Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Rüyasında darağacı görürdü

    Hürriyet Haber
    16 Ocak 1999 - 00:00Son Güncelleme : 16 Ocak 1999 - 00:01

    Hasan Denizkurdu, Adalet'in son yıllarda gördüğü en farklı bakandı. Adalet Bakanlığı sadece 160 gün sürdü ama bu süre tüm Türkiye'nin dikkatini üzerinde toplamasına ve Tempo dergisinin ‘‘Yılın politikacısı’’ seçmesine yetti. Öcalan krizindeki açık sözlü tutumu, idam cezasına karşı çıkışı, rıza dışı bekaret testini yasaklayan ve faili meçhul cinayet dosyalarının kapatılmamasını isteyen genelgeleri Denizkurdu'nun icratının satırbaşları. İşte bu farklı bakanın portresi...

    Balıkçı çocuğuydu. Fırtınalı gecelerde evin duvarına çarpan dalgalar korkuturdu onu. Yatağında büzülür, dualar okurdu. Dalgalar şiddetlendikçe küçük dudakları da hızlanırdı. Dileği, balığa çıkan babasının sağ salim dönmesiydi... Bir gece, babası eve vaktinde dönmedi. İyi haber, saatler sonra geldi. Azgın dalgalar kayığı parçalamış, babası güçlükle kurtulmuştu.

    KARAKEDİLER'İN SOLİSTİ

    Yine de öfke duymadı. Nasıl kızsın, gözlerini açtığında denizi görmüş, sevmişti. Denizci bir aileden geliyordu. Dedesi, ‘Denizkurdu Hasan’ diye nam salmıştı. Denizkurdu Hasan, İstanköy'ün en usta denizcisiydi. Yelkenlisiyle, karayı takip ederek Mısır'a kadar gider, mal alır getirirdi. Dünya savaşı yıllarına kadar da denizle barışık bir yaşam sürdü. İtalyanlar adayı işgale hazırlanırken, o da göçe karar verdi. Rumlar'ın rahat vermediği öbür Türkler'le birlikte İzmir'e göçtüler. Türkiye'ye girerken, lakabı, kayıtlara soyadı olarak geçti. Denizkurdu Hasan, Çeşme'ye yerleşince denizciliği bıraktı. Oğlu Hüseyin'e devretti o işleri. Hüseyin de kendileri gibi İstanköy'den göçen bir ailenin kızı olan Atifet ile evlendi. 14 Şubat 1948'de doğan ilk çocuklarına ise dedenin adı kondu; Hasan...

    Küçük Hasan da dedesi gibi deniz tutkunuydu. Deniz mevsimi kapanınca, futbol günleri başlardı. Komşu mahallenin çocuklarıyla maç yaparlardı. Komşu mahallenin en iyi oyuncusu, Mustafa Denizli'ydi... İlkokula başladığında ele avuca sığmaz bir çocuktu. Yazları çalışıyordu. Önce berber çıraklığı yaptı. Ertesi yaz da İbrahim'in kahvesinde garsonluk. Üç yaz çalıştı orada. Turistler ilgisini çekiyordu. Bir iki, derken iyice cesaretlendi, turist rehberliğine başladı. Daha iyi para kazanıyordu. Hafta sonları araba tutup, arkadaşlarıyla İzmir'e fuara gidiyorlardı.

    Müzikle ilişkisini geliştirmesi de bu döneme rastladı. ‘Karakediler’ adlı grubun solistliğini üstlendi. Hatta Çeşme'deki amatör müzik yarışmasına katıldı. Meydanda toplanan halka iki şarkı söyledi...

    Çok okuduğu bir dönemdi, İzmir Namık Kemal Lisesi'ndeki yıllar. Onu en çok etkileyen yazar Halikarnas Balıkçısı'ydı. Tüm kitaplarını okumakla kalmamış, radyo programlarının müdavimi olmuştu. Nerede olursa olsun kaçırmazdı Balıkçı'nın ‘‘Heyyy... Heyyy...’’ diye başlayan programlarını.

    İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kaydolması yaşamında yeni bir sayfaydı. İstanbul'da ilk yılı olan 1965'te yurtlarda kaldı. Babası balıkçılığı bırakmış, üniversitede memurluğa başlamıştı; annesi de belediyede memurluk yapıyordu. Bir vakıftan burs bulunca durumu düzeldi. İki arkadaşıyla birlikte Galatasaray'da bir eve çıktı. Birlikte sinemaya, tiyatroya, gece kulüplerine gidiyorlardı. Sekiz tuşu eksik bir piyanoyu çalan adamı dinleyip gırgır geçiyorlardı.

    KOMUTANI SUNALP

    Derslerini ihmal etmiyordu. Amfiye ilk girenlerden biri oluyordu hep. İlk yıllarda bazı öğrenci eylemlerine katıldı. Birinde, Amerikan 6. Filosu'nun gelişini protesto ettiler. Kavgalar, polisle çatışmalar başlayınca uzaklaştı. Üniversitede boykot olunca ya sinemaya giderdi ya da kütüphaneye. Ne bulursa okuyordu, ama favori yazarı Albert Camus idi.

    12 Mart 1970 muhtırası verildiğinde askerdi. İzmit Kandıra'da yedeksubaylık yapıyordu. Rutin günlerini renklendiren en önemli olay, İzmit'teki komutan Turgut Sunalp'e, jeeple yoğurt götürmeleriydi. Komutan, Kandıra yoğurdunu seviyordu!

    Askerlik sonrasında İzmir'e döndü. Üniversitedeyken aşık olduğu Yıldız ile evlendi. İki avukat arkadaşıyla ortak bir büro kurdu. Borç harç, bir masa iki sandalye satın aldılar. Tabela asıldı; Hasan Denizkurdu, Alpay Tümer, Mehmet Ali Ülcay Avukatlık Bürosu.'' İlk ay zor geçti. Karşıyaka'daki evden sefertasıyla yemek getiriyor; bürodaki ispirtolu ocakta ısıtıyordu. İmdadına Çeşme'deki gayrimenkul davaları yetişti. Kadastro geçince yüzlerce arazi ihtilafı çıkmıştı. lk davayı kazanınca sorun çözüldü. İyi para kazanmaya başladı. Eşi de özel idarede avukatlık yapıyordu. 1976 yılında ilk kızı doğdu; Neslihan.

    Artık yaşamı daha renkliydi. Fırsat buldukça koşuyor, tenis oynuyor, kayak ve sörf yapıyor, ailesiyle ilgileniyordu.

    Maddi sorunu kalmamıştı. Kordon'da yemek yiyor, Marmaris'e, Kıbrıs'a tatile gidebiliyordu. 1981'de iki değişiklik oldu. Birincisi ikinci kızı Aslıhan'ın doğumuydu; ikincisi Yaşar Holding'in avukatlığını üstlenmesi. 1983'ten itibaren de Holding'te yöneticiliğe başladı. Önce Holding'i temsilen İzmir Ticaret Odası'na girdi. Kısa zamanda muhalefet oldu. ‘Çağdaş Grup’ lideri olarak eskileri devirip, Oda Başkanlığı koltuğuna oturdu. Oradan Odalar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğine sıçradı. Yalım Erez'i TOBB Başkanı yapan ekipte yeraldı. Yılda üç dört kez yurtdışına geziye, kayağa gidiyordu. 1989'da holdingten ayrılıp, kendi işini kurdu.

    ÖZAL'IN TEKLİFİ

    Bir yandan da Karşıyaka Spor Kulübü başkanlığına ve Yeni Asır'da köşe yazılarına başlamıştı. Toplumsal olaylara ve siyasete ilgisi giderek artıyordu. Turgut Özal'a sempati duyuyordu. Oda Başkanı olarak birkaç kez İzmir'e davet etmişti. Özal son gelişinde, Efes Oteli'ne kahvaltıya davet etti Denizkurdu'nu. ‘‘Cumhurbaşkanlığını bırakıp parti kuracağım. Gelir misin?’’ dedi Özal. Hemen ‘‘Evet’’ karşılığını verdi.

    Yeni partide İzmir İl Başkanı olmaya hazırlanıyordu ki Özal'ın ölüm haberi geldi. Derinden yaralanmıştı. Ankara'ya gidip, Özal'ın başında nöbet tuttu. Siyasette rotayı, DYP'ye çevirdi; bir ara Süleyman Demirel ile görüştü ama olmadı. Ağırlığını yine Oda Başkanlığı'na verdi. Holding'in karşısına aday çıkarmasına rağmen bir kez daha kazandı.

    Beklediği haber, 1995 seçimleri öncesinde geldi. Yalım Erez'in temasları olumlu sonuç vermişti. DYP'den aday oldu ve seçildi. Avrupa Parlamentosu Türk Grubu Başkanlığı'nı üstlendi. Çoğunlukla yurt dışında oluyordu. TOBB'un Brüksel binasının açılışına gitmeye hazırlanırken, Çiller'in mesajı geldi, ‘‘Burada önemli bir oylama var, gitme.’’ Denizkurdu sinirlendi, hemen yanına gitti:

    - Bir milletvekiline özel kaleminizin telefon açıp ‘Gitmeyeceksiniz’ demesi şık değil. Bu çatışmadan sonra uzun süre ses çıkmadı. Ta ki, Çiller'in Meclis'teki malvarlığı görüşmelerine kadar. Erez, onu kayak yapmaya gittiği Fransa'da buldu. ‘‘Genel Başkan, Meclis'te senin konuşmanı istiyor. Atla gel.’’ Denizkurdu, aynı gün Ankara'ya döndü ama Tansu Hanım İspanya gezisine çıkmıştı. ‘‘Özer Bey sizi bekliyor’’ dediler. Özer Çiller'e, ‘‘Malvarlığınızın girdisini çıktısını bilemem. Sadece bu soruşturmaların siyasi olduğunu söylerim’’ dedi. Öyle de oldu. Meclis'te, konunun yargının görev alanına girdiğini vurguladı. Bu konuşmadan sonra da bir daha Çiller ailesiyle arası düzelmedi.

    Artık DYP'de sıkılıyordu. Refahyol Hükümetine güvenoyu vermek içinde duyduğu rahatsızlığını artırmıştı. Hata yaptığını düşünüyordu. Refahyol aleyhine konuşmaya, 8 yıllık kesintisiz eğitimi savunmaya başladı.

    MUHALİF GRUP

    Zamanla DYP'de küçük bir muhalif grup oluştu. Mayıs 1997'deki gensoru oylaması öncesinde 12 muhalif, Hilton Oteli'nde toplandılar. Kabul oyu verip, hükümeti düşürmeye karar verdiler. Denizkurdu, ‘‘Gelin kağıda döküp imzalayalım’’ dedi. Doğulu bir milletvekili, bıyıklarını sıvazladı:

    - Ağabey, bak bizim bıyığımız var, biz sözümüzü tutarız.

    - Sizden değil, bıyığım olmadığı için kendimden şüpheleniyorum.

    Bu cevap itiraz nedenini ortadan kaldırmıştı. Hepsi yazıp imzaladılar. Ancak imzaya rağmen çoğu sözlerini tutmadı. Kabul oyu verenlerden biri de Denizkurdu'ydu. İhraç edilmek üzere disipline verilince de DYP'den ayrıldı.

    Yılmaz, Adalet Bakanlığı için telefon ettiği sırada yeni aldığı yatı getirmek üzere Düsseldorf'a gitmeye hazırlanıyordu. Denizle yeniden kucaklaşmanın heyecanını yaşıyordu ki kendini Ankara'da buldu. Kısa süren bakanlık günleri yıldızının parlamasını sağladı ama o Ankara'da bunalıyor. Çünkü Ankara'nın hiçbir caddesi denize açılmıyor!

    İdama hep karşı çıktı

    Hukuk Fakültesi'nde okurken birgün kütüphaneye bir grup öğrenci geldi, heyecanlıydılar. Oradaki herkesi dışarı çıkardılar. ‘‘Haydi’’ diyorlardı, ‘‘Amerikan askerleri Süleymani'ye gelmiş, onları kovalayalım.’’ Hasan, bu eylemleri şiddet olarak görüyordu, itiraz etti. ‘‘Niye taş atacaksınız? Bunlar da Amerika'nın siyahları.’’

    Tartışırken, biraz da onlardan büyük olmasına güveniyordu. Eylemin önderleri, birinci sınıftandı. Onlardan biri de Deniz Gezmiş'ti. Birbirlerini ikna edemediler. Eylemciler, ona bağırıp çağırıp uzaklaştılar. Yıllar sonra Deniz Gezmiş'in idamını duyunca çok üzüldü. Zaten idamların belleğinde korkunç bir yeri vardı. Çocukluğunda bir idamı seyretmeye gitmiş; ama korkup kaçmıştı. Uzun süre rüyalarına girmişti idam sehpası. Asıl ürkütücü anısı, Adnan Menderes'in asılmasıydı. Demokrat Partili ailesinin, Yassıada duruşmalarını dinlemek üzere radyo başında toplanışlarını, idam haberini duyunca gözyaşlarına boğulmalarını unutamıyordu. O günden itibaren de idam cezasına hep karşı çıktı..



    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı