"Mehmet Yaşin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Yaşin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Yaşin

Rüzgárların buluştuğu ada

Lodosun öfkeli öfkeli estiği bir nisan günü aklıma Gökçeada’ya gitmek düştü. Çiçekli tarlaların, tomurcuklanmış ağaçların eşliğinde bir telaş Eceabat’ın Kabatepe iskelesine indim.

Önce Çanakkale Şavaşı şehitlerini ziyaret edip, sonra beşik gibi sallanan bir vapurla Türkiye’nin en büyük adasına geçtim.

Önüme haritayı açmış, ‘nereye gideyim?’ diye kara kara düşünüyordum. Bahar bastırmış, güneş tepede pırıl pırıl, çiçekler, böcekler doğada yerini almış, tabloda bir tek ben eksiğim. O an çalan telefonum soruna çözüm oldu. Arayan avcı arkadaşım Zeki Alkoçlar’dı. Av yasağı olduğu için o da uzun zamandan beri kentten dışarı adımını atmamıştı. Ve doğal olarak sıkılmıştı. Sözü uzatmadı: ‘Ben Gökçeada’ya gidiyorum. Keklik meralarında dolaşacağım. Bu sefer kuşların fotoğrafını çekeceğim. Bulursam kendime balık ziyafeti de çekeceğim. Hadi sen de gel...’

Hastaya ilaç sorulur mu? Kabatepe’den kalkacak olan araba vapuruna yetişebilmek için erkenden yola çıktık. Güneşli bir hava vardı ve tatlı-sert bir lodos esiyordu. Bu güneyli rüzgarın biz iskeleye varıncaya kadar şiddetini artıracağından korkuyordum. Marmara Denizi daha şimdiden beyaz köpüklü dalgalarla oynaşmaya başlamıştı bile.

Aheste yolculuklarımda Ege’ye bu rotadan inmeyi severim. Tekirdağ’dan sonra sağıma Saroz Körfezi’ni, soluma rengarenk yamalarla bezenmiş tarlaları alıp gitmekten çok hoşlanırım. Bu yoldan giderken mutlaka Saroz’un kıyısındaki Güneyli köyüne bir saparım. Kumsalı bile ağaçlık olan bu şirin köyde, bir yorgunluk çayı içmeden yoluma devam etmem. Buraya birkaç günlüğüne gelip, limana bağlanmış balıkçı teknelerinden biriyle, Saroz’un bereketli sularında balık avlamak hayalinden hiçbir zaman vazgeçmem. Bu yaz hayalimi gerçekleştirmeyi düşünüyorum. Aslında bu cümleyi her yaz başında kurarım. Neyse insan ‘40 kere isterse’ dilekler gerçekleşirmiş...

SAVAŞI ANIMSAMAK

Acelemiz olduğu için bu sefer Güneyli köyüne sapmadım. Zeki, Malkara öncesi, Yenice’de yol üstünde bir köy kahvesi olduğunu, orada kısa bir mola verebileceğimizi söyledi. Kahvenin önüne konmuş masada tavşan kanı çaylarımızı içerken, lodosun öfkesinin iyice kabardığını hissettim. Ege’den kopup gelen sert rüzgar çarptığı yere tırmıklar atıyordu.

‘Vapur ya kalkmazsa?..’ Haritayı açıp yeni bir rota bulabilirdim ama, günlerden beri aklımı işgal eden balık ziyafeti, tepedeki köylerde fotoğraf safarisi, ev yapımı şarap içme planı, güneşi Ege’de batırma hayali yok olup gidecekti. Bunun için lodosa kızıyordum.

Eceabat’a gelmeden Saroz istikametine sapıp, 10 kilometre ötedeki Kabatepe’ye bir telaş girdik. Yeri gelmişken; Kapatepe’den Gökçeada’ya her gün saat 11.00’de araba vapuru, Çanakkale’den ise yine her gün saat 17.00’de Bandırma feribotu kalkıyor. Her ikisi de -deniz izin verirse- yaklaşık iki saatte adaya varıyor. Gözümde beyaz köpüklü dalgalar, yüreğimde pıtırtılar gişeye yaklaştım. Görevli vapurun zamanında kalkacağını söyleyince tüm endişelerimden soyundum.

Bir saat vaktimiz vardı. Aylardan da nisandı. Yıllar önce bu günlerde Çanakkale savaşı henüz bitmişti. Yine o günlerde tüm çevre hálá barut kokuyordu. Bir koşu Conk Bayırı’na, Anzak Koyu’na gidip bu zorlu savaşta ölenlerin, şehit düşenlerin mezarlarını ziyaret ettik. Anzak askerlerinin Kuzey Ege manzaralı mezarlığında, bu zavallı gençlere bir kez daha üzüldüm. On binlerce kilometre uzaklardan kalkıp gelmiş ve onlar için hiçbir anlamı olmayan bir savaşta ölmüşlerdi. Şimdi kelebeklerin kanat çırpışları, kuşların bahar şarkıları eşliğinde, kır çiçeklerinin sarmaladığı mezarlarında, göremedikleri muhteşem bir manzaraya karşı öyle yatıp duruyorlardı.

BİR BEŞİK GİBİ

Çanakkale Zaferi’nin anılarında bir acele dolaşıp, tekrar iskeleye döndük. Geminin orta bölümüne toplanan, biri Yunanistan’dan gelen yolcu otobüsü olmak üzere, hemen hepsi Yunan plakalı 14 araçla adaya doğru yol almaya başladık. Vapur önce yavaş yavaş sallandı. Karadan açıldıkça, öfkeli bir annenin salladığı bir beşik gibi bir sağa bir sola yatmaya başladı. Dalgayı bir yandan, bir kıç omuzluktan, çoğunlukla kıçtan aldı. Çelik halatları yalayıp, ıslık çalan lodos kim bilir nereden geliyordu. Afrika’dan yola çıkıp, Girit’i, diğer adaları, Ege kıyılarını döve döve taa buralara kadar çıkmıştı belki. Ama onca yol öfkesini dindirmeye yetmemişti.

Lodos deli deli ese dursun, biz adanın geçmişinde bir gezinti yapalım. Kazı çalışmalarına bakılırsa, adanın tarihi 5 bin yıl öncesine dayanıyor. İlk ayak basanlar Asya’dan gelen Akalar. Sonra bir pinpon topu gibi medeniyetler arasında gidip gelmiş. Latinler, Bizanslılar, Venedikliler, Cenevizliler, Ruslar ve Osmanlılar...

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethedince, sıranın kendilerine geleceğinden korkan Kuzey Ege’deki adaların yöneticileri, Osmanlı yönetimine katılmaya karar verirler. Bunun için İmrozlu soylu tarihçi Kritovulos’u görevlendirirler. Kritovulos İstanbul’a gider. Yağma ve yıkım olmaması koşuluyla adaların anahtarını Fatih’e sunar. Fatih de İmroz’un idaresini tarihçinin sorumluluğuna verir. Daha sonra ada Osmanlıların, Venediklilerin, Rusların ve Yunanlıların arasında el değiştirir. Sonunda Lozan Antlaşması’yla birlikte Türk topraklarına katılır. 22 Eylül 1923’te Teğmen Nevzat Korkmaz yönetimindeki 45 jandarmadan oluşan küçük birlik, adayı Yunanlılardan teslim alır. O gün bu gündür, adanın gönderlerinde Türk bayrağı dalgalanmaktadır. Tabii adanın antik dönemlerden beri İmroz olan adı da Gökçeada olarak değiştirilir. Sözlükler ‘Gökçe’nin mavi rengi tanımladığını yazıyor. Yetkililer belki de, adanın mavi bir gök, mavi bir deniz ile sarmalandığını görünce bu ismi uygun görmüşlerdir. Belki de başka bir öyküsü vardır, kim bilir?..

ADANIN İLK GÖRÜNTÜSÜ

Ada’nın tarihi tabii ki bir paragrafa sığacak kadar kısa, benim anlattığım gibi heyecansız ve ‘kara kuru’ değil. Yer darlığından birçok olay mecburen göz adı edildi. Örneğin haraççı Perslerden, soyguncu Atinalılardan, adanın limanlarında saklanıp, Anadolu kıyılarını soyan korsanlardan, yağmacı ordulardan, Katolik-Ortodoks çekişmesinden, kiliseler arası savaşlardan, halkı soyup soğana çeviren Venedikli tacirlerden, üçkağıtçı Cenevizlilerden, kıyılardaki esrarengiz batıklardan ve gözyaşları içindeki zorunlu göçlerden söz etmeye kalksaydım, ortaya sayfalar dolusu bir tarih kitabı çıkardı.

Gökçeada’nın ilk görüntüsü hiç de iç açıcı değildi. Liman, eteklerinde bir tutam yeşilliğin bulunduğu kızıl kahve bir tepenin eteklerinde kurulmuştu. Sahilde beyaz badanalı, iki-üç katlı kooperatif evleri göze çarpıyordu.

Vapur Kuzulimanı’na girmekte epey zorlandı. Arabalar güç bela karaya çıkabildi. Biz limanı hemen terk etmedik. Arabayı bir kenara çekip, adalı Rumlarla Yunanistan’dan gelen akrabalarının, göz yaşları içinde sarmaş dolaş olmalarını izledik. Sonra ada haritasını açıp nereye, nasıl gideceğimizi saptadık.

Yol bizi aldı ilçenin merkezine (Panayia) götürdü. Herhangi bir kasabadan öte geçmeyen görüntüleri -alüminyum doğramalı iş yerleri, köfteci, pideci, kebapçı, pastane, bir sıra balıkçı, bir sıra manavdan oluşan küçük çarşı, küçük bir kasap, beyaz eşya satan birkaç dükkan, meydana açılan dar sokaklar, birkaç eski ev, mozaik kaplı bir otel, bir kahve- bir acele seyredip, sahile doğru giden yola saptık. Yol bizi aldı, deniz kıyısındaki eski adı Kastro olan Kaleköy’e götürdü. Köye girmeden önce sağ taraftaki Pansiyonlar Sokağı’na saptık. Adından da anlaşılacağı gibi bu sokağa sağlı sollu pansiyonlar sıralanmıştı. Mevsim başlamadığı için çoğu kapalıydı.

Tavsiye üzerine antik limanın kıyısındaki Kale Motel’de (286-887 3438) karar kıldık. Motelde bizden başka müşteri yoktu. Limana bakan balkona oturup etrafı kolaçan ettim. Her şey iyiydi hoştu ama, hemen önümüzdeki yoldan geçip, limana taş taşıyan koca kamyonların gürültüsü işi biraz bozuyordu. Sanırım belediye antik limanın dalgakıranını uzatıyordu. İşi sezon gelmeden bitirebilmek için de acele ediyordu.

Soluklandıktan sonra kısa bir ada turu atmak için aşağıya indim. Önce akşam yemeği için aşçıyla konuştum. Ada yakınlarında yakalanmış 30 kiloluk bir kılıç varmış. Şiş mi, buğulama mı?.. Tabii ki şiş. Yanına bol çoban salata. Bir de ada keçilerinin sütünden yapılmış beyaz peynir. Bundan alası can sağlığı. Zeki’de mönüyü onayladı.

Haftaya adım adım Gökçeada’yı, yalnız köyleri, vahşi koyun ve keçileri, kekik kokan tepeleri ve diğer ayrıntıları anlatacağım.
X