Dünya Haberleri

    Rusya, ‘vur’ deyince neden öldürdü?

    Emre KIZILKAYA / DIŞ AÇI
    12.08.2008 - 12:29 | Son Güncelleme:

    Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi, başlangıç koşulları değerlendirildiğinde “haklı” olsa da, Gürcülerin geri çekilmeye başladığı pazar gününden beri yaşananlar “normal” değil. Türkiye’nin, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı çevresinde yaşananlara bakıp Nabucco’ya hız vermesi ve bir an önce enerji bağımsızlığı kazanması gerek.

    Son günlerde yaşananları oturup sakin kafayla değerlendirince, şöyle bir ayrım yapmak farz oluyor:

     

    Bir yanda, Rusya’nın Gürcistan’a saldırmasına zemin hazırlayan koşullar var.

     

    Öte yanda, bu saldırının devamında, Gürcü ordusu teslim bayrağını çektikten sonra yaşananlar…

     

    * * *

     

    İlk aşamaya bakıldığında, Batı basınında çıkan, Rusya karşıtı, önyargılı ve bütünüyle dengesiz kriz analizleri göze çarpıyor.

     

    Oysa Rusya’nın Güney Osetya’ya müdahalesi, hiç şüphesiz, Gürcistan liderliğinin oynadığı “kanlı kumar”a haklı bir tepkiydi.

     

    Durumu kendimizle kıyaslamak için şöyle düşünelim:

     

    Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi bir gece ansızın Kerkük’e binlerce peşmerge ile giriyor.

     

    Telafer gibi Türkmenlerin yoğun olduğu şehirler, peşmergelerin top atışıyla yerle bir ediliyor.

     

    Bölgedeki Türk askeri üsleri de Kürtlerin hedefi oluyor ve o gece 12 Türk askeri şehit düşüyor.

     

    Bu durumda, Türkiye, soğukkanlılıkla, “Irak’ın toprak bütünlüğüne saygılıyız” demeye devam edip hakkını Birleşmiş Milletler nezdinde yapacağı girişimlerle mi aramaya çalışırdı?

     

    Yoksa Türk ordusu “Türkmen sivilleri kurtarmak” ve bölgede hedef haline gelen askeri varlığına sahip çıkmak amacıyla ertesi gün Musul’dan girip Kerkük’ten çıkar mıydı?

     

    Kürtler Telafer’i vurduğu sürece, Türk jetleri de Erbil’i bombalamaz mıydı?

     

    İşte Rusya da, geçen perşembe gecesi, muhtemelen kendilerinin de tahmin etmediği bir zamanlamayla (Olimpiyat açılışı) Güney Osetya’ya saldıran Gürcistan’a karşı yukarıdakine benzer bir hissiyatla harekete geçmiş olmalı.

     

    Biraz hazırlıksız yakalandıkları (yani saldırı planlayan tarafın kendileri olmadığı), Rus kuvvetlerinin, binlerce Rus vatandaşının yaşadığı çatışma bölgesine oldukça geç (yaklaşık 12 saat sonra) intikal etmiş olmasından anlaşılıyor.

     

    Gürcüce’den çok Farsça’ya benzer bir dil konuşan Güney Osetya’nın nüfusu 70 bindir. Yâni tüm “ülke” İstanbul’a göçse, Atatürk Olimpiyat Stadı’nı dolduramaz.

     

    Uluslararası hukuk açısından hâlihazırda Gürcistan’a bağlı olsa da, SSCB’nin çöküşünde beri fiilen hiçbir zaman Gürcü denetimine girmemiş, dünya tarafından “dondurulmuş bir çatışma” olarak bir kenara bırakılmış küçücük bir bölgedir bu…

     

    Öyle görünüyor ki, iktidarını “Batı desteğine” borçlu olan ve son dönemde biraz fazla şımartılan Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili, bir “oldu-bitti” yaparak, Güney Osetya’daki yerli nüfusu “terörize etmeyi” ve onları bölgedeki Rus “barışgücü” askerleriyle birlikte Kuzey Osetya’ya sürmeyi planlamıştı.

     

    Bu gerçekleşince, daha Gürcü ordusunun yetersizliği ortaya çıkmadan ABD ve AB devreye girecek ve Rusya dizginlenecekti.

     

    Ama Gürcü liderin hesabı tutmadı ve pervasızlığının cezasını, Rus tanklarının, kendi cumhurbaşkanlığı sarayına bir saat mesafede olduklarını görerek ödedi.

     

    Bence bu panik Saakaşvili’ye; bu milli fiyasko da, seçtikleri liderin beceriksizliğini farketmeleri için Gürcü halkına yeter.

     

    * * *

     

    Rusya’nın Gürcistan’a yönelik askeri müdahalesinin ilk etapta (7-9 Ağustos) “meşru” olduğunu ve burada öncelikle Gürcü liderliğinin suçlanması gerektiğini vurguladıktan sonra, ikinci aşamaya geçelim:

     

    Pazar gününden itibaren Rusya’nın artık “meşru olmayan bir zeminde” hareket ettiğini görüyoruz.

