Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Rusya’yla devrim mi?

DIŞİŞLERİ Bakanı Ahmet Davutoğlu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dün başlayan ve hakikaten de çok büyük önem taşıyan Atina ziyaretini “devrim” olarak niteledi.

İsabetli bir saptamadır. Ama bu hafta içinde Türkiye dış politikası ikinci bir “devrim” daha yaşadı. Üstelik aslında, batı komşumuzla gerçekleştirmekte olduğumuzu yaya bıraktı
Rus lider Medvenev’in Ankara temaslarına paralel olarak Moskova’yla berraklaşan ve “eksen kayması”nın bile ötesine taşıp, “eksen inşası”na yönelen “yakınlık”ı kastediyorum.
Dobra dobra söyleyeceğim, dost ve kardeş Yunanistan’la başlattığımız “devrim”i ne denli coşku ve sevinçle karşılıyorsam, ikincisinden de o derece ürküyor ve işkilleniyorum.

ÖYLE çünkü ilkin, benim Slavlara sempati beslemem ve ruhen yakın durmam hiçbir kıymet-i harbiye taşımıyor. Beşeri faktörler soğuk devlet politikalarında ancak tali rol oynar.
Üstelik tabii ki tarihi saplantı ve önyargıları aşmak gerekir ama, eğer aynı tarihte asla değişmeyen bir süreklilik ve istikrarlılık varsa, bunu hafife almak da körlük olur.
Ve de söz konusu süreklilik Rusya için diğer bütün ülkelerden daha çok geçerlidir!
Zira 9. – 10. asrın avuç içi kadar Kiev Knetsizliği’nden itibaren hiç ama hiç durmadan yayılarak bugünün devasa sathına ulaşmış o Rusya, Deli Petro’dan Stalin’e, onlardan da Brejnev ve Putin’e, daima iki ana hat ekseninde iç ve dış siyaset inşa etmiştir.
Bir; denizlere açılmak hedefi başta, Bizans mirasçılığı misyonunu da vehmederek Slav Ortodokluğu temelinde genişlemek; en azından kendisine bağımlı bir tahakküm alanı kurmak!
İki; Batı tipi demokratik çoğulculuğa ve sivilliğe fersah fersah uzak düşmek ve daima baskıcı, pederşahi, en kabadayısı da “despot aydınlanmacı” rejimlerde karar kılmak!
Rusyalar tarihine üstünkörü bakıldığında bile yukarıdaki “siyaset-i sabit” göz çıkartır.
Hal böyleyken de, Ankara’da esmekte olan “Sibirya rüzgarları”ndan beni üşütüyor.

ÜŞÜTÜYOR çünkü en önce, kış ayazında bizi ısıtacak gaz ve mazot vanasının zaten haddinden çok fazla biçimde Moskova’nın eline, aslında haniyse tekeline terk etmiştik.
Şimdi bir de ilk nükleer santralımızı sipariş verdik. Üstelik denetimi ve işletmeyi, dolayısıyla da şalteri ve faturayı yine ona bıraktık. Bu takdirde eğri oturalım doğru konuşalım.
Nasıl ki haklı olarak TSK’yı şeffaf olmamakla eleştiriyoruz, atom teknolojisi bab’ında zaten şöhreti pek netameli olan bir Rusya’ya ihalesiz ve piyasa üstünde bir rakamla santral ısmarlamak, sivil iktidarı da aynı şeffaflık yoksunluğundan ötürü eleştirmemizi gerektiriyor.
Zira reaktörlerin gerekli olup olmadığı tartışıldı ama en az onun kadar önem arzeden teknoloji, güvenlik, fiyat ve bilhassa da bağımlılık konuları kamuoyu gündemine hiç gelmedi.
Korkarım ki eski Alman Şansölye Schröder’in Berlin’in başına büyük bir dert olarak bıraktığı “Kremlin’e enerji bağımlılığı” sorunu gelecekte Ankara’nın da canını yakacaktır.

ÖTE yandan, tabii ki Türkiye ve Rusya her türlü ilişkiyi en üst düzeyde geliştirmelidir
Fakat yine de asla unutmayalım ki söz konusu Türkiye son tahlilde gerek dış politika eksenindeki aidiyeti, gerekse iç siyaset ütopyasındaki tercihi açısından Batı’yı seçmiştir. 
İkisi de iç içedir. Yekparedir. Biri diğerinden soyutlanamaz! Tersi mümkün değildir!
Başka bir deyişle, ticaret, çıkar, realpolitik falan diyerek a-n-a  r-o-t-a’nın dümenini o Batı yerine (yani burada Avrupa’yı ve organizma olarak da AB’yi kastediyorum) Rusya’ya, Çin’e, Maçin’e çevirirseniz, ağzınızla kuş tutsanız bile hem o “toplumsal ütopya”nızın kıstas ve değerlerinden tedricen uzaklaşarak dinamiği tavsatırsınız; hem aynı kıstas ve değerlerin organik camiası tarafından önce şüpheyle karşılanır,  ısrar ettiğiniz takdirde de dışlanırsınız.
 Bu takdirde de despotik ve otoriter Rusya’yla dış siyasette yaşanacak bir “devrim” (!) iç bünyede anti-demokratik “karşı devrim” anlamına gelir ki, Allah esirgeye!

X