Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Ressam Halife'nin hiláfet arması

    Hürriyet Haber
    18 Aralık 2000 - 00:00Son Güncelleme : 18 Aralık 2000 - 00:01

    Son Halife Abdülmecid Efendi, Türk resminin önde gelen isimlerindendi. Çamlıca'daki köşkü devrin entellektüellerinin uğrak yeri ve bir çeşit akademi gibiydi. 1922'de halifeliğe seçildi, 15 ay boyunca o makamda kaldı ve hiláfetin 3 Mart 1924'te çıkartılan 431 sayılı kanunla láğvedilmesinden sonra bütün Osmanlı ailesiyle beraber sürgüne gönderildi. Sürgünde yaşadığı Fransa'da bizzat çizdiği bu hiláfet armasının fotoğrafı ilk defa yayınlanıyor.

    Abdülmecid Efendi, Osmanlı hükümdarı Sultan Abdüláziz'in oğluydu. İstanbul'da 1868'de doğdu, 1944'te Paris'te sürgünde öldü.

    Birkaç yabancı dil bilir, resimle ve batı müziğiyle uğraşır, modern Türk resminin ilk ustalarından sayılırdı. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin kurucularından biriydi. Çamlıca'daki köşkü devrin entellektüellerinin uğrak yeri ve bir çeşit akademi gibiydi. Besteleri batı formlarındaydı; konçertolar, oda müziği eserleri ve piyano parçaları besteler, bunları köşkünde kadınlardan oluşturduğu topluluklara çaldırır, Türkiye içinde ve dışında açılan resim sergilerine yağlıboya tablolarını gönderirdi. İstanbul'daki yabancı elçiliklerin raporlarında ondan bahsedilirken 'fes giymediği zamanlarda iyi yetişmiş bir Fransız'ı andırırıyor' gibisinden ifadelere rastlanırdı.

    Abdülmecid Efendi, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 1922'de halifeliğe seçildi ve 15 ay boyunca o makamda kaldı. Hiláfetin 3 Mart 1924'te çıkartılan 431 sayılı kanunla láğvedilmesinden sonra bütün Osmanlı ailesiyle beraber sürgüne gönderildi, önce İsviçre'ye gitti, birkaç ay burada yaşadıktan sonra Fransa'ya geçti ve hayata 1944'te Paris'te veda etti.

    Burada, son halife Abdülmecid Efendi'nin bizzat çizdiği hiláfet armasını görüyorsunuz. Armanın üzerindeki hicri 1351 tarihi miladi 1932'ye geliyor ve Halife Abdülmecid Efendi'nin armayı Fransa'da sürgünde yaşarken hazırladığı anlaşılıyor.

    Abdülmecid Efendi'nin bazı yazışmalarında da kullandığı bu armanın fotoğrafı ilk kez yayınlanıyor.

    Kuzu ciğeri çorbası

    Kuzu ciğeri bulunmazsa, koyun ciğeriyle de yapılabilir. Yeteri kazar ciğer suda haşlanır. Et suyu yoksa bir baş soğan ve bir kaşık yağ ile kavrulup üzerine yeniden su konur ve gereği gibi pişirildikten

    sonra, iki-üç yumurta sarısı

    alıştırılır.

    Yumurtanın konusu gidene kadar yeniden pişirilir; sirke, maydanoz ve nane iláve edilir. Taslara konulduktan sonra üzerine biber ve tarçın konur.

    Ekşi olması arzu ediliyorsa, limon veya sirke katılır. (N.Sefercioğlu'nun 'Türk Yemekleri. 18. Yüzyıla Ait Bir Yemek Risalesi'nden).

    Anadolu'da 13. yüzyılda yaşayan ve 'Rum Abdalleri' denen bir derviş zümresi vardı. Başları açık ve yalınayak gezerler, göğsü açık, üst tarafı dar, altı geniş ve kolsuz 'tennure' denen bir elbise giyerler, bedenlerini dağlarlar, göğüslerine hilál, yahut Zülfekar resmini dövdürürlerdi. Esrara da düşkündüler, bellerinde koca bir kaşık ve esrar kabağı bulunurdu.

    Yalınayak ve göğüsleri dövmeli

    13. yüzyıl dervişleri

    Türkçe'de bugün 'aptal' şeklinde kullanılan kelimenin aslının 'bedel' ve 'bedii' kelimelerinin çoğulu olan 'abdal' olduğunu, 'budala' sözünün de aynı anlama geldiğini ve erenler hakkında kullanıldıklarını yazmıştık.

    Anadolu'da, bunların dışında, 13. yüzyılda yaşamış 'Rum Abdalleri' denen bir derviş zümresi vardı. Bunlar başları açık ve yalınayak gezerler, göğsü açık, üst tarafı dar, altı geniş ve kolsuz 'tennure' denen bir elbise giyerler, bedenlerini dağlarlar, göğüslerine hilál, yahut Zülfekar resmini yahut Hz. Ali'nin adını dövdürürler, kollarına yine dövme ile yılan vesaire resmi yaptırırlardı.

    Esrara düşkün olan bu derviş zümresinin bellerinde koca bir kaşık ve esrar kabağı bulunurdu. Bellerini bir kuşakla bağlarlar, kaşığın sapına aşıkkemiği asarlar, dilenmek için de keşkül kullanırlardı. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'nde bulunan 'Menakıb-ı Hace-i Cihan' isimli eserden ve 'Nürü'l-Hüda' adındaki yazmadan, bunların 17. yüzyıla kadar varolduklarını öğreniyoruz.

    Abdalleri, sonraki devirlerde Bektaşilik temsil etmiştir.

    Kelimenin bazı eski metinlerde 'Mevlevi abdali', 'Bektaşi abdali' tarzında geçmesinden, bu sözün 'derviş' anlamına kullanıldığını da anlıyoruz.

    Abdallerin bahsi, Mevláná'nın Mesnevi'sinin birçok yerinde de geçmektedir ama Mevláná'nın kasdettiği 'abdal' bu zümre değildir. O'nun sözünü ettiği abdaller hayrı şerre, iyiliği kötülüğe, sultanlığı kulluğa tercih ve kötülük yerine hayrı bedel eden; benlikten, bencillikten kurtulan, ferdiyyeti bırakan, kendisini Hakk'a vermiş olan gerçek erlerdir.

    Sultan Üçüncü Ahmed

    1703 ile 1730 yılları arasında hüküm süren Üçüncü Ahmed, sülüs ve celi sülüs yazılarını devrinin büyük ustası HAfız Osman Efendi'den, nestalik yazıyı da Veliyüddin Efendi'den öğrendi. Üçüncü Ahmed'in Hafız Osman'ın vefatından sonra zamanının Mehmed Bursevi, Mustafa bin Süleyman, Beşir Ağa ve YAhya FAhri gibi meşhur hattatlarından da istifade ettiğini zannediyoruz.

    Hükümdarın Topkapı Sarayı Kütüphanesi'ndeki yazılarının dışında İstanbul'daki bazı camilerde de levhaları vardır. Topkapı Sarayı'nda Arz Odası'nın kapısının üzerindeki besmele de onun tarafından yazılmıştır ve ey büyük celi sülüs yazılarından biri Ayasofya arkasında, bir diğeri de Üsküdar Meydanı'nda bulunan ve kendisi tarafından yaptırılan çeşmelerin üzerinde bulunmaktadır.

    Üçüncü Ahmed'in hat sanatındaki en önemli yeri, bize Türk celi sülüs yazısının seyrini takip etmemize yarayacak eserler bırakmış olmasıdır.

    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı