Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Rüzgar koridorları kesilince

    Hürriyet Haber
    09.07.2007 - 11:24 | Son Güncelleme: 09.07.2007 - 12:24

    Geçenlerde bir okurum bilgisayarıma bir elektronik posta gönderip, "mektup yazdığınız Ahmet Rasim de kim? Ölü mü, diri mi? Neden ona mektup yazıyorsunuz" diye sormuş. Sayın hocam, mektubumun girişini okuyunca aklınızın karıştığını tahmin edebiliyorum. Bilgisayar, elektronik posta gibi size yabancı gelen kelimelerin ne anlama geldiğini düşünüyorsunuzdur. Bunları size anlatmam, açıklamam çok zor. Sizin o devirde aklınızın ucundan bile geçiremeyeceğiniz icatlar bunlar. Yaşamı hızlandıran, kolaylaştıran icatlar. Şunu söylemekle yetineyim: Bunların yüzünden ortalıkta ne kağıt, ne kalem, ne postacı, ne mektup, ne telgraf kaldı...

    Okura ben de elektronik mektupla şu cevabı verdim: "Ahmet Rasim 1865 yılında İstanbul'da doğmuştur. Çeşitli dergi ve gazetelerde İstanbul ile ilgili yazılar ele almış bir kalem ustasıdır. Ardında bir çok eser ve yazı bırakarak 21 Eylül 1932 yılında Heybeliada'da yaşama veda etmiştir. Uzun yıllar sonra gazetelerde çıkan yazıları 'Şehir Mektupları' adı altında kitaplaştırılmıştır.

    ÖNCEKİ YAZILARI

    * İstanbul'un deniz hamamları

    * Gürültülü İstanbul

    * Trafiği kim tıkıyor

    * Bizim Çin lokantası

    Ben de ondan ilham alarak, İstanbul'la ilgili konuları bir mektup diliyle okurlara aktarmaya çalışıyorum." Biliyorum sizin gibi bir kalem erbabı, böyle birkaç kelime ile tanıtılmaz. Ama meraklısı Google'a girer, sizin gelmişinizi geçmişinizi öğrenir. "Google da neyin nesidir?" diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Sayın hocam "arama motoru" diyorlar. Ne sorarsan cevabını veriyor. Artık ansiklopediye, sözlüğe kimse başvurmuyor. Sorunu yaz, bas bir tuşa cevap hemen gelsin. Çok erken gelip gitmişsininiz bu dünyadan üstadım. Dünya senden sonra çok değişti.

    Bu mektubumda size İstanbul'un bunaltıcı sıcaklarından bahsedecektim, konu nereden nereye geldi!..

    GECE YÜRÜYÜŞLERİ

    Bu sıcaklardan sizin de bunaldığınızı biliyorum. Bir mektubunuzda bu konuda yazdıklarınızı izniniz olursa okuyucuyla paylaşmak istiyorum: "Yaz geceleri sıcağın hücumundan bezginlik gelip de Beyoğlu'nun geniş caddelerinden süzülerek Şişli taraflarında ufak ufak esen poyraza göğüs vermekte de lezzet varmış. Evvelki gece, çokça yemekten hasıl olan şişkinliği gidermek, oturup terlemekten vücuda gelen yorgunluk ve uyuşukluğu def etmek için böyle bir gezintiye lüzum görmüştüm.

    Gece yolculuğu hakikaten hoştur. Hele kırda pek latiftir. Şişli'nin Kağıthane üzerine bakan tepelerinin geç saatlerde aldığı manzaralar korku verici olduğu kadar da hisse, vicdana ayrı bir temaşa arzusu getiriyor. Burada, karanlık, uzak tepelerin üzerinde otlayan koyunların, hassas kulaklara kadar gelip sönen melemeleri, koçların boynundaki çıngırakların sesi, bir garibin kavalı, Kağıthane Köyü'ne inen gecikmiş bir köylünün türküsü gibi sesler var..."

    Sayın Ahmet Rasim bey, İstanbul'un ortalık yerini değil de sanki Anadolu'nun ücra bir köşesini anlatmışsınız. Şimdi anlattığınız yerde rüzgar, esecek bir aralık dahi bulamıyor. Ne koyunların otladığı tepeler, ne kaval sesi kaldı. Dağ taş apartmanlarla doldu. Karadeniz'den kopup gelen serin rüzgar artık duvarlara çarpıp geri döndüğü için kenti ferahlatamıyor. Bu yapılaşma yüzünden rüzgar koridorları yok oldu. Onun için İstanbul'un sıcağı dayanılmaz hale geldi.

    SAHİL BALIKÇILARI

    Sayın üstadım, böyle bunaltıcı günlerde ben soluğu Boğaz'da alıyorum. Arnavutköy'de arabadan inip, Akıntıburnu'nda balık tutanları seyrede seyrede Bebek'e doğru yürüyorum. Poyraz püfür püfür esiyor. İnsanı kendine getiriyor. Bir zamanlar ben de oltamı alıp bu sahilde balık tutardım. Boğaz'ın istavritinin tadına doyum olmaz. Mutlaka tatmışsınızdır. Sizin gibi damağına düşkün olan bir kişi istavritin tadını bilmez mi!.. Hem balık tutarken insan vaktin nasıl geçtiğini anlamaz. Son zamanlarda nedense oltayı elime almaz oldum.

    Sonra Bebek Parkı'nda banklardan birine oturup, Boğaz'dan gelip geçen gemileri seyrediyorum. O gemiler sanki beni de alıp götürüyorlar. Gemi hayalinden sıyrılıp, kıyı kıyı yoluma devam ediyorum. Küçük Bebek sahilinde kıçtan kara bağlanmış teknelerin önünden geçip, Aşiyan'da Tevfik Fikret'i anıyorum. Rumeli Hisar'ından gerisin geri dönüp, Bebek Oteli'nin giriş katındaki barda soluğu alıyorum. Aslında buraya ilk gençlik yıllarından beri geldiğim için her köşesinde bir anım saklıdır. Terasta bir masaya oturup, alacakaranlıkta Kandilli korusunu, göz kırpan ışıkları, Küçüksu üzerinden doğan mehtabı, gemileri, yolcu motorlarını, çığlık çığlığa uçuşan martıları seyrediyorum. Bu muhteşem manzara kuru kuruya seyredilir mi hiç! Tabii ki bir iki kadeh kırmızı şarabı ihmal etmiyorum. Güneş batıp da poyraz serin serin esmeye başlayınca evin yolunu tutuyorum.

    Ahmet Rasim bey, keşke yaşasaydınız da Bebek Oteli'nin barına beraber gidebilseydik. Akşamcılığınızı bildiğim için, bu mekanın tam size göre olduğunu tahmin ediyorum. Bunaltıcı sıcak, böylesine “rüzgarlı” bir konuyu size aktarmama neden oldu. Vaktinizi aldıysam beni bağışlayınız. Saygılarımın kabulünü rica ederim efendim.

    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı