« Hürriyet.com.tr

Sabırsız baharın buzlarla dansı

Sakarya, Bolu sınırındaki Sülüklügöl yaklaşık 300 yıl önce ani bir çöküntüyle oluşmuş. Kapıorman Dağları’nın eteğindeki göl, kendi ismini taşıyan 800 hektarlık orman koruma sahasıyla çevrili.

Serhan YEDİG
X

Yaz aylarında piknikçileri ağırlıyor. Kışın üstü buzla kaplanıp, çevresi kar örtüsü altında kaldığında ise yürüyüşçülerin uğrak yeri oluyor. Önceki pazar bir grup doğaseverle Tavşansuyu köyünden Sülüklügöl’e yürüdük. Ağaçlardan savrulan kar perdelerinin altından geçtik, baharı karşılayan kuşları dinledik, Kavaklıgöl’de açan buzçiçeklerini seyrettik, kışın beyaz pelerininden kurtulur kurtulmaz çiçeklenen siklamenleri, çiğdemleri fotoğrafladık.

Planımız minibüsle Sülüklügöl’e kadar çıkıp, çevredeki tepelerde uzun bir yürüyüş yapmaktı. Fakat aracımızın şoförü, Tavşansuyu Köyü sapağından yaklaşık dört kilometre sonra isyan edip, “Dallar aracı çiziyor, yerler buz tutmuş” deyince düştük yola. Yaklaşık beş kilometre vardı göle. Fotoğrafçı Mehmet Güngör ve köyden rehberimiz Güven Türk’ün izinden, kah kestirmelerden, kah kar kaplı stabilize yoldan yavaş yavaş tırmandık.
Çevremizdeki dağlarda kar tamamen erimişti. İçinden geçtiğimiz geniş vadinin sadece kuytu, güneş almayan bölgeleri kar kaplıydı. Bulutsuz, bol ışıklı bir gündü. Kuşlar yaklaşan baharın türküsünü söylemeye başlamıştı. Ağaçlardan öbek öbek karlar düşüyor, kimi zaman yolumuzun üstünde tül perdeler oluşturuyordu. Kimbilir, belki masallardaki gibi, yedi perdeden geçip, saklı göle ulaşacaktık. Yaklaşık 500 metre irtifadan 1000 metreye doğru tırmanırken vücudumuz ısınmış, aramızdan bazıları sadece tişörtle kalmıştı.

YOLUN BİR YANI KIŞ DİĞER YANI BAHAR

Kar örtüsünün açıldığı alanlarda doğa canlanmaya başlamıştı. Siklamenler yapraklarını toprağın üstüne yaymış, eflatun tomurcuklarını patlatmaya hazırlanıyordu. Yolun bir yanı baharı yaşarken, diğer yanı kara kışta kalmıştı. Ortası ise göle çıkan araçlarca ezilip buza dönüşmüştü. Bahar tarafında sarı çiğdemler, papatyalar başını topraktan uzatmaya başlamıştı.
Her köşede hayranlıkla seyledilecek, fotoğrafı çekilecek bir ayrıntı vardı: Yolun üstündeki ağaçların köklerinden sarkan ve güneşte bir dizi pırlanta gibi parlayan buz sarkıtları, yukarılardan kristal berraklığında akan küçük pınarlar, kuytularda donmuş otlardan heykelcikler, ağaçlardaki mantar kolonileri, karlarla örtülmüş çalılardaki kıpkırmızı kuşburunları, baharın yaklaştığını hissedip yükseklerde asılı kozalaklardan fırlayan, sırtındaki yelkeni kullanıp toprağa atlayan akçaağaç tohumları...

GÖLÜN BEYAZ BATTANİYESİ

1,5 saat sonra Sülüklügöl’e vardığımızda gruptakiler acıkmıştı. Çantalardaki kömürler, sucuklar, mantarlar, sandviçler çıktı. Kamp ateşi yakıldı. Bir grup gölün güneyindeki şelaleyi keşfe giderken, diğeri çimenlerin üzerine serilip göl ve orman manzarasını seyretmeyi, sessizliğin tadını çıkarmayı tercih etti.
Göl yaklaşık 250 metre çapındaydı. Yüzeyi tamamen buzla kaplanmıştı. Karşı kıyıda buzu kıran iki balıkçı, suya attıkları ekmeği yemeye gelen sazanları zıpkınla avlamaya çalışıyordu. Güneyde, Hongurdak Deresi’nin oluşturduğu şelaleye doğru yürüdüğümüzde, bu yönde kara kışın devam ettiğini gördük. Buz tabakası, güneş alan yerlerde çatlayıp, suyun üstünde desenler oluşturmuştu. Gölgede kalan güney kıyısında ise battaniyeyi andıran buz kristalleriyle örtülüydü. Yıllar önce gölün altında kalan ağaçların gövdeleri çürümemiş, suyun yaklaşık bir metre üstüne kadar yükseliyordu.
Karın arasından akan küçük dereceği izleyip, 100 metre içerideki çağlayana ulaştık. Çevresi boyu 1,5 metreye ulaşan buzdan sarkıtlarla süslenmişti. Su dereciğin içindeki buzları oyup, heykel sergisine dönüştürmüştü. Çıplak gözle anlamlandıramadığım oluşumlar, çektiğim fotoğrafta anlam kazandı. En çok, su içen dört köpek heykelini sevdim.
Dönüşte, kamp ateşinin başında toplandık. Sucuk ve mantar ziyafetine katıldık. Termoslardan kahveler içildi, sohbet edildi. Pırıl pırıl bir günde, karla kaplı çamları, buzlu göl yüzeyini seyrettik doyasıya. Ve sonra dönüşe geçtik.

KAVAKLIGÖL’ÜN YÜZEYİNDE BUZDAN RESİM SERGİSİ

Rehberimiz Güven Türk, geçen yıla kadar yaz ve kış göl kenarında semaverle çay hazırlayıp, gelenlere ikram ediyordu. Şikayet üzerine çay satması yasaklanınca işsiz kalmıştı. Bölgeyi avucunun içi gibi biliyordu. Bizi göknarların arasından, karlı bir yoldan geçirip yaklaşık bir kilometre aşağıdaki Kavaklıgöl’ün kıyısına getirdi.
Karaağaç, şimşir, göknarlarla çevrili göl, kabaca 30 metre genişliğinde, yüz metre uzunluğundaydı. Yüzeyi tamamen donmuştu. Kıyısında yürürken buzun altındaki küçük elmaları fark ettim. Mavimsi buz tabakasının altında kırmızı elmalar, farklı yönlere yatmış sarı otlar, aralarındaki hava kabarcıkları, üstlerine pudra şekeri gibi serpilmiş kar harika kolajlar yaratıyordu. Geçen yıl kaybettiğimiz Şakir Eczacıbaşı’nın fotoğraflarını hatırladım. Piknik alanlarında, su içinde soğutulan gıda maddelerinden müthiş kareler yakalamış, yıllar önce İstanbul’da açtığı sergiyi gezerken bunların ne olduğunu anlamak benim epeyce zamanımı almıştı.
Elmaları fotoğraflarken göl yüzeyindeki buz çiçeklerine takıldı gözüm. Ancak yakına girebildiğimde görmüştüm bu güzelliği. Sudan dışarı çıkan küçük otlar donup, buzdan, çok zarif birer bibloya dönüşmüştü. Gölün yüksek bir tepeyle gölgelenen doğu ucu kışı yaşarken, güneş alan batı ucuna bahar gelmişti. Panoramik fotoğraf çekmek için tırmandığım tepeciğin üstü siklamen tarlasına dönüşmüştü. Her köşesinde eflatun bir çiçek patlamaya hazırlanıyordu.

AĞAÇLARI KİM KESTİ

Tavşansuyu’nu izleyerek aşağılara inerken, ıssız köşelerde yüksekliği 15 metreyi bulan karaağaçların kesilip, yola yıkıldığını gördük. Bu bölge koruma altındaydı ve kesim yasaktı. Ağaçların üzerinde herhangi bir işaret olmadığına göre, kışın ıssızlığından yararlanlar yasadışı kesim yapıyordu. Daha sonra gizlice ağaçları parçalayıp, köylerine taşıyacaklardı.
Kuzeye doğru inen vadiyi takip edip, Tavşansuyu Köyü’ne doğru yürürken yol kıyısına kurulmuş alabalık restoranlarından, piknik yerlerinden geçtik. Alacakaranlık çökerken Bolu - Sakarya il sınırındaki Tavşansuyu Köyü’ne vardık. Yaklaşık 18 kilometrelik yolculuğumuz molalarla birlikte altı saat sürmüştü.
Akyazı - Mudurnu karayolunun kıyısındaki köy, 1967’de kurulmuştu fakat birçok haritada görülmüyordu. Halkı manavlardan oluşan köy değirmencilikle ve fındıkçılıkla geçiniyordu. Ortasından sular fışkıran, ahşap ev şeklindeki değermenleri fark ettiğimde karanlık çökmüş, fotoğraf çekme imkanı kalmamıştı. Köyün arkasındaki Frig kalesini, kalıntıları ise köy kahvesindeki sohbetimde öğrendim. Buraya baharda bir kez daha gelmek farz olmuştu...

SÜLÜKLÜGÖL EFSANESİ

Sülüklügöl, 1400 metrelik dağlarlardan oluşan bir çanağın ortasında, 1050 metre irtifada. 300 yıl önce meydana gelen bir çöküntüyle oluşmuş. Kapıorman Dağları’nın yükseklerindeki Karabey Yaylası’ndan kaynaklanan Hongurdak Deresi, beş metrelik bir çağlayandan akıp gölü besliyor. Gölün çevresindeki dağlarda Davlunmaz, Susuz gibi yazın hayvancılık yapılan yaylalar, geyik koruma sahası bulunuyor. Gölün öyküsünü Tavşansuyu Köyü’nden Güven Türk bir efsaneyle anlatıyor: “Geçmişte gölün bulunduğu alanda bir köy vardı. Birgün yoldan geçen bir esrarengiz yabancı aç olduğunu söyleyip köylüden bir dilim ekmek istedi. Neredeyse tüm köyü geçip, aç bir şekilde yoluna devam edecekken, son evlerden birine misafir edildi. Fırından çıkan taze ekmekle doyurdu karnını. Sonra bu evin sahibini yol sorma bahanesiyle yakındaki tepeye çıkardı. “Sen uzaklara bak, arkana dönme sakın” dedi. Büyük bir gürültü koptu. Köylü geri döndüğünde, büyük bir göçük oluşmuş, evler gölle örtülmüştü....” Türk, Tavşansuyu köyünde olduğu gibi göl çevresinde de geçmiş yerleşimlerin izlerinin bulunduğunu, duvar, değirmen gibi yıkıntıların bugün de varlığını sürdürdüğünü anlatıyor.

NASIL GİDİLİR?

İstanbul’dan karayoluyla Kocaeli, Adapazarı, Akyazı, Dokurcun üstünden Tavşansuyu Köyü yaklaşık 280 kilometre. Kestirmeleri kullanıp yolu 230 kilometreye indirmek mümkün. Alışveriş için en uygun yer Akyazı. Tavşansuyu Köyü’nü Sülüklügöl’e bağlayan dağ yolu 9 kilometre. Yürüyüş üzerine uzmanlaşan seyahat acentaları bölgeye İstanbul’dan günübirlik turlar düzenliyor: Pirpila (www.pirpila.com), Bukla (www.bukla.com), Arnika (www.arnika.com.tr), Patika (www.patikatour.com) Tur ücretleri kahvaltı, öğle yemeği dahil 65-85 TL arasında değişiyor.

Kaynak: Serhan YEDİG

Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Sonbaharın en güzel şehir parkları! Listede Türkiye’den öyle bir yer var ki…
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
'Ormanın çocuğu'nun inanılması güç hikâyesi!
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Kasım'da huzuru bulacağınız yedi Akdeniz beldesi
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Kış aylarında denize girip güneşin tadını çıkarabileceğiniz ülkeler
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Türkiye’de karavan seyahati için uygun rotalar
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Bir günde gezilecek ülke: Kosova