     

    Moskova’nın Güney Osetya’da “1992’de imzalanan antlaşmanın bozulduğu” gerekçesi ve bölgedeki “Rus sivillerin korunması” hedefiyle başlattığı savaş, sonunda “Kafkasya’daki Rus nüfuzunun genişletilmesi için bir fırsat” olarak kullanılmaya başladı.

     

    10 Ağustos’tan itibaren “vur deyince öldürmek” raddesine varan Rus harekâtının, Gürcü ordusunu ve altyapısını neredeyse tamamen imha edip Tiflis yakınlarına ulaşmış olması, ABD ve AB’nin de kullandığı ifade ile, “kabul edilemez” bir gelişme.

     

    Rusya, “orantısız güç” kullanarak haksız duruma düştüğü bu meseleyi acilen uluslararası hukuk çerçevesinde çözümleyemezse, tüm bölgede dengeler değişecek.

     

    Köşe yazarımız Ferai Tınç, dünkü yazısında “Gürcü lideri kim itti” diye soruyor ve ekliyordu: “Saddam’a Kuveyt için yeşil ışık yakanlar sana da, ‘Olimpiyatlar tam zamanıdır’ mı dedi?”

     

    Tınç’ın ifadesinden, Saakaşvili’yi Güney Osetya’ya girmesi konusunda cesaretlendirenin Washington olabileceği anlaşılıyor. Çünkü Kuveyt işgali öncesinde Saddam Hüseyin’e “merak etme, biz karışmayız” diye garanti veren, dönemin ABD Başkanı George Bush (Baba) olmuştu.

     

    Saakaşvili’nin böyle kritik bir askeri harekâta, dünyada kimseye (hele ki Batılı müttefiklerine) danışmadan girişmiş olması düşünülemeyeceğine göre, ona Beyaz Saray’dan böyle bir “garanti” verilmiş olması gerçekten de çok muhtemel.

     

    Peki “buzdolabındaki” etnik bir sorunu güç kullanarak çözmeyi aniden akıl eden Saakaşvili mi, gidip ABD’den garanti istedi?

     

    Yoksa böyle bir operasyonu gündeme getirip “şimdi tam zamanıdır” diyen ABD mi Saakaşvili’ye başvurdu?

     

    Çoğu kez yanıltıcı olduğunu düşündüğüm bir yaklaşım olsa da, “Is fecit, cui prodest” (Bunu yapan, bundan çıkarı olandır) ilkesine başvurmak burada gerekebilir.

     

    Gürcü devletini “intihar” anlamına gelebilecek böyle riskli bir maceraya sürükleyen, muhtemelen, bu maceranın olası sonuçlarından hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin, en kârlı çıkacak olan odaklardı.

     

    Uluslararası medyada dolaşan bilgileri değerlendirdiğimizde (yani tamamen açık istihbarata dayanarak), perde arkasındaki azmettiricinin, “ulusal siyasetçiler” (ne ABD Yönetimi, ne Rus köstebekleri) değil, “uluslar ötesi enerji devleri” olabileceğini görüyoruz.

     

    Meşru bir askeri müdahale ile başlayan Rusya, sonunda bu çizgisinden sapıp Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’na (BTC) “uyarı ateşi” yapabilecek kadar (havadan atılan 30 kadar bomba hattın yakınına düştü. Rusya istese kuşkusuz kolaylıkla hattı vurabilirdi) işi çığırından çıkardı.

     

    Moskova’nın, Saakaşvili’yi devirme arzusunu bile dillendirmiş olması, BTC’nin de Rus hâkimiyetine girebileceği ve Avrupa enerji pazarının tamamen tekelleşebileceği korkusunu doğurdu.

     

    Uzun süre sonra düşmeye başlayan petrol fiyatları, bu gelişmelerin ardından yeniden tırmanışa geçti. Sonuçta kısa vadede kazanan, yine petrol üreticisi ülkeler ve dev şirketler oldu.

     

    Bu korku da bize yeter.

     

    * * *

     

    Tüm bunların ışığında, Türkiye olarak çok daha uzakgörüşlü, çok daha kararlı bir dış politika uygulamamız gerekiyor.

     

    PanArmenian adlı Ermeni haber kuruluşunun internet sitesinde yayımlanan bir analizde, gerek Türkiye’nin doğusundaki son PKK saldırıları, gerekse Rusya’nın Gürcistan’daki bombardımanının, “BTC Petrol Boru Hattı’nın yeterince iyi korunmadığını” kanıtladığı belirtilerek şu ifade kullanılıyor:

     

    “Bugün yaşanan ve gelecekte yaşanması muhtemel olan patlamalar, zaten şimdiden iptal edilmenin eşiğine gelmiş olan Nabucco projesini de vurabilir.”

     

    Tamamlanırsa, Avrupa Birliği’ne kayıtsız-şartsız “giriş biletimiz” anlamına gelecek Nabucco gibi projeler için bir yandan daha çok çaba harcamalı, bir yandan da, Rusya ve İran’a karşı enerji bağımsızlığımızı kazanmak yönünde gerekli adımları (bir tanesi nükleer enerji olmak üzere) atmalıyız.

     

    Bunları başaran bir Türkiye, ne kuzeydoğu sınırına dayanan Rus ordusundan korkar, ne de orada gözünü karartmış bir ABD kuklası olmasından çekinir…

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı