş), Fazıl Ahmet, Celâl Sahir, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Tahsin Nahid, Cemal Süleyman, Emin Bülend, Ahmet Hâşim, Faik Ali. Ve, daha seçkin bir dizi edebi şahsiyet. "Sefir-i Kebir"in yaklaşık on yıllık icraatını Zeki Kuneralp'in kaleminden okuyacaksınız. Sözün özü… Yazdıkları ve yazıya dökülmüş hitabet ustalığı ile, "kalıcı" olmuş bir değer. HAMDULLAH SUPHİ TANRIÖVER Biz şimdi, Zeki Kuneralp'in Hamdullah Suphi'sine dönelim. 4. Bükreş'teki temsilciliğimiz o zaman elçilik idi. Başında, "Büyükelçi" unvanıyla, Hamdullah Suphi Tanrıöver bulunuyordu. Tanrıöver, İstiklal Harbi ve Milli Devrim destanlarımıın önemli simalarından biri idi. Bu husus Bükreş'te biliniyordu ve kendisine karşı duyulan saygı ona göre idi. Oniki seneden beri Bükreş'te idi, bir yabancı seferi nâdiren nasip olan bir itibar kazanmıştı. O zamanki dünya konstelasyonu icabı, Türkiye'nin dış münasebetler alanındaki ağırlığı, bilhassa Rumenler'in nazarında, pek fazla idi. Bu keyfiyet, Türk Sefiri'nin itibarını daha da artırıyordu. Bütün bunlardan dolayı, Tanrıöver'in sözleri dikkatle dinleniyordu, tartılıyordu, saptanıyordu. Hariciye Vekili Mihail Antonescu'nun kapısı ona daima açıktı. Elçilik, sorunlarının çözülmesi için, Rumen makamlarından her türlü kolaylık görüyordu. Bu müsait havadan bütün elçilik mensupları faydalanıyordu. <İ>5. Tanrıöver büyük bir hatip idi, modern Türkiye'nin meydana getirdiği, belki, en büyük hatiplerinden biri. Canlı, renkli, envai türlü teşbihlerle dolu, son derece edebi bir lisan kullanırdı. Yalnız konuşması değil, bakanlığa gönderdiği şifreli telgraflar da bu şiveden idi. Bunun bazı mahzurları vardı. Telgraf masrafını bir hayli kabartıyordu, raporları şifrelemek de bir hayli vakit alıyordu. Kançılarla Şefi, biraz cüretkâr bir tarzda ve Tanrıöver'in haberi olmaksızın, bu mahzurları hiç olmazsa kısmen gidermek yolunu bulmuştu. Buna şu şekilde muttali oldum. Kuneralp sayesinde "miftah" kelimesini de öğrendim. Kitabını ilk okuyuşlarımda karine ile çıkartmış olmalıyım. "Miftah", Farsça kökü "feth"den geliyor. Eski dilde "anahtar" demekmiş. (Kenan Evren versiyonuyla) Netekim, osmanlı sarayında "anahtarcıbaşı"ya "miftah" denirmiş. Bir de, eskiden, yabancı lisan öğretilirken kullanılan yardımcı kitaplara da "miftah" adı verilirmiş. 6. Bükreş'te vazifemin ilk günlerinde idi. Tanrıöver beni bir sabah yanına çağırdı. Son siyasi istihbaratına dayanan bir şifre telgraf dikte etti. Dikte bittikten sonra, "Haydi evladım, bunu hemen kapatın, gönderin" dedi. Kâğıtlarımı topladım, odadan çıktım. Kançılarya odasına gittim. Büyükelçinin dikte ettiği metni, en önce makinede temize çektim. Sonra, miftahı alarak şifrelemeye başladım. Tam o sırada, Kançılarya Şefi Başkâtip Hasan Nurelgin odaya girdi. "Ne yapıyorsun?" diye sordu. Anlattım. Raporu elimden aldı ve "Yaz" dedikten sonra miftaha ve rapora bakarak, şifre rakamlarını bu sefer kendisi bana dikte etmeğe başladı. Hiç tahmin etmediğim kısa bir zamanda iş bitti. Nurelgin, "İşte oldu ve daha çok iyi oldu, üç sahifelik raporu bir sahifeye indirdik" dedi. Yüzümdeki hayret ifadesini görünce, sözüne şöyle devam etti: "Hamdullah Suphi Beyefendi büyük bir hatiptir, telgraflarını da sanki birer nutuk imiş gibi dikte eder. Halbuki, nutuk lisaniyle yazı lisanı arasında büyük fark vardır. Hatip aynı şeyi üç defa söylemek mecburiyetindedir. Birinci defa, dinleyenlerden bazıları sözlerini kaçırmış olabilirler. İkinci defa, diğer bazıları bu sefer manayı sezmemiş olabilirler. Ancak üçüncü defadır ki, herkes her şeyi anlamış olur. Yazıda bu tekerrürler fuzulidir, okuyan için can sıkıcıdır. İlk okuyuşunda yazıyı anlamamış olan tekrar aynı yeri okuyabilir, tekerrürlere lüzum duymaz. Raporlarını böyle kısaltmak suretiyle okunmalarını kolaylaştırıyoruz, Hamdullah Suphi Beyefendi'ye iyilik etmiş oluyoruz." TÜRK ELÇİLİĞİNİN İTİBARI "Dışişleri Özal'dan şikayetçi: 'Bu adam devleti idare etmek istiyor!" Ahmet Altan'ın Hürriyet'teki "Bir Günün Hikâyesi" (18.12.1988) köşesinde yer verdiği bu feryat, hiç de haksız değildi. Turgut Özal'ın devleti idare etme hevesinin sonuçlarını hep beraber yaşadık, hâlâ da yaşıyoruz. Boşuna, Özal için, "The president prime minister!" denmiyordu. Tanrıöver ve Kuneralp'ın mensup olduğu Türk hariciyesi o devirde hem devleti, hem de dış politikayı yönlendiriyordu. Dış dünyanın bunu mecbur kılıyordu. Kaldı ki, devrin seçkin diplomatları Osmanlı hariciyesinin tecrübesiyle donatılmış idiler. 7. Tanrıöver'in haberi olsaydı, acaba Kançılarya Şefimiz'in bu görüşüne katılır mı idi? Orasını bilmiyorum. Herhalde, Nurelgin'in de bu hususta bazı şüpheleri vardı ki, hükümetle temas etmek üzere Büyükelçinin Ankara'ya hareketine on beş gün kaladan itibaren bu ampütasyon ameliyelerine son verirdi. Avdetinde, bunlara tekrar başlardı. Bunun sebebi şu idi: Tanrıöver'in bir âdeti vardı. Ankara'da iken bakanlığa uğrar, son on beş gün içinde Bükreş'ten gönderdiği telgrafları getirtip okurdu. Nurelgin bunu biliyordu ve tedbirli davranıyordu. Seneler geçtikten sonra, ben de bir büyükelçilik makamına oturduğum vakit, Tanrıöver'in raporlarına yaptığımızı hatırlayarak, kendi raporlarımı mümkün mertebe kısa yazmağa ikna ettim, her ihtimale karşı. Bana bu dersi vermiş olan o zamanki şefim Hasan Nurelgin, dünyanın en iyi kalpli insanı idi. Hoş sohbet idi, babacan ve esprili. Hem o, hem refikası, Bükreş'e ayak bastığımız andan itibaren, eşimi ve beni şefkatli himayeleri altına aldılar. Bu samimi ilgi hep böyle devam etti. Hasan Nurelgin daha sonra Tirana'ya "Büyükelçi" oldu. Bilahare, Cenevre'de Başkonsolos iken, ansızın Allah'ın rahmetine kavuştu. Unutmadan… "Ampütasyon" kelimesini ancak Kuneralp seviyesinde lisan bilen birisi, böyle kullanabilir. GAGAUZLAR -BİR "GARİP" TÜRK BOYU- "GAGAUZ" kelimesini ilk defa Zeki Kuneralp'den işittiğimde çok şaşırmıştım. Ne biçim isim? Ses olarak, bana biraz biçimsiz gelmişti. Fakat, buruk hikâyelerini öğrendiğimden beri, fırsat olursa, bir Gagauz ile tanışabilmeyi ümit ediyorum. Şans gülerse, belki bir gün olur. Zeki Kuneralp'in sade olduğu kadar, en hayati noktaları vurgulayarak aktardığı Gagauzlar'ın -sahiden- kökeni ve tarihi konusunda kesin bilgi yok.Gagauzlar ("Gagavuzlar" ya da "Gagavuz Türkleri" olarak da anılıyorlar), bir Türk boyu. İsimlerini ilk duyduğumda yaşadığım heyecan da bu yüzdendi. Türk, ama Ortodoks??? Parçalanmış Balkanlar coğrafyasında, başta Romanya olmak üzere, Kuzey Bulgaristan, (Dobruca), Moldavya (Comrat, Ceader-Lunga, Kangaz, Taraçlia, Vulcanesti "rayonları"), ukrayna'da (eski Besarabya, ismail ve Zaparoje bölgeleri) yaşıyorlar. Balkan Gagauzları, kendilerini "Sorguç" ya da "Surguç" olarak da adlandırıyor. Gagauzlar'ın konuştuğu Türk lehçesi de "Gagauzca" olarak bilinir. Kimi kaynaklara göre, Gagauzlar, öbür Balkan Türkleri gibi, Karadeniz'in güneyi yerine kuzeyinden göç etmişler. İlk kez, 1065'de geldiler. Moğollar'ın 1224'te Ruslar'ı yenmesinden sonra da, Tuna boylarındaki ikinci serüvenlerini yaşadılar. Bu göç akımında, Silistre ve Varna yörelerine yerleştiler. Gagauzlar'ın Peçenekler'in soyundan olduğu da iddia edilmiştir. Balkan tarihine eğilen bilim adamlarından K.Jirecek, Gagauzlar'ı, Moğol akınlarından sonra Bulgaristan'a yerleşen Kumanlar'ın soyundan sayıyor. T.Kowalski ile Başkaroy da, Gagauzlar'ın Karadeniz'in kuzeyinden geldiklerinde hemfikir. Zeki Kuneralp, "Gagauz" kelimesinin "Gökoğuz"dan geldiğini zikrediyor. Bir başka görüş, Selçuklu sultanı "Keykavus"tan türetildiği yönünde. Sebebi şu: Kimi tarihçiler de, Gagauzlar'ın Balkanlar'a Anadolu'dan geldiğini iddia ediyor. Bu sava göre, Gagauzlar, 13. Yüzyıl'da, Anadolu Selçuklu hükümdarı II. İzzettin Keykâvus'un yanında yer almışlardı. Üstelik, adlarını aldıkları sultanın yandaşı olarak, onunla Kırım'a da giden Gagauzlar, Keykâvus'un 1278'de ölmesinden sonra, Dobruca'ya yerleştiler, 14. Yüzyıl'da da Hıristiyanlık'ı benimsediler. Gagauzlar'ın oradan oraya savrulması bu kadarla kalmıyor, tabii ki. 18. ve 19. Yüzyıllar'da, Balkanlar, bu sefer milliyetçilik akımlarıyla karman çorman olduğunda, Bulgarlar'ın baskısına dayanamayan Gagauzlar, 1750-1846 yılları arasında, Tuna'yı geçip Rusya'ya (yani, bugünkü Rumen topraklarına. Zira, o devirde "Romanya" diye bir ülke yoktu.) göç ettiler. Ve, 19. Yüzyıl başında da Besarabya'ya yerleştiler. Bu fırsatı ganimet bilen Ruslar, Gagauzlar'a toprak vererek Tuna boylarında kök salmalarını sağladılar. Rusça öğrenmelerini kolaylaştırarak, "Rus"laşmalarını amaçladılar. Gagauzlar'ın savaşçı yönlerini kullanarak, yeri geldiğinde onlardan Rusya, Romanya ve Bulgaristan hudutlarında sınır bekçisi olarak yararlandılar. Ama hemen belirtelim, Gagauzlar, esas olarak, geçimlerini çiftçilik, hayvancılık ve bağcılık ile sağlıyor. Halklar gibi, dinlerin de türlü çeşitli olduğu Romanya'da, günümüzde, yaklaşık 50.000 Gagauz yaşıyor. Orta kısmı Karpat Dağları ile kabarmış, tüm ovaları eteklere yayılmış bir pasta görünümündeki bu ülkenin, yüzde 80'ini aşan Ortodoks nüfusunun minik bir dilimini oluşturuyorlar. Evet, sıra, Hamdullah Suphi-Gagauzlar muhabbetiyle ilgili pasajlarda. 8. Tanrıöver'in bir özelliği daha vardı, Gagauzlar'a çok düşkündü ve bundan dolayı Kançılarya erkânı kendisine "Gagauz Metropoliti" lâkabını takmıştı. Zira, Gagauz'lar Romanya'daki Hıristiyan Türkler idi. "Gagauz" galiba, "Gökoğuz"un tahrifidir. Bu Türk kolu, Orta Asya'dan kalkıp batıya doğru hicret ettiği vakit, yolunda İslam alemine değil Hıristiyanlık'a rastgelmiş, Hıristiyanlık'I kabul etmiş ve bir daha bırakmamıştır. Diline sadık kalmıştır, yalnız çevredeki lisanların tesiriyle, ona özel bir renk vermiştir. Gagauzca'da nispi terkiplere, mesela daha çok yer ayrılır. Gagauzlar "dün gelen adam" demezler, "herif hani dün geldi" derler. Telaffuzda seslilerin başına, Rusça'nın tesiriyle olsa gerek, bir "y" korlar, "üzüm" demezler, "yüzüm" derler, "elma" demezler "yelma" derler. Ama, sanki bu kabahatlarını affettirmek için, kendileri için biçilmiş kaftan sayılabilecek olan "yıldırım"ı "ıldırım" olarak telaffuz ederler. Bu zararsız ve sempatik Gagauz milleti, Tanrıöver'in himayesi altında elçiliği istila etmişti. Büyükelçi bunları bağrına basmıştı. Niçin? Belli değildi, belki bir nevi Turancılık hevesiyle, bütün sefaret hizmetkârı Gagauz'du. Bizim de ilk hizmetçimiz bir Gagauz kızı idi. Tanrıöver bunların bir kısmını Türkiye'ye gönderdi, orada yerleşmelerini, kök salmalarını istedi. Bu teşebbüsünün fazla netice verdiğini sanmıyorum. İkinci Dünya Harbi'nin bölgeye getirdiği hercümerçde Gagauzlar'ın uğradıkları akıbet meçhulumdur. Belki, onlar da bu milletler potasında eriyip yok olmuşlardır. İKİ CAMİARASINDA "BÎNAMAZ!" Rumenler için olduğu kadar, iki arada bir derede kalan tüm milletlerin kaderi bu. Kadere pek inanmasam da, kimi tarihi örnekler karşısında, insanın eli böğründe kalıyor. Ne yazık ki, bir yerde olmazsa, bir başka yerde savaş gelip buldu Rumen diyarını. Ve tabii, Gagauzlar'I da. Savaşın kaçınılmaz sonucu nedir? Kıyım ve göç… Oradan oraya göçmekten, Gagauzlar bir yazılı edebiyat yaratamadılar. Hani, "kaçmaktan kovalamaya fırsat mı var?" denir ya… Yazılı edebiyat, "medeniler"in işidir. Medine'nin anlamı budur; insanların yerleştiği mekan, "şehir" demek. "Medeni" de, düpedüz, "göçebe", konar-göçer'in karşıtı olan "şehirli" anlamında. "İskân edilmiş", "meskûn" insanlar "medine"de yaşar ve dolayısıyla da "medeni"dirler. Veee, bir kerem insanların nazik yerleri kalıcı bir sedir bulunca, sözlü söylemler hemen yazılı edebiyata dönüşür; ardından da, bilumum güzel sanatlar yeşerir. At üstünde koşturan cengaver niye heykel yontsun ki? Heykeli nereye dikecek; şehir mi var, meydan mı var? Gagauzlar da, maateessüf, yazılı edebiyat geliştirememişler. Kör talih… Ama, Turgenyev'in bir oyunundaki bir pasajı doğrulayan bir tarihi geçmişe sahipler; ırk, din ve dillerine sıkı sıkıya bağlanmak açısından. "Bir şeyi asla unutma oğlum. Sadece kendine ait ol ve boyun eğme, Hiçbir zaman." Gagauzlar, ilginçtir, bir kez Ortadoksluk'u benimsedikten sonra, vazgeçmediler. Türklüklerinden vazgeçmediler. Ve de, lisanlarından vazgeçmediler. Tarih içinde, belki bir kısmı, bu insana feleğini şaşırtan Balkan potasında eridi. Ama, geri kalanı bu üç ana unsurdan vazgeçmedi. Sadece, kendilerine ait oldular… Gagauzca, önceleri Varna ve çevresinde konuşuluyordu. Gagauzlar'ın 19. Yüzyıl sonlarında Besarabya'ya yerleşince, Gagauz Türkçesi çok daha geniş bir alana yayıldı. Bu yayılış, kelime hazinesinde değişiklikler, dolayısıyla da "ağızlar" yarattı. Mesela, Besarabya Gagauzları'nın dili iki kola ayrılıyor: "Ceader Lunga-Comrat" diyalekti ve "Vulcaneşti" diyalekti. Rus Çarlığı'nın Gagauzlar'ı "Ruslaştırma" çabaları nedeniyle, Rus misyonerlerin Gagauzlar için hazırladığı metinlerde Kiril alfabesi kullanıldı. Ancak, Romanya'daki Gagauzlar, Latin alfabesine bağlı kaldılar. Tuna Türkçesi'nin bir kolu ya da "Balkan Osmanlıcası" sayılan Gagauzca'da, Türkçemiz'de olduğu gibi sekiz ünlü var. Ek olarak, "uzun ünlüler" de mevcut. Mesela, AÇ "aç", KOR "kor", KAZ "kaz". Ses uyumu esas itibariyle bizim gibi. Ancak, bozulduğu kimi sözcükler de yok değil. "Orta"ya "ORTE" denmesi gibi. Ayrıca, "e", "o" ve "ö" ünlüleri "ğ", "y" ve "v" seslerinin yanında "i", "u" ve "ü"ye dönüşmüş. Örnekler şöyle: DİYİL, "değil" BUYNUZ, "boynuz" GÜLGE, "gölge" Önseste "y" türemesi pek şirin sözcükler yaratmış: YERKEK, "erkek" YEVLAT, "evlat" YÜÇ, "üç" YÖTE, "öte" YÜZÜM, "üzüm" (Bu örnek çok kafa karıştırıcı. Peki, "yüzümü yıkadım" diyecekleri zaman ne yapıyorlar? Fena halde merak ettim.) Önses'te varolan kimi "y"ler de düşüyor; Kuneralp'in verdiği örneklerde olduğu gibi; EŞİL, "yeşil" EDİ, "yedi" ENİ, "yeni" ÜSEK, "yüksek" Nacizane fikrimi sorarsanız, hayatı durduk yerde zorlaştırmışlar. Ne var ki, her millet kendi coğrafyasındaki mevcut öbür dillerden, ister istemez, etkileniyor. Hele, Gagauzlar gibi, bir "milletler çorbası"nın orta yerinde iseniz, haliniz duman. Önses'te düşenler arasında "h" da var. AFTA, "hafta" AKİKAT, "hakikat" "H" kimi kelimelerde de "f"ye dönüşüyor: FOROZ, "horoz" SARFOŞ, "sarhoş" (Tüm sıkı içicilere duyurulur!) Bir de, Hint-Avrupa dillerinde olduğu gibi, düşen ünsüzler, ünlüleri uzatır: SORA, "sonra" AR, "ağır" RAT, "rahat" Slavca'nın etkisinin en bariz olduğu alan, "dişil eki." Yani, Gagauz Türkçesi'nde, bazı kelimelerde dişilik eki (-ka, -yka) kullanılıyor: KOMŞUYKA, BALDISKA, PADİŞAHKA gibi. Siz dizimi ise, Türkiye Türkçesi'nden farklı değil. Linguistik açıdan çok eğlenceli bulduğum bu detayları, aklınızda bulunsun diye verdim. Olur ya, belki bir gün bir Gagauz soydaşımızla tanış olursunuz… Kısmet… Jülide ERGÜDER - 13 Aralık 2000, Çarşamba
    Etiketler:

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı