Rüya gibi gala - Hürriyet Arşiv Haberleri

Rüya gibi gala

Yazı: Yonca TOKBAŞ Fotoğraflar: Nilüfer Ayvaz Mechielsen
16 Mart 2013 - 00:00Son Güncelleme : 16 Mart 2013 - 10:56

Kelebeğin Rüyası’nın Dubai’ye gelmesi benim için bir rüyaydı, rüyam gerçek oldu! Belçim Bilgin, Yılmaz Erdoğan, Mert Fırat ve Kıvanç Tatlıtuğ, hepsi beraber Dubai’de daha önce benzerini görmediğim güzellikte bir gala gerçekleştirdiler.

GECEDEN FOTOĞRAFLAR  

Rüya gibi gala...  

Kelebeğin Rüyası filminin Dubai galası geçtiğimiz günlerde yapıldı.     
Rüya gibiydi...      
Şiir gibiydi...
Kelebeğin Rüyası gibiydi.
Filmin Galası Dubai Mall’da Reel sinemalarındaydı. Gala öncesi Dubai Mall’un en görünür ve afili yerinde, Fashion Avenue’de, halka açık bir söyleşi yapıldı. Sahneye sırayla Yılmaz Erdoğan, Mert Fırat, Belçim Erdoğan ve en son da Kıvanç Tatlıtuğ çıktı. İzdiham vardı Dubai Mall’da. Millet söyleşi sonunda onlara dokunabilmek için üstümden atladı resmen. Şanslıyım ezilmedim. Ayaklarım hariç!
Hayatımda hiç ezilme tehlikesi geçirdiğim için mutlu olmamıştım.
Türk Sineması oyuncuları için beni ezmeye yeltenenler var.
Nasıl mutlu olmam!
Gala sırasında da camları yumrukluyordu insanlar! Öylesine bir hayranlık ve çılgınlıktan bahsediyorum.
Yılmaz Erdoğan, Mert Fırat ve Kıvanç Tatlıtuğ, üçü de smokin giymişlerdi. Süperlerdi. Kiminle konuşsam, Kıvanç ve Mert için eriyip bitmişti.
Güzele bakmak sevapsa, sevaplar içindeyim şu an!
Belçim Erdoğan, bir içim su olarak çıktı halkın karşısına. Mybestfriend diye bir markanın beyaz uzun bir elbisesini giymişti. Sade ama ışıltılı.
Müthişti.
Elbiseyi bırakın bir kenara, Belçim gümbür gümbür bir konuşma yaptı. Büyüledi herkesi.  
Kadınların dünyanın her yerinde ama daha da fazla bu coğrafyada psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kaldığını, hayallerinin peşinden gitmek için çok fazla zorluğa katlandıklarını ve kadın haklarına her zamankinden daha fazla sahip çıkılması gerektiğini söyledi şak diye. Alkışlarla inletti ortamı.
Kadının adının olmadığı bir coğrafyaya söyledi bunu hem de!
Bu cümlelerin bölge kadınları tarafından nasıl algılandığını düşünün lütfen. Helal olsun Belçim’e.
Size neyi nasıl anlatsam bilemiyorum şu an.
Aklımdan şelale gibi karışık kuruşuk hızlı tren gibi geçiyor duygularım. Aynen öyle de yazacağım.
Türk Sineması kendini aşmış. Yılmaz Erdoğan’a teşekkür etmek filan yavan geliyor bana şu an. Daha fazla bir şeyler söylemem gerek. Büyük özveriyle, özenle yapılmış; kaliteli, anlamlı, değer bilen, değer bildiği için de değeri bilinesi bir iş yapılmış.
Oyuncular, oyunculuk olağanüstü.
Emek var, emek. Gönülden verilmiş bir emek. Yılmaz Erdoğan gala sırasında şiirlerin çevirileri için endişeleniyordu. Anlamını, değerini yitirmemiş olsunlar diye...
Kimsenin derdi gişe filan değildi. Öyle etkilendim ki buna!
Hakkını arıyordu film ve ekip. Bulacağından zerre şüphem yok!
Ego gıcıklığının e’si de yok bu ekipte. Oyuncuların aralarında kurduğu dengeleri, sadelikleri ve samimiyetleri, gerçeklikleri etkiledi beni. Profesyonelliklerinin içindeki samimiyete, arkadaşlığa hayran oldum en çok da.
Yılmaz Erdoğan öğle yemeği sırasında Kıvanç’ın Araplar arasındaki akıllara zarar şöhreti hakkında konuşurken, “bu bizim ilk Kıvancımız!” dediğinde, kahkahalar attım.
Sık sık “Helal Brad Pitt” esprisi döndü. Gerçi ben sinir oluyorum bu benzetmeye ya neyse.
Oyuncular arasındaki uyumdan etkilenmemek imkansız.
İşini sevmek, inanmak bu.
Kimse kimseye karşı hiçbir saygısızlık veya ne bileyim üstten bakma tavrında değil.
Her şeyi kişiselleştirip olay çıkaran yapımıza rol model bir tavırları var.
Galanın olduğu gün, yani 12 Mart günü, Metin Serezli’ye çok üzgündüm ben. Aklımda, gönlümde onunla gittim herkesi görmeye.
Sonra Mert Fırat’la konuşurken, onun tiyatroya olan tutkusunu, mütevazılığı zerre elden bırakmadan gönülden parlayan bir “yıldız” olduğunu görünce, ümitlendim biliyor musunuz yeniden.
Sahici bir duruşu olan, “bir zamanlar ne güzeldi” dediğimiz her şeyi geçmişten biriktirmiş, sindirmiş; üstüne başka değerleri de eklemiş olarak sapasağlam giden bir adam gördüm karşımda.
Gururlandım, umutlandım.
Kıvanç Tatlıtuğ değişmiyor. İnanın içinde var nezaket ve hoşluk. O yüzden sakil durmuyor o zarafet üstünde.
Elektrikli süpürgeyle insanın kanını emmeye, hüp diye insanı yutmaya çalışan bir “ünlü coğrafyası”nda inanılmaz iyi duruyor, koruyor kendini Kıvanç.
İşine bakıyor. Çalışıyor. Kalitesini de, insanlığını da koruyor azimle.
Mert Fırat’ı daha da uzun anlatmam gerek, o kadar etkilendim ki!
Ayakları yere basan, gerçek, zerre şımarıklık taşımayan, insanı merhameti, vicdanı ve gönülden sağlamlığı ile şaşırtan bir adam. Doyumlu demeliyim sanırım. Yani gönlü zengin ve tok. Sorumluluk sahibi. Çalışkan ve sporcu!
Yonca
“hayran”

Yabancı dilde ağlamak

Kelebeğin Rüyası, Dubai’de Arapça dublaj ve İngilizce altyazı ile gösterime girdi.
Ben de Kelebeğin Rüyası’nı Arapça izledim. Halbuki, Dubai’de yaşayan Türkler için, bir ayrıcalık yapılmış ve yapımcılar orijinal Türkçe’sini de getirmişti ki bu Dubai’de yapılması neredeyse imkansız bir durumdu.
İçim gitse de, bilerek Arapça’sını izledim.
Birincisi Araplar’ın tavrını, ikincisi de filmin anlamadığım dildeki etkisi ne olacak merak ettiğim için.
Hiç anlamadığım bir dilde izlediğim Kelebeğin Rüyası’nda hüngür hüngür ağladım biliyor musunuz!
Film bana kendini dilsizken de anlattı.
Başka dilde, anlamadığım halde, anladım her şeyi.
Bu başarı değildir de nedir Allah aşkına!
Şiirin, aşkın, sinemanın, sanatın gücü işte.
İzleyen Araplar sinemadan gözleri yaşlı çıktı. Bir suskunluk vardı...
Ertesi gün, radyolarda dakikalarca Kelebeğin Rüyası konuşuldu.
Bakın Dubai demek sadece Araplar demek değil, 200 milletten insan yaşıyor.
Mert Fırat bana “Herkes gişe diyor, ama bence en önemlisi, bu iki şairi başka kültürler de öğrenmiş olacak, şiiri, aşkı hatırlayacaklar, en çok buna seviniyorum!” dedi. Öyle doğruydu ki söylediği.
Yalnız Amerikalı arkadaşım bana filmin iki şairin gerçek öyküsü olduğunu anlamadığını ve belki başında veya sonunda bunu belirtmek gerektiğini söyledi. Ben bildiğimden belki de, aklıma gelmemişti.
Şiiri, aşkın şiir halini, görüntüleri, müzikleri, çekimleri... Her şeyiyle tüylerimi diken diken etti.
Dublaj da alt yazılar da çok iyiydi.
Gala sonrası, dünyanın en yüksek binası Burj Khalifa’nın 122. katındaki At.Mosphere’e gidildi.
Size bir şey diyeyim mi, ben filmin içinden hiç çıkmak istemedim.
Herkes kutlamak isterken ben eve gidip deli gibi Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu şiirleri okumak istedim.
Koltukta mıhlanmış kalakaldım.
Hatta Mert Fırat niye öyle mahsun durduğumu sorunca, “sizin yüzünüzden” dedim.
Şiir yüzünden, film yüzündendi...
Yılmaz Erdoğan’ın nur yüzlü babası ve annesine teşekkür ettim.
Eve gelip şiir okudum gece vakti.
Kelebeğin Rüyası canımı şiir çektirdi!
Mutlu aşk şiiri yok belki.
Ama filmin aşkın şiir halini hatırlatması, mutlu etti.
Yonca
“bitik”

Etiketler:


    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı